Egoist okur

Perilere inananların, büyücülerin ve DRAKULA’nın ülkesi

Geçen hafta Pronto Tour’un Edebiyat Gezileri kapsamında, Gülşah Elikbank’ın “Yalancılar ve Sevgililer” romanının izlerini takip ederek Romanya ve Transilvanya’yı dolaştım, bu güzel toprakların sadece edebiyatını değil, eşsiz doğasını, mimarisini, kültürünü, tarihini, lezzetlerini tanıdım. İşte bu çok farklı, deyim yerindeyse şahsiyetli ülkeye, Eliade ve İstrati’nin ülkesine dair izlenimlerim…

Gülenay Börekçi

romanya-gulenay-borekci-egoistokur-prontotour-2

ROMANYA’da yaşanacak 5 ilginç deneyim

Romanya’yı çok sevdim ama sanki benim için çok da yeni bir yer değildi; kuytu caddelerini, taş kapıların ardına gizlenmiş güzel avlularını daha çocukken dolaşmıştım. Panait İstrati’nin romanları “Kira Kiralina”, “Arkadaş” ve “Sokak Kızı” sayesinde… Kutsala, gizeme, görünür ya da görünmez sihirlere kıymet veren Mircea Eliade, hayatıma çok daha sonra girdi. Onun “Mistik Öyküler”, “Matmazel Christina”, “Demirciler ve Simyacılar” gibi eserleriyle birlikte, Romanya’nın tekinsiz arka sokaklarını dolaştım, sırlarını keşfettim. Tesadüf değil herhalde, ikisi de çok acı çekmiş. Gençliğinde hızlı bir solcu olan İstrati sonradan bu ideolojiye karşı hayal kırıklığını, umutsuzluğunu dile getirmiş hatta intihara kalkışmış. Eliade ise komünist rejim sonrası yaşadığı baskılar yüzünden ülkesini terk etmiş.

romanya-gulenay-borekci-egoistokur-prontotour-1

Bu topraklardakilerin yüzde 60’ı büyüye inanıyor ve dünya büyücü nüfusunun epey bir kısmı burada yaşıyor. O kadar ki büyücülük devletin 2011’den beri resmen kabul ettiği bir meslek. Gerçi kendileri bundan pek hoşnut değil, çünkü artık vergi ödemek zorundalar. Bu yüzden ülkenin dört bir yanından gelen büyücüler, hükümeti büyüyle etkisiz hale getirmek için zehirli mandrake otunun insan bedenini andıran köklerinden tutam tutam alıp beddualarla Tuna Nehri sularına serpmişler. Eh, böyle başa böyle tarak! Başkan Başesku ve ekibi de lanetten korunmak için onların ayin yaptığı günlerde pembe aksesuvarlar takmaya başlamış. Bu arada haziranda perileri ve diğer orman yaratıklarını kutlamak için Cricau Festivali düzenleniyor, beyazlar giyen kızlar Sanziene dansı yapıyor.

Peleş Kalesi’ni de görmek gerek. Sinaia’daki Prahova Vadisi’nde yer alan bu yapı, Drakula’nın kasvetli mi kasvetli Bran Şatosu’na hiç benzemiyor. Acayip güzel, çok tatlı, oyunlu, oyuncaklı bir yer. Romanya’nın ilk kralı Carol’un yazlığı olarak 1875’te inşa edilmiş, yapımında 400 usta, binlerce işçi çalışmış. Ama bu iş öyle uzun sürmüş ki Carol, kalenin tamamlandığını göremeden, 1914’te ölmüş. Oymalı ahşap tavanları, peri masallarından çıkmış gibi duran renkli salonları, işlemelieriyle insanı büyüleyen bu Neo-Rönesans tarzı binanın dekorasyonunu bizzat Kraliçe Elisabeta yapmış, duvarlarını da Gustav Klimt’in tablolarıyla süslemiş. Ayrıca sayısız gizli kapı ve geçit de ekletmiş. (İtiraf edeyim, en heyecanlısı, kütüphanedeki raflardan birinin, bir gizli geçidin girişi olmasıydı.) İçinde mini bir sinema salonu bulunduğu ve Avrupa’da merkezi ısıtması, havalandırma sistemi ve elektriği olan ilk kale sayıldığı bilgisini de şuraya iliştireyim.

romanya-gulenay-borekci-egoistokur-prontotour

Rumen bir büyücü. (solda) Cricau Festival’inde periler için Sanziene dansı yapan genç kızlar. (sağda)

Eh, “karanlıklar prensi” Vlad Tepeş’ten bahsetmemek olmaz. Siz, Kazıklı Voyvoda veya Drakula da diyebilirsiniz, sonuçta aynı kapıya çıkıyor. Bram Stoker, 19’uncu yüzyılda “Drakula”yı yazınca, topu topu 6 yıl hüküm sürmüş olan Vlad Tepeş bir anda pop kültür ikonu oldu. Gerçi 6 yılda öyle korkunç şeyler yapmıştı ki! Başa geçtiği gün şehrin yoksullarını, dilencilerini, mahkûmlarını bir şatoda toplayarak büyük bir ziyafet vermiş, sonra da kapıları kapatıp şatoyu aleve verdirmiş mesela. Onun döneminde sokakta içi elmaslarla dolu bir sandık dursa, kimse dokunmazmış, çünkü en hafif ceza diri diri kazığa çakılmak ya da çivili koltuklara zincirlenmekmiş. Bahsi, bu feci adamın isminin yarısının Türkçe olduğunu söyleyerek kapatacağım. Vlad Tepeş’in babasına halk ‘Dragon, yani Ejderha Tarikatı üyesi’ anlamında “Drako” diyormuş. Vlad Tepeş’de bu durumda “Drakoğlu” diye anılıyormuş, zamanla Drakula’ya dönüşmüş.

+ Parlamento sarayı, dünyanın en büyük yönetim binası olarak Guinness Rekorlar Kitabı’na girmiş. Çavuşesku’nun Cumhuriyet Evi adını verdiği bu 12 katlı, bin 100 odalı bina, bugün Halkın Evi olarak anılıyor. İnşası için Transilvanya’dan 1 milyon metreküp mermer getirtilmiş. İçindeki sayısız ayna, bin 409 avize ve 480 şamdan için 35 bin ton kristal üretilmiş. Kapılar, pencereler, sütunlar ve şamdanlar için 700 bin ton çelik ve bronz, parkeler ve lambriler için 900 bin metreküp ceviz, meşe, kiraz, karaağaç, çınar odunu, değişik boylarda toplam 200 bin metrekare yün halı, gümüş ve altınla işlenmiş nakışlı kadifelerle ipek kumaşlar kullanılmış, içeriye dev dokuma makineleri kurulmuş. Sarayın önüne de Paris’teki Champs Elysees Caddesi’nin aynısı yapılmış, sadece Çavuşesku, “Bizimki 1 metre daha geniş olsun” diye buyurmuş, o kadar. Tabii bunca görkem, sarayın duvarlarına sinmiş o derin yalnızlığı, kederi kapatamamış, ayrı konu. Şahsen ben, burada da bir başka romanın yazarını beklediğini hissettim. Bir ek: Rehberimiz hâlâ sıkı bir komünist olan Marian Bey’di ve açıkça söylemese de Vlad Tepeş’e hayrandı. (Oğluna bu ismi koyduğuna göre.) Bir de Çavuşesku’ya. “Onun döneminde her şey ölçüyle satılıyordu, mesela 100 gram peynir almamıza izin vardı, zaten paramız ancak o kadarına yetiyordu. Şimdi marketlerde her şey var, dilediğimiz kadar alabiliriz ama paramız hiç yok” dedi. Ardından o dönemde kültüre, sanata verilen önemi ve ABD’nin Çavuşesku’yu nasıl harcadığını anlattı.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment