Egoist okur

Onur Caymaz’dan yaralı âşıklar, vicdanını susturamayanlar için

Şair, öykücü Onur Caymaz, yeni öykülerini topladığı kitabı “Herkes Yalnız”da, şehirlerin; İzmir’in, Diyarbakır’ın, Kars’ın, Ankara’nın ama elbette en çok “ne olursa olsun sevdiğim lanet şehir” İstanbul’un kendi hikâyelerini dile getiriyor, yaralı âşıkların, vicdanını susturamayanların, haysiyet mücadelesi verenlerin, ömrünce haksızlık duygusuyla yaşayacak olanların; görmediğimiz, başımızı çevirdiğimiz insanların sesi oluyor.

Semih Büyü

onur caymaz egoistokur semih buyu kirmizi kedi

Onur Caymaz: “Önce yazdım, sonra da yapmak için uğraştım kitabımı…”

Onur Caymaz, yeni öykülerini topladığı “Herkes Yalnız” kitabında şehirlerin kendi hikâyelerini dile getiriyor. Kendine özgü tınısıyla yaralı âşıkların, vicdanını susturamayanların, haysiyet mücadelesi verenlerin, ömrünce haksızlık duygusuyla yaşayacak olanların; görmediğimiz, başımızı çevirdiğimiz insanların sesi oluyor.

Öykünün en çok şiire yakın olduğundan sıkça söz edilir. Fakat şiirle öyküyü birbirine karıştırmamak, şairaneliğin tuzağına düşmemek ve öykünün kendine has şiirini yakalamak da epey zordur. İki tür arasındaki tehlikeli geçişlerde nasıl bir yol izlediniz?

Aslında benimki tuhaf bir durum. Her iki türün içine de bulaşmış biri olarak benim için sınır kalmadı artık. Açıkçası 2015 yılında artık yazınsal türlerde sınırların fazlasıyla esnek olması gerektiğini düşünüyorum. Tanımlamak, biraz da o türün içine hapsolmak. John Updike’ın misal, S diye bir romanı vardır, mektuplardan oluşur. Sait Faik’in birçok hikâyesi, aslında şiir dizelerinden mürekkeptir. Füruzan çoğu zaman bir şair gibi yazar. Yüce Nâzım’ın Memleketimden İnsan Manzaraları bir roman-şiirdir. Örnekleri çoğaltmak mümkün. Ama ara geçişlerde özellikle gözettiğim şey, konunun çekirdeğinden kopmamaktı. Zira ne yazarsam yazayım, bir “şey” anlatmak gibi bir derdim oluyor hep. Anlatmayı seven biriyim. Bu anlamda Herkes Yalnız’ın kendine ait bir anlatı üretme stratejisi olduğundan söz edebilirim. Sessel yakınlıklar yaratmaya çalışan bir işçi gibi çalıştım bu kitaba. Edip Cansever bir yerde, şiirin yazılan değil, yapılan bir şey olduğunu anlatır. Ben önce yazdım, sonra da yapmak için uğraştım kitabımı…

Gezi Parkı direnişi, Soma’daki işçi katliamı, muhafazakarların Alevi algısı, Kürt sorunu… Öykülerinizde, ister istemez içine çekildiğimiz güncel siyasete genişçe yer veriyorsunuz. Ve tıpkı şairanelik gibi, siyaset de herkesin aşamadığı ve çoğunluğun uzak kalmayı seçtiği edebi riskler içeriyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Aslında siyasetle ilgisi yok bunların… Bunlar hayatımız. Alevi birinin hayatında muhafazakârların Alevi algısı durur hep bir köşede. Aleviler, Ermeniler arasında büyüyen bir Bektaşi torunu olduğum için yakinen biliyorum bunu. Soma’daki işçi katliamı, hayatımızın bir yeridir. Gezi, hayatımızın bir yeriydi. Yoksa siyaset kirli ve korkunç bir şey, dediğim gibi alabildiğine de hayatımızın içinde. Eurovision’da alınıp verilen puanlardan çocuklarımıza verdiğimiz isimlere dek hepsi siyasettir. Dövmeli, küpeli bir baba çocuğuna Rümeysa Nur diye isim koymaz yani. Tuvalet alışkanlıklarımızdan bıraktığımız bıyık sakal çeşidine dek politiktir, fark etmeyiz sadece. Bu anlamda hayatla sıkı sıkıya bağlantısı olan her şey beni çokça ilgilendiriyor yazarken.

Çoğunluğun uzak kalmayı seçtiği edebi risk meselesine gelince, bu da sanıyorum ki bir yetenek sorunu. Şöyle bir algı oluşmuş durumda ne yazık ki. İlkokuldaki sevgilini blog yazar gibi yazdığın zaman edebiyat oluyor, fakat Soma’da yaşananları yazdığında sorun varmış gibi davranılıyor… Bu doğru olsaydı Füruzan’ın Edirne’nin Köprüleri adlı bir öyküsü, 47’liler diye bir romanı olmazdı asla. Bu yüzden ki Kürk Mantolu Madonna çok satanlar arasında, Kuyucaklı Yusuf kendi yalnızlığında. Bunların ikisi de kalitedir oysa ki… Yine de konuyu ele alış biçiminin altını iyice çizelim. Ajitatif edebiyat, dil meselesini hep geri iter, oysa yazı, önce ve sadece dille ilişkilidir. Borges ömrünün son otuz yılında hiç gazete okumadı. Ama siyasetin merkezinde hep duran Maksim Gorki de Borges de büyük eserler verdi. Burada tek ayrım güdüyorum ben; iki tür edebiyat var: İyi edebiyat ve kötü edebiyat.

Sonlarına eklediğiniz notlardan da anlaşılıyor ki, öykülerinizi içinizde dinlendirerek, uzun yıllara yayarak ortaya çıkartmışsınız. Buradan hareketle, teslimi için belli bir süre biçilen, derlemeler için ısmarlanmış öykülere nasıl baktığınızı soracağım önce. Sonra da, Gezi için de bu tür kitaplar yapıldığını hatırlatıp, şu güne dek içinize dokunan, inandırıcı bir edebi metinle karşılaşıp karşılaşmadığınızı soracağım.

Yazı canlı biri gibi. Her bakışta farklı bir şey yakalayabiliyorsun. Bu anlamda bir öykünün, bir metnin, şiirin yazıldıktan sonra bekletilmesi gerektiğine inanıyorum. İnsanın da değiştiğini hesaba katın bir de… İki yönlü bir geliş gidiş var. Bir de okuru katın içine, al sana çok yönlü bir etkileşim zinciri. Kâğıdı, kitabı, okunan atmosferi de ekleyin buna… Epey girift bir yapı… Yani edebiyat çokça ciddiye alınması gereken bir iş. Tomris Uyar günlüklerinden birinde iyi bir yazarın üç yeteneğini sayıyor. Bir, ısmarlanan bir konu hakkında, herhangi bir konu ama (misal kokorecin güzelliği, misal tıbbın yanlı bir bilim olması) yazı yazabilmek. İki, iki kişiyi beş sayfa boyunca konuşturmak. Üç, noktalı virgülü doğru kullanmak. Bu anlamda ısmarlanmış öykü, öylesine yazılmış metin, bir anda gelen diye bir şey yok. Edebiyat bir sanat ama bu ilk elden oluşan malzeme ham malzeme. Beklemesi, işlenmesi gerekiyor. Buna da zanaat diyorum ben. Gezi öncesi ya da gezi sonrası diye bir şey yok, iyi anlatılmış bir de kötü anlatılmış hikâye var. Gezi ile ilgili de güzel hikâyeler dinledim, yazılmıştır da, yazılacaktır da; başka şeyler hakkında da bu böyledir. Bir de hikâyelere inanmak yazara değil, okuyucunun inanma eşiğine bağlı biraz.

Gezi’den sonra edebiyatta, sinemada, müzikte bir kırılma olduğunu fakat bunun kısa sürede tavsadığını düşünüyorum. Buna katılır mısınız?

Tabii ki katılırım çünkü sözümüzü tutmadık. Hani o gazeteleri okumayacak, o televizyonları seyretmeyecektik! Hani oralardan kahvemizi almayacak, tostumuzu oralardan yemeyecektik. Ne oldu? Kimi çocuklar öldü, kimileri yaşadı. Kimileri bir yere doğru bir kanal açtı kendisine. Kimileri umudunu tümden yitirdi. Kimileri de benim gibi hep umutlu olarak devam ediyor yaşamına. Zira tarih bu! Tarih böyle akmak zorunda. Yükselişler ve düşüşler. Tarih egemenin önceki egemenden intikamı şeklinde ilerliyor bu coğrafyada ve süreçler artık çok kısa. İnternet var, dünya küçücük artık, görmek isteyen için hakikat hemen bulunuyor. Bu anlamda her devirle bir şekilde hesap kesilecek, kesiliyor. Ne kadar zorsa, o kadar kolay. Tavsama meselesine gelinceyse katılmıyorum tabii ki. Zira bir sürü insan var artık o günlerin ruhuyla yaşayan. Geçenlerde Abbasağa Parkı’nda yıkım olacaktı, insanlar o yazdan öğrendiklerini çok güzel uygulayarak bu yıkımı durdurdu. Bunun sanatı da olacak. Başlarda tepe yapar ama çizginin yerine oturması gerekir, biraz zaman geçtikten sonra göreceğiz. İlk zamanlardaki parlama inandırıcı değildir. Biraz daha toplumun genetiğine sinsin olan biten… Ne yazıyordu Fransız Konsolosluğu’nun duvarında: “Ey kanıma çakıllar karıştıran isyan!”

Kadıköy, Eminönü, Samatya gibi köklü ve tarihi semtler, İstanbul’a ait renkler, kokular, sesler “Herkes Yalnız” adlı kitabınızdaki öykülerde birer karakter gibi var oluyor. İstanbul’u edebiyatınızda nereye koyuyorsunuz?

Her şeyden önce yaşadığım yer. Ne olursa olsun sevdiğim bir lanet şehir İstanbul. Halen sevilebilir yanları var. Düşün nasıl bereketli bir yer. Bunca mahvolduktan, edildikten sonra bile sevilebiliyor. Herkes Yalnız’da İzmir, Diyarbakır, Kars, Ankara gibi çeşitli şehirler olmasına karşın fark ediyorum ki en güzel anlatabildiğim şehir yine de İstanbul. Çünkü benim burası. Attila İlhan’ın bir şiiri geliyor aklıma hep: “Ulan İstanbul, 1949 Eylül’ünde, sokaklarında Mohikanlar gibi ateşler yaktık! Sana taptık ulan unuttun mu, sana taptık!” Öyle bir şey.

Peki, “Herkes Yalnız” adlı kitabınızı kendi edebiyatınızda nereye koyuyorsunuz?

Her son yazdığıma, yazdığım en güzel şey demedikçe yayınlamıyorum… O yüzden en çok sevdiğim kitabım şimdilik Herkes Yalnız. Birkaç ay sürer bu tatlı, hülyalı hal. Sonra geçer. Bu ülkede, nerede yaşadığın, hangi şartlarda edebiyat yaptığın hemen hatırlatılır sana… Hemen fark edersin. Ama yine de dediğim gibi en güzeli şimdilik…

Adalet Ağaoğlu “Yazarların ödüllere ihtiyacı varsa, ödül kurumlarının da yazarlara ihtiyacı var,” demiş zamanında. Tomris Uyar’sa, kendisi, Murathan Mungan ve Nedim Gürsel arasında paylaştırılan Haldun Taner Öykü Ödülü’nü reddederken, seçici kurul üyelerinin böyle bir paylaşıma giderek kendilerini yazarın yukarısında bir yere koymalarına itiraz etmiş. Günümüzde ödüller eskisi kadar tartışma da yaratmıyor, ses de getirmiyor. Haldun Taner Öykü Ödülü, Bedri Rahmi Eyüboğlu Şiir Ödülü ve Behçet Aysan Şiir Ödülü’nün sahibisiniz. Günümüzde bu ödüllerin sahibi olma duygusunu nasıl tarif edersiniz?

Günümüzde edebiyata dair hiçbir şey o kadar da ses getirmiyor. Kısır, sığ, bitik bir ortamda yaşıyoruz. Tartışmasız, şenliksiz, neşesiz, gelişmeye, zıt fikirlere kapalı, hafif bir ortam bu ortam. Bu anlamda ödüllerin tavsaması da normal. Ödüllere şöyle bakıyorum ben. Her ödül, iki ismi bir araya getiriyor. Adına ödül konan yazar ile o ödülü alan yazar ve şöyle düşünüyorum; ilki, ikincisiyle oturup bir rakı, çay bir şey içse ne olur… Bu anlamda birbirine çok ters düşen isimlerin olduğunu, özellikle son yıllarda böyle olduğunu söylemek mümkün. Kendi adıma konuşmam gerekirse adını taşıdığım isimlerin yaşantısına, sanat algısına gölge düşürmedim hiç, onların onurlu yaşamlarına leke sürecek bir davranışım da olmadı gibi geliyor bana. Edebiyatı, bu ödülleri sadece almayı değil, taşımayı da bir onur, sorumluluk meselesi yaptım. Gerçi ben hayatımda neyi böyle yapmadım, o da ayrı bir konu!

Semih Büyü

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment