Egoist okur

Kapılarını açmayan cennetin canı cehenneme!

Alman edebiyatının en önemli yazarlarından biri olan ve “F*ck America”, “Gece”, “Son Düşüncenin Masalı”, “Nazi ve Berber” adlı romanları bizde de yayımlanan Edgar Hilsenrath’la yapılmış bu röportaj dün geldi. Yazarla, Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkan “F*ck America”nın çevirmeni Feza Şişman konuşmuştu; soluğum kesilerek okudum.

Nazi Almanyası’nı terk edip Amerika’ya yerleşen ve ülkesine ancak yıllar sonra dönebilen Hilsenrath, travmatik göçmen yaşamından, cinselliği bile belirleyen paranın gücünden, dilden, edebiyattan, tıpkı kitaplarında olduğu gibi, büyük bir açık sözlülükle bahsediyor. Yıllar önce İstanbul’da yaşadıklarıysa enteresan. Mesela birlikte geldiği gruba şehri gezdiren rehber, yazarın elindeki Stern dergisinin Ermeni soykırımından söz ettiğini fark edince dergiyi kapmış, sonra da tüm gruba bunu okumalarını yasaklamış. (Aşağıda göreceksiniz, yazarın “en anlamlı” bulduğu kitabı “Son Düşüncenin Masalı”, yakın tarihimizden bir dönemi, hepimiz için büyük bir yarayı ele alıyor.)

Kısa keseceğim, Feza Şişman’a çok teşekkür ederim. Edebiyat dünyasının parlattığı sayısız “mühim” yazarın aksine politik olarak angaje olmak, bir tarafa sırtını dayamak yerine vicdanlı, dürüst ve “yalnız” kalmayı seçen bu müthiş yazarı tanımanın, okumanın zamanı gelmişti demek, röportaj vesile oldu.

Gülenay Börekçi

edgar hilsenrath egoistokur feza sisman 2

Çevirmeni Feza Şişman, “F*ck America” ve “Son Düşüncenin Masalı”nın yazarı Edgar Hilsenrath’la konuştu

Kapılarını açmayan cennetin canı cehenneme!

Edgar Hilsenrath, savaş sonrası Alman edebiyatının en büyük yazarlarından biri. YKY’nin yayımladığı kitabı “F*ck America”yı çevirirken, onunla bir söyleşi yapmayı kafama koymuştum. Randevu için bir hafta Berlin’de bekledim, ayağımı burktum, bir hafta daha kalmak zorunda kaldım. Toplam iki haftada Hilsenrath iki kez randevu verdiği halde sağlık nedenleriyle buluşmaya gelemedi. Yürüme zorluğu vardı, tekerlekli sandalyeye bağımlıydı. Sonunda ajansı, “Yormayalım onu, siz soruları gönderin” dedi. Aylar sonra yanıtlar bir ses dosyasında elektronik postayla gönderildi.

Sesini tanıyorum, “F*ck America” Fransa’da basıldığında Alman-Fransız ortak TV kanalı Arte, kitaba ve Hilsenrath’la bir söyleşiye geniş yer vermişti. Videoyu Hilsenrath’ın web sayfasından izlemiştim. E-postayla gönderdiği ses kaydında, sözcükleri dişleri arasında ezerek, biraz da homurdanır gibi konuşuyordu. Birkaç kez geri dönüp ne dediğini anlamaya çalıştım. Hilsenrath yazdığı üslupla, hiç evirip çevirmeden, tümüyle çıplak hatta bodoslama yanıtlar vermişti, kitabını çevirirken olduğu gibi yine gülme molaları vermek zorunda kaldım.

Ürküten kara mizah

Edgar Hilsenrath’ın Avrupa’da en çok satan romanı “F*ck America”, bir göçmenlik hikayesi. Amerikan konsolosluğuyla bir Yahudi ailesinin arasında geçen yazışmalarla başlıyor. Nazilerin tüm Avrupa’da mezbahalar kurduğu, gaz odaları, infaz komandoları söylentilerinin dolaştığı yıllarda “Yeni Dünya”, başlarına korkunç şeyler geleceğinin kokusunu alan Yahudiler için hayatta kalma umudu demek.

Almanya’nın Halle kentinde mobilya mağazası sahibi Nathan Bronsky, 1938 yılında ‘Özgürlük’ ülkesi Amerika’ya vize almaya çalışırken konsolosluğa, “Naziler tüm Yahudileri öldürecekler. Bizi de tabii. Acıyın sayın başkonsolos, en çabuk yoldan bize göç vizesi gönderin” diye yalvarıyor.

Yıllar sonra 1953 yılında oğlu Jakob Bronsky babasının biçare mektuplarını sandıktan çıkarıyor, konsolosun ona gönderdiği yanıtları buluyor ve satır aralarındaki gerçeği okuyor: “… hepinizi öldürmüşler ya da öldürmemişler, bu gezegendeki tüm ülkelerin hükumetleri için aslında fark etmez. Artık bu Yahudi sorunundan herkese gına geldi ve kimse bu işe bulaşmak istemiyor. Gaz odaları ve infaz komandolarıyla ilgili kehanetiniz de doğru çıkarsa, size tavsiyem, Bronsky ailesinin göç etmek isteğini açık, anlaşılır bir dille anlatan bir vasiyet yazmanız. Bir ihtimal 1952 yılında da geçerli vize alırsanız vasiyetiniz yerine getirilip külleriniz Amerika’ya gönderilir.”

Tıpkı romandaki gibi, Hilsenrath da -külleri değil, kendisi- 1952 yılında Amerika’ya gidiyor. Ailesiyle birlikte Transdinyester’deki gettodan kurtulduktan sonra Macaristan, Bulgaristan, Türkiye ve Suriye üzerinden Filistin’e giderek hayatta kalmayı başarıyorlar. Ama ‘American way of life’ bu travmalı genç adamda bir de sürgün yaraları açıyor. Yazar sık sık geçmişte yaşadıklarıyla New York’ta yaşadıkları arasında benzerlikler kuruyor.

Hilsenrath, New York şehrini “kurbağa perspektifi”nde yaşadığını söylüyor. Makineleşmiş, yüzeysel ilişkilerin insanları aşağıya çektiği bu toplumda kendi gibi tutunamayanlarla birlikte 86. Sokak’ın Brodway’le birleştiği köşedeki göçmen kahvesinde cebinde birkaç sent, ucu açılamayacak kadar küçülmüş bir kurşun kalem ve bir tomar dosya kağıdıyla oturup sabahlara kadar deliler gibi yazarak iyileşmeye çalışıyor.

edgar hilsenrath egoistokur feza sisman 3

“Ben böyle şeyler yapmadım!”

Öteki romanları gibi, “F*ck America” ya da “Bronsky’nin İtirafları” da büyük ölçüde otobiyografik. Gerçekte de Hilsenrath New York’ta bin sayfayı geçen dev bir roman yazıyor: “Gece”. İlk romanının manuskriptlerini yıllarca saklıyor. Alman Kindler Yayınevi 1964’ün sonunda kitabı basıyor ama çok ses getirmesine karşın, 1965’in nisan ayında ticari başarısızlığı neden göstererek kitabı piyasadan çekiyor. Yazar Alman toplumundaki üstü kapalı bu antisemitist eğilimi görüp tekrar ABD’ye geri dönüyor. Sonra 1975’te, yeniden kesin dönüş kararı alıp Berlin’e yerleşiyor. Bu dönüşün ve Almanya’da karşılaştığı antisemitizmin ironik hikayesini “Son durak… Berlin” romanında anlatıyor.

Alman edebiyatı dendiğinde Hilsenrath, Günter Grass ya da Martin Walser gibi en önde gelen yazarlardan sayılmasına karşın, onlar kadar tanınmıyor. Neden? Hilsenrath bu soruyu yanıtlarken önce Walser’in üstünü çiziyor: “Martin Walser’i büyük bir yazar olarak görmüyorum” diyerek kestirip atıyor. “Günter Grass ise Nobel aldı ve bu nedenle tanındı. Sonra politik olarak da çok şeyler yaptı, Willy Brandt’a angaje oldu, böylelikle tanınmışlığı arttı. Ben böyle şeyler yapmadım.”

Hilsenrath, evet, “böyle şeyler” yapmadı. Hiçbir politik angajmanı olmadan kitapları 18 dile çevrildi, dünyada toplam 5 milyondan fazla sattı, best seller haline geldi, aralarında Alfred Döblin ve Lion Feuchwagner ödüllerinin de bulunduğu çok sayıda edebiyat ödülünün sahibi oldu. İki kitabı, “Son Düşüncenin Masalı” (1999) ile “Nazi ve Berber” (2007) Türkçeye çevrildi, yine de edebiyat çevreleri de dahil, bizde fazla tanınmadı.

Hilsenrath bir diyalog ustası. Onda satirik diyaloglar tokat gibi patlayan acı gerçeklerle buruluyor. Fahişelerle yaşanan rezil cinsellik, ar perdesi yırtılmış diyaloglarla yalanın perdesini birden kaldırıp yürek burkan insan hallerini resmediyor. Girdabına kapılmamak zor, okuyucu zaman zaman kitabı kapatıp şöyle bir soluklanma ihtiyacı duyuyor.

Hilsenrath okuyucunun duygularıyla mı oynuyor? “Yazarken hiçbir zaman okuyucuyu düşünmedim. Bu yalnızca bir rastlantı.” Ama bazıları gerçekten onu dayanılmaz buluyor, hatta soykırımı yaşayanlar bile… “Böyle de yazılır mı?” diyorlar… Hilsenrath, “Sanatçı her şeyi yapar” diyor. “Burada söz konusu olan yalnızca gerçek, hiçbir zaman birilerini incitmek niyetiyle yazmadım. Yahudi okurlarımın çoğu eserlerime hayran kaldılar. Kitaplarımın reddedildiği doğru değil.”

Fahişeler ve vatan hasreti

Kitapta, Bronsky’nin yıkılan hayalleri Hilsenrath’ın oluşturduğu şiirsel ama aynı zamanda kaba gerçekçi, ahlaksız kara mizah kolajıyla anlatılıyor. Bronsky’nin saplantılı kadın arayışında aşka yer yok. Çünkü burnu havada, statü düşkünü Amerikalı kadınlara yanaşma şansı hiç yok, o da çaresiz bir şekilde seksi yalnızca fahişelerle yaşıyor.

Böyle miydi gerçekten, Hilsenrath kendi deneyimlerinin ne kadarını Bronsky karakterine aktardı? “Çoğu kendi deneyimim. Toplumun sınırında yaşadım ve ben de arada sırada fahişelere gittim. Param olmadığı ve statü sahibi olmadığım için Amerikalı kadınlar beni reddettiler, doğrusu bu.”

Yazar yalnızca Amerikan zihniyetini değil, Yahudi göçmenleri ve onlardaki ırkçı zihniyeti de eleştiriyor. Onların Almanya’ya, memlekete hasretleri, elitist günlerine dönme özlemi de taşıyor. “Göçmenler genellikle ön sırada, renkli plastik pastalarla dekore edilmiş kafeterya vitrininin yanındaki masalarda yan yana oturuyorlar… Dışarıda dolaşan fahişelerle dalga geçiyorlar, Amerika’ya ve Amerikan rüyasına sövüyorlar, büyük arabalardan, tatsız tuzsuz yemekten, kötü kahveden, anlamsız geçici işlerden şikayet ediyorlar, güçlerinin yetmediği paragöz Amerikan kadınlarına lanet okuyorlar, planlar yapıyorlar, Avrupa’ya dönme planlarından, eski günlerden konuşuyorlar, ama asla savaştan değil… Buradaki gibi olmayan, ‘yok pahasına’ sahip oldukları manitalardan söz ediyorlar, eski büyük evlerini, hizmetçilerini, işlerini anlatıyorlar. O zamanlar her şey iyiydi: Yemek tazeydi, çiçekler kokuyordu, gökyüzü başka bir maviydi ve caddeler temizdi. Ne zenci vardı ne de Porto Rikolu.” Altta yaşayanların birbirlerini hor gördüğü göçmen yaşamı… Anglo Sakson kökenliler Yahudileri, Yahudiler de Alman olmayan Yahudileri, siyahları ve Porto Rikoluları küçümsüyor.

Almanya’daki göçmen yaşamını da hatırlatıyor bu. İlk kuşakların resmi de beş aşağı beş yukarı böyle. Bir yandan sürekli cennet memlekete dönme hayali, bir yandan da o hayali gerçekleştirme cesaretini bulamama… Gurbet kuşları yan yana ama birbirlerini küçümseyerek duruyorlar. Ruslar Türkleri, Türkler Arapları, Kürtleri ya da Doğu Almanyalı Osi’leri, onların Wesi dediği Almanlar da diyelim ki hepsini…

Türkler bugün Avrupa’nın yeni Yahudileri mi? “Böyle denemez. Türkler muhtemelen bünyeye yabancı diye kabul edilmiyor. Yahudi sorunu Türk sorunundan çok farklı.”

edgar hilsenrath egoistokur feza sisman 1

Hilsenrath, 12 Eylül 80 askeri darbesi sonrası Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakılan ve  yıllar sonra hasta babasını görmek üzere Türkiye’ye geldiğinde, havaalanında tutuklanan yazar Doğan Akhanlı’nın serbest bırakılması için Türkiye Büyükelçiliği’ne gittiği gün.

Yasakçı Türk rehber

Hilsenrath birkaç kez Türkiye’de bulunmuş. İlk kez 1945 yılında Filistin’e giderken geçmiş İstanbul’dan. 1987-1992 yılları arasındaysa Ermeni katliamını anlattığı ve kendisine göre “en anlamlı” romanı “Son Düşüncenin Masalı”nı yazarken de araştırma yapmak için iki kez Türkiye gelmiş. Kafasında kalan Türkiye resmi şöyle: “İstanbul 1947 yılında bugünden çok farklı gözüküyordu. O zamanlar hâlâ atlı arabalar sürülüyordu, hemen hemen hiç araba yoktu. 1997’de bambaşka bir İstanbul gördüm. İstanbul araba dolu ve kötü havası olan dev bir şehir olmuştu. Türklerle fazla ilişkim olmadı. Bir Türk rehberim vardı, Ermeni sorunu konusunda hiçbir şey söylemiyordu. Yanımızda ‘Stern’ dergisi vardı, o sayısında Ermeni soykırımı konusunda bir yazı yayınlamıştı. Dergiyi elimizden aldı ve bize de okumayı yasakladı.”

Hilsenrath kendini tipik bir Alman yazar olarak tanımlamıyor. Yine de Amerika’da 20 yıldan fazla yaşamasına rağmen, ilk romanı “Gece”yi “Nazilerin değil, benim dilim” dediği Alman dilinde yazdı. Roman daha sonra İngilizceye çevrildi. Bu gerçekten yalnızca Alman diline duyduğu aşk yüzünden miydi, yoksa anadilin dışındaki başka bir dil 20 yıla rağmen bir roman yazmak için yeterli olmuyor mu? “İkisi de doğru. Almancayı başından beri sevdim ve İngilizcem de kendimi edebi olarak ifade edebilmek için yeterli değildi.”

Hilsenrath onu gerçekten etkileyen yazarın Erich Maria Remarque olduğunu söylüyor. Edebiyat eleştirmenleri de Remarque ile arasında konuların ele alışları ve üslupları açısından büyük benzerlikler buluyor. Hilsenrath’ı etkileyen başka yazarlar da var: “Gençken özellikle Stefan Zweig ve Maksim Gorki’ye de hayrandım.”

Orhan Pamuk dışında tanıyıp bildiği bir Türkiyeli yazar var mı? Yanıt olarak, “dostum” diye söz ettiği Doğan Akhanlı‘nın adını veriyor. Aklımda başka sorular da var: Hilsenrath politik olarak angaje bir yazar olmamasına rağmen bir Yahudi olarak neden Ermeni sorununu ele aldı? Ve tanıdığı Türkiyeli yazarlar sorulduğunda, neden 12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası Türkiye’yi terk etmek zorunda bırakılan ve hasta babasını görmek üzere yıllar sonra Türkiye’ye giriş yaptığında, havaalanında tutuklanan Akhanlı’nın adını verdi? Hatta bununla ilgili olarak Türk büyükelçiliğine gidip görüştüğünü de biliyoruz.

Aklımdan geçen bu soruları sormadım. Ancak Hilsenrath “F*ck America”da sürekli olarak, “Dinle Bronsky. Hatırlamaya çalış. Savaş sırasında. O zamanlar ne olmuştu? Lanet olsun. Anılarında boşluk var senin. Kapkara uçurum gibi derin bir boşluk. (…) O zamanki olayları uçurumun dibinden çek çıkar. Ve sonra da yaz” diye telkin ediyordu.

Yanıtlar galiba onun bu çukurdan çıkarıp değerlendirdiklerinde saklı.

Feza Şişman

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment