Egoist okur

Hem tatil yeri hem okul hem de hapishane… Proustvâri!

“Şimdiki zamanda önümüze çıkan engellerin hiçbiri dünde yok sanırdım. Maun masalar çağını kutsuyor, uzun ve güzel romanları ancak ve ancak bir yüzyıl öncede hayal edebiliyor, daha belirli bir örnekle hayal etmeyi sürdürecek olursam da, yatağının içinde yazan Proust’u aklıma getiriyordum. Hatta yüzsüzce, romanının yaratıcı koşullarından biri olarak, yazarın o çağın insanı olmasını sayıyordum. Zaten nereden aklıma getirebilirdim yüzyıl öncesinin dikkat dağıtıcı öğelerini… Geçmiş çağları insanların meşguliyetlerine rüya gibi bir dikkatle eğildikleri çağlar olarak hayal ederdim. Sanki bunu sezmiş Proust, günün birinde bir anektodla geçmişten belirdi.”

Neslihan Elagöz’den bir “kalabalığa çekilme, kalabalığın vaatleri tarafından yutulma, dokunmak ve denemek için öne doğru uzanma ama sonra kolunu da kurtaramama” hikayesi… Üstelik okul olması ümit edilen tatilin hapishaneye dönüşmesi halinden  kurtuluş kapısına da işaret ediyor… Tabii görmeyi gerçekten cesaretiniz varsa…

Gülenay Börekçi

marcel-proust-egoistokur neslihan elagoz

Çeşitli felsefecilerin ve yazarların metinlerinden yola çıkarak kendi hayatımızda uygulayabileceğimiz taktikler keşfetmek, derdimize derman aramak halihazırda gerçekleştirilen bir yöntem. Niyetleri yolunda başarılı olup olmadıklarını okurları bilir fakat bence bu yol doğru bir yol, emekleri boşa çıkarmayacağını tahmin ettiğim bir teşebbüs.

Ben de bu tarz tesellilerden birine Proust’un bir öyküsünde rastladım.

Konumuz bir süredir “21. Yüzyılda yazmak ve çalışmak” idi. Kimin konusu mu? Ben ve kafasını şişirdiklerimin. 21. Yüzyılda mı? Evet; dikkat dağıtıcı şeyler, kalitesiz sunta masalar çağında, floresan ampuller altında, online hissetmediğimiz ama online olmak zorunda bırakıldığımız zamanda, hızlı hızlı akıp giden olaylara ve insanlara bir ekrandan baka baka, bakmadan edilemeyen çağda yazmak, teknolojiyle çevriliyken çalışmak, her an internete bağlıyken bir şeyler meydana getirmek…

Şimdiki zamanda önümüze çıkan engellerin hiçbiri dünde yok sanırdım. Maun masalar çağını kutsuyor, uzun ve güzel romanları ancak ve ancak bir yüzyıl öncede hayal edebiliyor, daha belirli bir örnekle hayal etmeyi sürdürecek olursam da, yatağının içinde yazan Proust’u aklıma getiriyordum. Hatta yüzsüzce, romanının yaratıcı koşullarından biri olarak, yazarın o çağın insanı olmasını sayıyordum. Zaten nereden aklıma getirebilirdim yüzyıl öncesinin dikkat dağıtıcı öğelerini… Geçmiş çağları insanların meşguliyetlerine rüya gibi bir dikkatle eğildikleri çağlar olarak hayal ederdim. Sanki bunu sezmiş Proust, günün birinde bir anektodla geçmişten belirdi.

Yazarın sosyete dalgasına kapılan karakteri, benim derdine yandığım, internet ağına düşen ve yeni sosyalleşme yöntemleriyle fazlaca meşgul olan, kendini ve yavaş yaşamayı unutan insanlarıma benziyordu. Kendi dışında kalan her şeyi oldukça önemseyen, başkaları için ve göstermek üzere yaşamaya başlamış, hem insanlığın ve yaşamın dününü hem de kendi dününü kaybetmiş insanlara yani.

Anladım ki karşı karşıya kaldığımıza benzer bu şeyin geçmiş çağdaki karşılığı, daha sınırlı sayıda insanı ilgilendirse de, sosyeteymiş. Nasıl ki internetin pek çok olanağı çeşitli gelir grubundan insana eşit oranda ulaştırdığı söyleniyorsa, dünün sosyetesini de sosyal medya aracılığıyla herkesin sosyetesi haline getirdiği söylenebilir ve Proust’un satırları bu doğrultuda okunabilir.

Proust’un kahramanlarından biri olan Violante, sosyete mensubu ama sosyeteden uzakta yetişmiş bir genç kızdı. Belli bir iradeden yoksun olduğu için annesi ve babası bir kaza sonucu öldüğünde, iradesizliğine başıboşluk eklenmiş, bu da potansiyelini etkili biçimde gerçekleştirememesine sebep olmuştu.

Günün birinde aşık oldu ve sosyete mensubu bu beyin dikkatini çekebilmek ve onun sosyete merakına ayak uydurabilmek için sosyeteyi sevdi ve bu düşkünlüğü daha fazla verimle gerçekleştirmek üzere Avusturya Sarayı’na doğru yola çıktı. Ayrılırken, bu yolculukla ilgili kaygı duyan kahyasını şu sözlerle teselli ediyordu: “Sosyete benim için bir araçtan ibaret. Sağladığı silahlar bayağı ama yenilmez, eğer bir gün sevilmek istiyorsam o silahları ele geçirmem şart. Ayrıca bir merak da harekete geçiriyor beni, bundan daha somut, bu kadar düşünsel olmayan bir hayat yaşama ihtiyacı sanki. İstediğim şey hem tatil hem okul. Bir mevki edinip tatilimi bitirdiğimde hemen sosyeteyi bırakıp köye, sevgili basit insanlarımıza ve her şeye tercih ettiğim şarkılarıma döneceğim. Pek uzak olmayan bir gelecekte o yokuşta durup Steiermark’ımıza geri geleceğim, senin yanında yaşayacağım sevgili Augustin.”

Yani Violante, manalı ve işe yarar görünen bir eylemi gerçekleştirmek uğruna, bilinçle ayrılıyordu asıl yuvasından. Sosyete işlevsel görünüyordu. İşlevsel ve sanki eser miktarda iradeyle bile uzaklaşılabilecek bir yer gibi. Çünkü bu yalnızca Violante’ın elinde olan bir şeydi, onu zorlayan kimse yoktu.

Zaman geçer, Violante’nin aşkı küllenip bir olasılık olmaktan çıkar ama Violante bir türlü sosyeteden uzaklaşamaz. Augustin bir gün mektubunda Violante’ı şöyle uyarır: “Müzik, tefekkür, iyilikseverlik, yalnızlık ve tabiat zevkleriniz artık tatmin olmuyor. Sükse zihninizi meşgul ediyor, haz sizi pençesinde tutuyor. Oysa insan, ruhunun derinliklerindeki eğilimler doğrultusunda sevdiği şeyleri yaparsa mutluluğu bulabilir ancak.”

Bu esnada Violante bir başkasıyla evlenir ve yeni hayatında gitgide daha fazla sıkıldığından her gece yatmadan önce yakın zamanda daha tatlı anıların evsahibi memleketine gideceğini ve bir daha geri dönmeyeceğini sayıklamaya başlar. “Sonra belki diğerlerinden daha çok hoşlanacağı bir davet, göstereceği daha güzel bir elbise oluyordu. Hayal etmek, yaratmak, yalnız ve zihinsel bir hayatı yaşamak, kendini adamak gibi derin ihtiyaçları artık doyurulmadıkları için onu mutsuz ettikleri ve sosyetede mutluluğun soluk bir gölgesini bile bulmasını engelledikleri halde artık fazlasıyla körelmişlerdi; onu hayatını değiştirmeye, sosyeteden vazgeçip esas kaderini gerçekleştirmeye zorlayacak kadar buyurgan değillerdi.”

Ve öykü, bu hüzünlü hikayeye getirilmiş bir yazar yorumuyla devam eder. -Sonraki satırlar, dünün ve bugünün kazara ziyan olmuşlarını hatırlattığından bana biraz acı veriyor.- “(Violante) Sonsuzluk için yaratılmış ve giderek neredeyse hiçliğe hapsolan bir hayatın şaşaalı ve kasvetli manzarasını sunmaya devam ediyordu; gerçek kılabilecekken günbegün uzaklaştığı soylu kaderin hüzünlü gölgeleri kalmıştı sadece geriye.

“Yüreğini kabaran dalgalar gibi yıkayabilecek, bir sosyete yüreğini tıkayan bütün insani eşitsizlikleri ortadan kaldırabilecek kapsamlı bir iyilikseverlik eylemi bencilliğin, beğenilme arzusunun ve hırsın binbir mendireği tarafından durduruluyordu. İyilik artık ancak bir seçkinlik göstergesi olarak hoşuna gidiyordu. Yine de para, hatta emek ve zaman harcayarak iyilikseverlik yapabilirdi, ama benliğinin koca bir bölümü kullanım dışıydı, artık ona ait değildi. Sabahları hala yatağında kitap okuyor, hayal kuruyordu, ama çarpılmış zihni artık nesnelerin uzağında durup kendine dönüyor, üstelik derinleşmiyor, tıpkı bir ayna karşısındaymış gibi, haz ve cilveyle, hayranlıkla kendini seyrediyordu. Bu sırada bir konuğu olduğu söylense, hayal kurmaya ya da okumaya devam edebilmek için konuğunu geri çevirecek iradesi yoktu. Doğadan artık sapkın duyularıyla tat alıyordu ancak, mevsimlerin büyüsü sadece şıklığını bezemek, tonunu belirlemek için vardı. Bazen bir ormanda tek başına yürürken gerçek mutluluklarının doğal kaynağını tekrar bulmak istiyordu. oysa sık yaprakların altındaki karanlıkta parıltılı elbiselerini sergiliyordu. Şıklık merakı ve zevki, yalnız kalıp hayal kurmanın mutluluğunu çürütüyordu.”

Violante, “yarın gidiyor musunuz?” sorusuna hep “yarından sonra” yanıtını verir.

O gün gelmez,Violante geri dönemeden ölür. “Augustin bu hayattan soğuyup tiksinmesine bel bağlamıştı. Ama başlangıçta kibirle beslense de tiksintiyi, küçümsemeyi hatta can sıkıntısını alt eden, hesaba katmadığı bir güç vardı: Alışkanlık.”

İşte size bir kalabalığa çekilme, kalabalığın vaatleri tarafından yutulma, dokunmak ve denemek için uzanma, sonra da kolunu kurtaramama hikayesi. Bunların yaşanabildiği yüz sene öncesinde, kahramanı başaramasa da, etrafında bunların yaşandığı bir kişi dünyanın en uzun ve nitelikli romanlarından birini yazdı. Sadece o değil, onun gibiler de başardı. Öyleyse biz dikkati dağınık teknoloji tutsakları için de ortaya bir şeyler koymak için hâlâ umut olmalı: Belki de herkes daha sık kendini kendine getirme çabasını gösterip aklından çıkanları hatırlamalı.

Neslihan Elagöz

 

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment