Egoist okur

Hundertwasser’in şekerden evleri, renkli dünyası

Gökkuşağının en güzel renkleriyle bezeli tablolar yapan bir ressam, insanın içini ilkbahar neşesiyle dolduran binalar yapan bir mimar… Ve tabiat aşığı bir çevreci. Çok yönlü sanatçı Friedensreich Hundertwasser ve şekerden yapılmışa benzeyen güzel evleriyle tanışmak ister misiniz?

Bunun için arkadaşım İpek Akyel’in yazısını okumalısınız.

Hundertwasser’in renkli dünyası

Friedensreich Hundertwasser, gerçek adıyla Friedrich Stowasser, 1928 doğumlu Viyanalı bir sanatçıdır. Genelde, rengârenk tablolarından tanırız onu; cıvıl cıvıl, insanın içine coşku salan renk cümbüşleridir eserleri. Evet, doğayı çok sever sanatçı, ancak sadece sevmekle kalmaz, onu korumak için de çabalar. Doğanın güzelim renklerini tuvale yansıtmakla yetinmeyip, bozulmaması için, doğa ana olarak kalıp bize harikalarını sunmayı sürdürebilmesi için elinden geleni yapar. Neden doğayla bu kadar yakın olduğunu anlamak için belki biraz yaşamı ile ilgili bilgilenmek gerek…

İkinci Dünya Savaşının kıyımından mucizevi bir şekilde kurtulmuş bir yarı-Yahudi’dir kendisi. Babası, daha Friedrich küçücükken vefat etmiş, minik oğlan da Yahudi annesinin kanatları altında büyümüştür. Henüz beş yaşındayken kendini sanatla ifade etmeye başlayınca annesi de onu, Viyana’nın ünlü Montessori Okulu’na yazdırır. Ancak bizim ufaklık orayı sevmez, onun sıra dışı ruhuna ve yeteneklerine uygun bir okul değildir. Böylelikle oradan ayrılır. Bu arada savaş öncesi politik durum, annesini koruma önlemleri almaya iter. On bir yaşındaki minik Stowasser Hitler’in gençlik kollarına yazdırılır. Her ne kadar bugün bize itici gelse de, o an için bir annenin yapabileceği en akıllıca şeydir bu.

On beş yaşında ilk karakalem çalışmasını yapar -elbette tema doğadır. Kısa süre sonra mum boyaya terfi eder ve sulu boya ile devam eder. Hiçbir eğitim almaksızın bir çocukken başlayan sanat hayatının ilk sulu boyalarında güzelim Viyana’nın tablovarî koruları ile saraylarını konu eder kendine. Tamamen içten gelen bir itkiyle doğaya yönlenir.

Sanatçının en ilginç yönlerinden biri ise, isimlere olan tavrı ve kendi ismiyle oynamasıdır. İnsanın, yer değiştirdikçe ismini de değiştirmesinin akıllıca olduğunu savunur. Ona göre, kişinin tek bir adı varsa, o tek bir kişidir, ne kadar çok adın varsa, o kadar çok kişisindir ve bu da güzel bir şeydir.

Zihnimizin bir köşesinde, her şeye bir kulp takmaya bayılan psikologların bunu kişilik parçalanması olarak etiketleyecekleri düşüncesiyle, sanatın ve mimarinin bu sıradışı çocuğuna psikolojik açıdan da bir mercek tutalım. Kendini şöyle tanımlar üstad:

“Ben ressam, mimar ve çevreciyim. Tek bir isim bu mesleklerin hepsini birden karşılayamaz. Her daim tek bir kişi olmakla ilgili sorunum olmuştur. Ayrıca da yapacak o kadar çok şey var ki, on kat Hundertwasser olmak isterdim- on misli fazla şey yapabiliyor olmak için.”

Şimdi yine psikoloji ilminin sesini duyuyor gibiyim: “Bu ne doyumsuzluk?!”

Oysa bunu çok yönlülük, kapasite enginliği, yetenek bolluğu, sıradanlığın kırılmışlığı, sınırsızlık ve yüce gönüllülük olarak tanımlamak da pekâlâ mümkün. Ben şahsen böyle yorumlamayı tercih ediyorum bu tip çizgi-dışı, üretken ve çok yönlü olarak yeteneğini kullanabilen insanları- diğer bir deyişle, gerçek sanatçıları. Muhteşem bir şey bu! Keşke dünya nüfusunun çoğunluğu böyle olsaydı da dirlik gelebilseydi bu gezegendeki yaşama. Ama tabii bu nitelikleri olumlu ve güzellik üretimi için kullanan, insana ve yaşama olumlu katkıda bulunan kişileri söz konusu ediyoruz burada. Nice böylesi nitelikli insan da –olumsuz frekanslarda titreştiklerinden olsa gerek- içlerindeki kini, olumsuzluğu dışa kusarlar. Bizim konumuz onlar değil.

Hundertwasser bu konuya şöyle nokta koyar: “Yüzlerce kişi olup onların üreteceği kadar güzellik üretemesem de, hiç olmazsa ismimi değiştireyim” der ve yaşamı boyunca ismiyle oynar: Bir bakmışsınız Fritz olmuş. Esas ismi Friedrich, önce Friederich, sonra Friedereich en sonunda da Friedensreich’a dönüşür. Bu minik harf değişiklikleriyle, kendi içinde çok büyük anlamlar yakalıyor olsa gerek sanatçı. Soyadındaki “sto” ise Slav dillerinde “yüz” anlamındadır ve bu nedenle Almanca ‘yüz su’ anlamına gelen Hundertwasser’a çevirir onu da.

Öylesine çok yönlü bir sanatçıdır ki posta pulları bile tasarlamıştır. Bu konudaki düşüncelerini kendi kelimeleriyle aktaralım:

“Pul önemli bir nesnedir. Küçüktür ama bir mesaj taşır. Pullar, bir ülkenin kültürünün bir ölçütüdür. Bu minik dikdörtgen kâğıt parçası, gönderen ile alıcının kalplerini birbirine bağlar. Pul sınır tanımaz; hapishanelere, sanatoryumlara, hastanelere, her yere özgürce girer. Pullar, sanatın ve yaşamın elçileri olmalı, yalnızca ruhsuz para göstergesi değil.”

Hundertwasser ressamdır. Tabloları insanın içini ilkbahar neşesiyle doldurur. Bu eserleri tanımlamak yersiz: görülmeli, seyredilmeli. İnsanın bunların replikalarından duvar kâğıdı yapası geliyor. Düşünsenize her bir duvarı gökkuşağının en güzel renkleriyle bezeli bir odadasınız. Depresyon tedavisi, ilaçlar yerine böyle mekânlarda resim yaparak olsa örneğin…

Hundertwasser mimardır. Ancak sıradan bir mimar değil. Çevreci kimliğini son derece başarıyla öne çıkaran yapılar, evler inşa etmiştir. Sırf bunları görmek için Viyana’ya bir uzanmaya değer. Geleneksel yatay-dikey düz hatlardan uzak, doğadaki yumuşak hatlara uygun evler yapmıştır, çatıları yeşilliklerle kaplı. Bu evleri yine tablolarındaki cıvıl cıvıl renklere boyamıştır. Viyana Spittelau’daki çöp yakma istasyonu onun mimari renk ve çevrecilik anlayışını sergileyen en güzel örnektir. O bir sanayi yapısı değil, bir sanat şaheseridir.

Hundertwasser çevrebilimcidir. Bu yönünü bize en iyi bazı projelerine yaptığı protokoller ile çevre bildirileri anlatır. Bunlardan birkaç kısa alıntı:

  • Doğa ile uyumlu bir yaşam.

  • Şehir havası yerine kır havası.

  • Üzerinde gezinti yapılabilecek denli çimen kaplı teraslar, çatılar.

  • Şehir plânlamacılığının hayata geçmesiyle şehirlerimiz çirkinleşmeye başlamıştır.

  • İnsanoğlu, toprak ile temasını kaybetmiştir.

  • Doğal çevresinden ve topraktan soyutlanmış bir şekilde yaşamaktadır.

  • Kendimizi beton ve plâstik ile yalıttık.

  • Doğa, sanat ve yaratıcılık yekpare bir bütündür. Biz ise onları ayırdık.

  • Doğada kusur yoktur. Kusurlu olan insandır.

  • Temizlik psikozu, uygarlığımızın tipik bir semptomudur. Eskiden hastalıkların ve ölümlerin nedeni pislik ve yetersiz hijyendi. Bugünse aşırı sterillik.

  • Çirkin uydu-kentlerimizdeki her beş pencereden birinde elinde bir bezle, zaten pırıl pırıl olan bir camı parlatmaya uğraşan bir kadın görülmekte.

  • Tüm bunlar sapık uygarlığımızın ne denli hasta olduğunun tipik göstergeleridir.

  • İnsan vicdanını rahatlatmak istiyorsa, çöp üretmeyen bir toplum için çabalamalıdır. Bizler doğanın misafirleriyiz ve buna uygun davranmalıyız.

  • Her şeyi çöpe atan bir toplum kabul edilemez.

  • İnsanoğlu, her şeyden önce, dünya gezegenine tehlike yaratan en büyük parazitin kendisi olduğu gerçeğini kabul etmelidir.

  • Ve de insanoğlu, gezegenin kendini onarıp yenileyebilmesine olanak tanımak için ekolojik anlamda eskisi gibi, doğal haline ve alışkanlıklarına geri dönmek zorundadır.

Hundertwasser ressamdır, mimardır, çevrecidir. Hundertwasser çok şeydir. Birkaç paragrafla anlatılacak gibi değildir; ders gibi çalışılmalı, öğrenilmeli, anlaşılmalı ve anlatılmalıdır.

Çünkü o insandır. Gerçek insan. Tam insan. Olması gerektiği gibi insan.

2000 yılında aramızdan ayrılan Stowasser’a bir saygı duruşu olarak kaleme almaya çalıştığımız yazımızı yine onun sözleriyle noktalayalım:

“İnsanlar bana, bir ressam olarak, mimari konulara neden burnumu soktuğumu sorup duruyorlar. Ancak, ressamdan önce, ben bir insanım. Bir sandalyeye oturmadan önce, eğer kirliyse mendilinizi çıkarıp temizlersiniz. Kirli mimarinin olduğu bir yere gidersem de önce onu temizlemem gerekir. Üstelik, mimarlık ne kadar kokuşmuşsa, onunla o kadar savaşmak, uğraşmak gerekir.”

İpek Akyel

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment