Egoist okur

Hikmet Hükümenoğlu: “Korku edebiyatı bizde ticari olarak ayakta duramaz”

Hikmet Hükümenoğlu, korku türündeki ilk romanı Kar Kuyusu’yla edebiyat dünyasında son günlerin ilginç isimlerinden biri oldu.

Bildiğimiz edebiyatın sınırları içinde korku edebiyatı yapılamıyor ya da korku türü çok farklı bir edebiyatı gerektiriyor sanki. Bir yapıtı korku romanı diye nitelemek için hangi özelliklere sahip olması gerekir, ölçütleri ya da sınırları nelerdir?

Bir korku romanının ayırıcı özelliği, okuyucuyu korkutmak, ürkütmek ve rahatsız etmek için yazılmış olmasıdır. Sınırları çizerken herhalde en zorlanacağımız nokta, korku romanı ile gerilim romanı arasındaki ayrımı belirlemek olacaktır. Bana göre korku romanını gerilim romanından ayıran en önemli özellik, ilkinin doğaüstü motifler içermesi, ikincisinin ise en azından “sözde-gerçekliğe” bağlı kalmasıdır. Belki bazı gerilim romanları bizde korku romanı etkisi yaratabilir ve aklımızı karıştırabilir, ancak bu örnekler söz konusu etkiyi gerçek dünyada da rastlayabileceğimiz şiddet ve vahşet öğelerini kullanarak yaratırlar. Doğaüstü içeriğiyle korku edebiyatı, aslında fanteziye ve bilimkurguya daha yakın durur. Klasik korku edebiyatının temel motifleri şeytanlar, vampirler, kurtadamlar, hortlaklar, hayaletler, ruhlar, “tanımlanamayan ama tehlikeli birtakım yaratıklar” ve benzerleridir. Bu motifler belirli bir okur kitlesine keyif verse de, “gerçek” edebiyatçılar ve eleştirmenler tarafından genelde küçümsenir. Oysa bir okuyucu olarak benim için önemli olan, yazarın hangi öyküyü anlattığı değil, nasıl anlattığıdır. Son yıllarda dünya edebiyatında çok rastladığımız bir akım, alttürlerin arasındaki sınırların ortadan kaybolmaya başlamasıdır. Korku, bilimkurgu, fantezi, polisiye gibi alttürlerle “gerçek edebiyat” arasındaki sert çizgiler artık siliniyor ve bu durum hem okuyucular, hem de edebiyat eleştirmenleri tarafından kabul görebiliyor.

Dünyada korku türü epey uzun bir süre boyunca yeraltı edebiyatının alanındaydı. Son birkaç yıl içinde anaakım içinde de yer almaya başladığını görüyoruz. Bu, türün doğasına aykırı bir durum sayılabilir mi? Ya da türe katacağı şeyler nelerdir?

Ne dünyada, ne de Türkiye’de, korkunun uzun bir süre yeraltı edebiyatının alanında kaldığı görüşüne katılmıyorum. Aksine, ilk çağlardan beri bütün kültürlerde korku dilden dile dolaşan halk hikâyelerinde, masallarda ve efsanelerde çok belirgin bir biçimde yer almıştır. Klasik edebiyat eseri olarak kabul gören bir sürü korku romanı ve hikâyesi vardır. Aklıma gelen örnekler arasında, Macbeth, Faustus, Frankenstein, Dr. Jekyll ve Bay Hyde, Dr. Moreau’nun Adası ve Edgar Allan Poe’nun öykülerini sayabilirim. Meraklı bir okuyucu olarak takip ettiğim kadarıyla korku edebiyatı, özellikle de korku romanı, 1970’lerin sonlarından itibaren dünyanın hemen hemen her yerinde çok geniş bir okur kitlesi kazandı. Bunun en önemli sebebi, başta Stephen King olmak üzere, Dean Koontz, Clive Barker ve Peter Straub gibi yazarların yayıncılık pazarında elde ettikleri ticari başarıydı. Dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kitapçıya girseniz, eminim raflarında bir-iki Stephen King romanı bulabilirsiniz. Yine aynı dönemlerde korku sinemasının da popülerleşmesi, korku romanına olan ilgiyi artırdı.

Türk edebiyatında ise bir çeşit “çorak ülke” olma hali göze çarpıyor; yani genelde fantastik edebiyat, özelde korku edebiyatı örneklerine çok nadir rastlıyoruz. Bir de (sırf bu dosyayı hazırlarken bile) hissettim ki tuhaf bir dışlama, hatta aşağılama var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Korkusuz bir millet miyiz, yoksa korkularımızı kurcalamaktan bile korkuyor muyuz?

Buna katılıyorum. Ama bence bu durum korkusuz olmamızdan ya da korkularımızı kurcalamak istemeyişimizden değil, Türkiye’deki yayıncılık sektörünün henüz çok küçük olmasından, edebiyatın alttürleriyle ilgilenen çok fazla yazar olmamasından, olanların da yayıncı bulamamasından kaynaklanıyor. Okuma oranının artması ve yayıncıların daha çok para kazanmaya başlaması, korku yazarlarına da kapıları açacaktır. Ülkemizde bu türe son derece meraklı bir okuyucu kitlesinin beklemede olduğuna inanıyorum. Yine de, korku romanı sektörünün ticari olarak kendi başına ayakta durabilmesi için sanırım henüz erken.

En eski olanlardan en yeni olanlara dek edebiyatta korkunun temelinde cinsellik ve din var. Oysa korku bir yana, doğrudan bu iki tema üzerinde gelişen edebiyat yapıtlarına da bizde pek sık rastlanmıyor. Korkuyu harekete geçiren alanlar bizde zaten tabu sayıldığı için bu türe ağırlık verilmemiş olabilir mi? Hatta daha ileri giderek bizde çeşitli nedenlerle “kutsal olanı tahrip etme duygusunun” yeterince gelişmemiş olduğunu söyleyebilir miyiz?

Edebiyatta korkunun temelinde din ve cinsellik olduğunu düşünmüyorum. Dinin ve cinselliğin korkuyu harekete geçirdiğini de zannetmiyorum. Edebiyatın genelinde de, alttürlerinde de, din ve cinsellik sık sık kullanılan motiflerdir. Korku edebiyatında din ve cinsellik kavramları elbette zaman zaman kullanılır ama türün bu iki tema üzerinde geliştiğini söylemek bence doğru olmaz. Cinsellik ile korku arasında eğitimsizlik ve tecrübesizliğin yol açtığı istisnalar dışında bir bağlantı kuramıyorum. Seks hakkında konuşmaktan veya yazmaktan utanıyor olabiliriz ama seksten korktuğumuzu ya da cinsellik sayesinde ölümle hesaplaştığımızı düşünmüyorum. Din ve korkunun ise buluştuğu çok belirgin iki ortak eksen vardır: iyiyle kötünün arasındaki çekişme ve yaşamla ölüm arasındaki sınır. Çok uğraşırsak, bu benzerliklerden yola çıkarak belki her korku romanında dinsel bir çağrışım veya metafor bulabiliriz. Ama genelleme yapmak bence doğru olmaz. Korku edebiyatının temelini oluşturduğunu varsayabileceğimiz “ölümden korkmak”, “hayatta kalmaya çalışmak” gibi temaların dinsel bir içerik taşıması şart değildir. Dinler, sadece bu konuda önümüze hazır metinler koyar. Agnostik veya ateist bir insan da ölümle hesaplaşabilir ve ölmekten korkabilir. Din ve korku arasında daha elle tutulur bir bağlantı arayacak olursak, şeytan ve şeytan çıkarma motifleri üzerinde durmamız gerekir; ki bunlar da korku edebiyatında birkaç örnekle sınırlıdır. Bizdeki duruma bakarsak, Islam dininden beslenen ve korku edebiyatında kullanılmaya son derece uygun cin ve yatır gibi bize has motifler var. Bunlar hakkında konuşmanın ya da hikâye anlatmanın tabu olduğunu zannetmiyorum, aksine yüzyıllardır kültürümüzün bir parçası olmuş durumdalar. Zaten, başta Sadık Yemni olmak üzere Türk yazarlar da bu temaları içeren roman ve hikâyeler yazıyorlar.

Gülenay Börekçi, Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Hikmet Hükümenoğlu: “Korku edebiyatı bizde ticari olarak ayakta duramaz””
  1. didem says:

    Avrupa ve rusya ortaçağ masallarının korku edebiyatını beslediğini düşünüyorum. son yüzyılların icadı vampir gibi karakterler bile Hansel ve Gretel kadar korkutucu olamaz bence. biz ise yazıya dökülmemiş masallardan, geçmiş toplumların korkunç tercihlerini silmiş, onları Anadolu’ya has Nasreddin Hoca gibi karakterlerle beslemişiz. Bence!

Leave A Comment