Egoist okur

Nejat İşler: “Hayat güzel, sevdiğim insanlar var, iyiyim yani. İyiyiz…”

“Çok sık kaçıyorum buradan ama çok sık da geri dönüyorum. Bir dengeyi korumaya çalışıyorum, diyelim. Çok fazla meşgul etmiyorum kendimi, boş işlerle oyalanmıyorum. İçten gelen bir tepkisellik benimki, net bir şey. Hakikaten, fiziksel olarak midem bu-lan-ı-yor. Öyle olunca kaçıyorum. Birkaç da rahatsızlığım var, strese dayalı. Kaçtığım zaman iyileşiyorum, geri dönersem nüksediyor hastalıklarım. Alarm zillerini duyunca, “Tamam” diyorum, “vakit geldi, kaçalım”… Ama tamamen de bırakamıyorum kendimi, gevşeyemiyorum. Bir yanım seviyor strese bağlı yaşamayı. Sakinleştim gene de… Yaşlanıyorumdur belki. Yapılacak işleri sıraya koydum, bekliyorum. İstediklerimi yavaş yavaş yapmayı sürdüreceğim. Hayat güzel. Dostlarım, sevdiğim insanlar var. İyiyim yani. İyiyiz.” 

Nejat İşler çok hastaymış. Kalbim sıkışıyor, gözlerim dolu dolu… Lütfen iyi haber bir an önce gelsin.

Sabahtan beri Egoist Okur’da ne yapabilirim diye düşünüyorum; onu hatırladığımı, sevdiğimi göstermek için… Bir röportajını alabilirim mesela. Ama hangisini? Karıştırıyorum dergileri, gazeteleri… Ve evet, işte bu! 11’e 10 Kala için yapmıştık. Güzel yaşamak, güzel oynamak ve hatırlamak üzerine bir röportaj… Oyunculukla meselesinin ne olduğunu da anlatıyor, yıllar içinde nihayet nasıl sakinleştiğini de… Çareyi kaçmakta bulduğu İstanbul’da canını en çok neyin acıttığını, çayın niçin votka kadar iyi olabildiğini, politikayı niçin kirli bir ticarethane saydığını, dostlarını, gönlündeki hayatı…

Gülenay Börekçi

nejat isler egoistokur gulenay borekci 2014

“Her film bir oyundur aynı zamanda…”

Kendi de bir kitap ve plak koleksiyoneri olan Nejat İşler için 11’e 10 Kala kariyerinin en önemli filmlerinden. “İflah olmaz koleksiyoner Mithat Amca’nın hikayesini çok mühim, çok değerliydi, herkes öğrensin istedim” diyen ünlü oyuncuyla 11’e 10 Kala’yı, profesyonel aktörlere taş çıkartan rol arkadaşı Mithat Esmer’i, vazgeçemediği koleksiyonerlik ruhunu, yıllar sonra nihayet sakinleşmeye yüz tutan hırçınlıklarını ve bunların ne işe yaradığını konuştuk.

Oyun filmiyle tanıdığımız Pelin Esmer’in ikinci filmi 11’e 10 Kala tam da adının çağrıştırdığı gibi, bir geri sayımın öyküsü. 83 yaşındaki Mithat Esmer’in zamanın hızla akışına bir nebze olsun set çekmek, hayatta kazandıklarını ve kaybettiklerini unutmamak, hafızasını diri tutmak için düştüğü kayıtlara, yani dev koleksiyonuna kahramanca sahip çıkmasını anlatıyor. Bu mücadelede işbirliği ettiği kişiyse oturduğu apartmanın kapıcısı Ali.

Filmin başında koleksiyonun parçalarından biri olan eski bir teyp bozuluyor ve kaset geri sarılamaz hale geliyor. Kaydedilenlerin hiçbiri yaşanmamış, bazı konuşmalar hiç yapılmamış gibi… Teyp ancak filmin sonuna doğru düzeliyor. Kaset geri sarılabilir hale geldiğinde Mithat Amca’nın, kapıcı Ali’nin ve elbette seyircinin belleği kurtarılmış oluyor.

Bütün filmin özeti bu aslında. Zira ısrarla ve inatla hatta bir nevi aşkla Reşat Ekrem Koçu’nun İstanbul Ansiklopedisi’nin bulunamayan 11. cildini arayan Mithat Amca gibi kişiler, günlük hayat nesnelerinin koleksiyonunu yaparken hayatımızın önemsiz sandığımız ayrıntılarını hatırlamamıza da yardımcı oluyorlar. O ayrıntılarla anlam kazanıyor yaşadığımız aşklar, hissettiğimiz kırgınlıklar, maruz kaldığımız haksızlıklar, öfke patlamaları, pişmanlık sancıları, gözyaşları, girdiğimiz büyük mücadeleler, kazandığımız küçük zaferler ve diğer her şey…

Siz oyunculuk konusunda birtakım üstünlükler taşırken, rol arkadaşınız gerçeklik konusunda size fark atıyor. Ne hissettirdi size böyle “gerçek” biriyle oynamak? Üstelik filme esin kaynağı olan hayatı bizzat yaşamış biri Mithat Esmer…

Aynı filmde rol almak? Şahane. Öğretici. Eğlenceli. Mithat Amca değerli bir insan, tanıdığım için mutluyum. Onunla oyun oynadığımız için de mutluyum. Oyun oynamayı biliyor, üstelik güzel oynuyor çünkü. Oyun sırasında kimin üstün, kimin zengin, kimin yetenekli olduğunun önemi yoktur, süreç önemlidir. Ve her film bir oyundur aynı zamanda.

Filmin ana teması olan koleksiyonculuk kendinizi yakın hissettiğiniz bir şey olmalı. Siz de Kitap ve albüm koleksiyonu yapıyordunuz bir zamanlar…

Mithat Amca “Koleksiyon yaparak, hayatın devamlılığını kaydediyorum” diyor. Ben de işte 89’da aldığım bir plağa dokununca, onu aldığımdaki ruh halimi, o gün eve dönünce ne yaptığımı, arkadaşlarla neler konuştuğumuzu hatırlıyorum. O günümü unutturmuyor bana bu plak, hafızamı bu türden nesnelerle diri tutuyorum. Yoksa insan kendini kaybeder, geçmişini unutan da geleceğine sahip olamaz… Şahsi kayıtlar, toplumun değişim ve dönüşümünün de basamakları çünkü…

Hazin bir şey yok mu koleksiyonerlikte? Nihayetinde yaşamak yerine yaşama ihtimalleri biriktiriliyor…

Tam aksi, gurur duyulacak bir şey. Mithat Amca’nın hazin bir yanı yok; neşeli, kendinden emin, çok tatlı bir adam…

İyi de topladığı eşyalar arasında okunmamış gazeteler, kapağı açılmamış votka şişeleri, hiç kullanılmamış nesneler var.

Yok o şundan: Mithat Amca her şeyden iki tane alıyor; biri kendi için, biri koleksiyonu için. Birini kullanıyor, birini ellemiyor, saklıyor. Koleksiyonculukta kondisyon önemlidir. Duymuş muydunuz bunu? Şu önümüzde duran bardağı koleksiyonunuza katacaksanız eğer, kondisyonuna bakarsınız. Yıpranmış mı, temiz mi? Kullanılmamış ya da az kullanılmış parçaları tercih edersiniz.

Hayatının amacı nesneler toplamak olan, varoluş sebebini onlara sahip olmakta bulmuş mithat Amca ile yaşadığı saatleri bile başkalarının hizmetine sunmak zorunda olan kapıcı Ali… Bu iki insanı ne buluşturuyor?

İçinde bulundukları, kıstırıldıkları durum. O durumun yarattığı çaresizlik. Birinin evini boşaltması lazım, birinin de para kazanması… Boylarını aşan bir sıkıntıyla karşı karşıyalar ve mecburen güç birliği yapıyorlar, yani birbirlerine yardım ediyorlar. Bu, bir iş anlaşması aslında fakat bir süre sonra, apartmanda kimse kalmayınca, dost da oluyorlar bir miktar, birlikte içki içiyorlar mesela…

Uğur Yücel röportajlarımızın birinde, “Bu ülkede en güzel dil meyhanelerde, içki içerken konuşulur” demişti, “İnsanlar ruhlarını en çok o zaman açarlar çünkü”…

Mithat Amca’nın bir rutini var. Her gün iki tek vokta içiyor. Ali’yse içkiyi daha önce tatmamış bile. Günün birinde merak edip bir şişe votka alıyor ve evine gelen misafire, Mithat Amca’ya ikram ediyor. Vişne suyu yerine hoşaf katarak… Düşünün; o kapıcı dairesine ilk kez biri geliyor. Ali ilk kez misafir ağırlıyor. O güne kadar kimse ona gelmemiş, kimse onunla konuşmamış. “Gazete getir, ekmek al, şunu yap, bunu boz” diye emir vermişler sadece. İlk kez biri hayatına değiyor, ilk kez biri çıkarsızca, herhangi bir beklenti olmaksızın onunla sohbet ediyor. Filmin iki adamı ilk kez bir şey paylaşıyor. Çay içselerdi de fark etmeyecekti.

‘Yaşlanıyorum belki de…’

Bütün yolları seçebilecek noktadaydınız ama oyuncu oldunuz. İyi oyuncu olduğunuzu ilk ne zaman idrak ettiniz?

Valla, arka arkaya birtakım işler yapıp paramı alamadığımda anladım ne iş yaptığımı.

Kafanıza dank etti yani…

O işin şakası. Ama ilk filmimden sonra çok iyi bazı sinemacılar beni oyunculuk ödüllerine layık buldular. Ben de dedim ki kendi kendime, meslektaşlarımı bile kandırabiliyorsam eğer…

Kandırdınız herkesi yani…

E, ödül verdiklerine göre…

Sizin yaptığınız işlerin altında hep bir çapanoğlu aranır. Yakışıklı bir adamın iyi oyuncu olduğunu kabul etmek mi zor geliyor acaba insanlara? Ya da hırçın ve sıkça uzaklaşan biri olduğunuz için mi geliyor başınıza bazı şeyler?

Çok sık kaçıyorum buradan ama çok sık da geri dönüyorum. Bir dengeyi korumaya çalışıyorum, diyelim. Çok fazla meşgul etmiyorum kendimi, boş işlerle oyalanmıyorum. İçten gelen bir tepkisellik benimki, net bir şey. Hakikaten, fiziksel olarak midem bu-lan-ı-yor. Öyle olunca kaçıyorum. Birkaç da rahatsızlığım var, strese dayalı. Kaçtığım zaman iyileşiyorum, geri dönersem nüksediyor hastalıklarım. Alarm zillerini duyunca, “Tamam” diyorum, “vakit geldi, kaçalım”… Ama tamamen de bırakamıyorum kendimi, gevşeyemiyorum. Bir yanım seviyor strese bağlı yaşamayı.

İstanbul yaşlanmayı istediğiniz bir yer değil sanki…

Yaşlanırken ara sıra gelmek istediğim yer daha çok…

Sizi uzun süredir tanıyan biri olarak, önceden beni ürküten hırçınlıklarınızın azaldığını seziyorum…

Sakinleştim evet. Yaşlanıyorumdur belki. Yapılacak işleri sıraya koydum, bekliyorum. İstediklerimi yavaş yavaş yapmayı sürdüreceğim. Hayat güzel. Dostlarım, sevdiğim insanlar var. İyiyim yani. İyiyiz.

‘Politika bir dükkan, politika bir ticarethane’

Yedi kere System of a Down konserine gitmişsiniz.

Yok, yedi kere değil, bir kere gittim. Bu topluluğun politik olarak birtakım fikirleri var, evet ve o fikirlere katılmayabilirim ama zaten bunu umursamıyorum, kim olduklarına da aldırmıyorum. Yaptıkları işe bakınca görüyorum ki çok iyiler. Politika bir dükkan. Politika bir ticarethane. O ticarethanede neler olup bittiğine bakmak da benim meselem değil. Bildiğim, bu heriflerin işlerini güzel yaptıkları. Müzikleri müthiş.

Hâlâ ilgili misiniz müzikle?

90’larda genç olan herkes bir şekilde bulaştı müziğe. Herkes ne kadar müzik yaptıysa, ben de o kadar yaptım. Bas gitar aldım kendime, bir süre bazı gruplara takılıp şarkı söyledim. Şimdi sadece dinliyorum.

‘Işıkçı evine gidince kızını sevmeye, onun başını okşamaya da zaman bulsun’

İstanbul’dan kaçışlarınızı düşünüyorum… Ne acıtıyor burada içinizi en çok?

Nezaketsizlik. Ölçüsüzlük. İşte de, hayatta da en çok bunlar…

Biz genel olarak çok şikayet ederiz ama durumu değiştirme adına bir şey yapmayız. Sizin hırçınlığınız şikayete mi, durumu değiştirmeye mi yarıyor?

Gücüm yettiğince şahsi olarak bazı şeyleri değiştirmeye çalışıyorum. Tabii kendin için yaptığın karşı çıkışlar ya da sizin deyişinizle hırçınlıklar, arkadaşlara da yarıyor. Fakat tek başıma hareket etmeyi sevmiyorum pek, tek başıma oynamak istemiyorum. Toplu sporların adamıyım ben. Bıçak Sırtı’nda Fikret Kuşkan, Mehmet Günsür, Erkan Can’la bir araya gelip şartlarımızı koyduk ortaya ve neyse ki yapımcımızı da ikna ettik. Mesela bizim oynadığımız dizilerin bir bölümü 65 dakikayı aşmıyor artık. Bu gitgide daha da düşerek dünya standartlarına gelecek. 65 dakika meselesi önemli. Haftada bir gün daha az çalışmak demek bu, sette daha az kalmak demek. Işıkçı evine gittiğinde kızının başını okşayıp onu sevmeye zaman bulabilecek demek. Şimdi münferit hareketlerle yetinmemeye karar verdik, Sine-Sen’le işbirliği yaparak çalışma saatleri konusundaki kuralları değiştireceğiz. Hiçbir sinema emekçisi 11 saatten fazla çalışmayacak.

Şahsi kaprisler değil bunlar…

Hayır, asla. İstediğimiz şey, sendikaya üye olmayanların çalıştırılmaması. Bir işveren sendikaya üye olmayan birini çalıştırdığı anda mahkemelik olacak.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
6 Responses to “Nejat İşler: “Hayat güzel, sevdiğim insanlar var, iyiyim yani. İyiyiz…””
  1. Dilek V. T. says:

    Çok seviyorum onu, her haberini okuduğumda, her resmini gördüğümde yüreğim hop ediyor aman kötü bir haber olmasın diye, bir an evvel iyileşmesi için iki gündür dua ediyorum. Sevdiklerinden giden bu kadar olumlu düşünce ve iyi duygular, bunca sevgi umarım bir şekilde yerini bulur ve bu güzel insanı Tanrı sevdiklerine bağışlar… Diliyorum ki daha görecek nice güzel günleri olsun…

  2. Bendeki durum Nej… ilk üç harfi okumamla göz yaşlarıma hakim olamama haline dönüştü. olmasın işte, ona da Berkin’e de bir şey olmasın. Gittikleri yerden geri gelsinler. Çok giden var. Gidip de dönmeyen. Onlar dönsün. Hem benim de kalbim ağrıyor, gidiyor muyum? İnadına kalıyorum. Onlar da inadına kalsınlar. Daha benim köşeyi dönerken Nejat’la çarpışma hayalim var. Niye gerçekleşmesin ki hem? Biraz dinlensin sonra dönsün. Yok, gitmesin. Üzülüyorum. Çok. Üzülmesin. Üzülmeyelim.

  3. Suna says:

    merhaba,
    iyi ki paylastiniz…biz hepimiz bu guzel insanin bir an evvel sagligina kavusmasi icin bekliyoruz guzel haberlerini…
    beklerken de bol bol animsiyoruz bize hatirlattiklariyla
    http://gnaydngrasse.blogspot.fr/2014/01/uyan-artik-guzel-insangulumsemeni-yarim.html

    iyi olursan iyi olacagiz nejat…cunku iyilige inaniyoruz hepimiz…

Leave A Comment