Egoist okur

Necdet Sakaoğlu: “Harem’in serüveni bir kadınlık tarihidir”

Tarihçilerin yazdığına göre, Hurrem Sultan’ın Sultan Süleyman üzerindeki etkisi hakikaten inanılmazmış. Günümüzün siyasetçi eşlerini, first lady’leri için bile alışılmadık bir biçimde, sadece sarayın iç meselelerine değil, uluslararası ilişkilere de karışıyor, fikir yürütüyormuş. Polonya kralıyla arasındaki yazışmaları bile arşivlerde mevcut. Öte yandan Hurrem’in bütün bunları salt ihtirastan değil, kendisinin ve evlatlarının sağ kalması için yaptığını düşünen ve onu bir erken dönem feminist olarak yorumlayanlar da var.

Hurrem Sultan’ın hikayesini Egoist Okur’da geçen yıl çok yazdık, tartıştık. Ama Harem’i hiç konuşmadık. Acaba Harem’de, kapalı kapılar ardında neler oluyordu? Orada yaşayan kadınlar gerçekten süsten püsten başka bir şey düşünmez miydi? Harem’de kadınlar fikren, cinsel olarak ve yaşam tarzı açısından ne kadar özgürlerdi? Onların şahsi tercihlerine hangi sınıra kadar saygı duyuluyordu? Peki erkekler, hatta padişahlar özgür müydü? Harem aslında neydi, şık bir köle pazarı mı, yoksa bitirmesi zor bir okul mu?

Araştırmacı yazar Necdet Sakaoğlu, “Bu Mülkün Sultanları” kitabında Osmanlı padişahlarına bakış açımızı kısıtlı tuttuğumuzu, hatta bir bakıma işin kolayına kaçarak onları sadece siyasi ve askeri başarı ya da başarısızlıklarıyla tanıttığımızı yazmıştı. Şimdi “Bu Mülkün Kadın Sultanları”nda, “kadınları” anlatıyor ve Harem’e dair iki temel yanılgıyı düzeltmeyi deniyor.

Bunlardan birincisi, Harem’de sadece ‘kibar, mütebessim ve olağanüstü güzel’ cariyelerle çevrili sultanların yaşadığını varsayan hayalci, oryantalist bakış açısının düştüğü yanılgı… İkincisi, Harem’i kıskançlık, kin, ihtirasın hüküm sürdüğü, hiyerarşinin her basamağından kadınların ve erkeklerin birbirini yok etmek üzere tetikte beklediği kabus dolu bir hapishane, bir nevi şık köle pazarı olarak görenlerin yanılgısı… Hiç şüphesiz Osmanlı Hanedanı’nın kadın/erkek sultanlarını insan olarak, karakterleri, yani zaafları ve erdemleri, bahtları ya da bahtsızlıklarını da görmeye çalışarak anlamaya çalışmak, toplumsal olarak bugün durduğumuz yeri belirlemek açısından son derece önemli.

Necdet Sakaoğlu’na tüm ayrıntılarıyla kitabını ve Harem’de hayatı sordum… İşte anlattıkları…

Gülenay Börekçi

necdet sakaoglu harem gulenay borekci egoistokur 1

Necdet Sakaoğlu: “Savaşları erkekler yaptığı gibi, tarihi yazmak da hep erkeklere düşmüş”

600 yıl hüküm sürmüş bir imparatorluğun sultanlarını anlatırken bile onların insanlık hallerini göremediğimizi söylüyorsunuz. Saray’ın kadınlarını anlatanlar, size göre hangi tuzaklara düştüler?

Padişahlar gibi, anaların, eşlerin ve kızların da siyasal tarih ekseninde yorumlanması gibi bir yaklaşım ya da bakış geçerli olmuş; değerlendirmeler çoğunlukla olumsuz yargılarla noktalanmış. Saray kadınlarını, ellerinin hamuruyla ‘erkek padişahların’ işlerine karıştıkları suçlaması, Kanunî’nin dünya akıllısı, beceriklisi Hurrem’inden başlatılmış; gelini Nûrubânu, onun gelini Safiye ve hatta Kösem’le doruğa ulaştırılmış; bu dörtlünün, kızlarının, damatlarının da katılımıyla 1550-1650 arasında bir ‘Kadınlar Saltanatı’ devri yaşattıkları kabul edilmiştir. Bu tanımın mucidi de “Kadınlar Saltanatı” yazarı merhum Ahmed Refik’tir. Harem kadınlarının, çocuk, ruh sağlığı bozuk, yetersiz padişahların art arda tahta çıktığı, yenilgilerin, ayaklanmaların, yolsuzlukların yaşandığı 1600-1650 arasında entrikalar çevirdikleri doğru, bunları yazmak da gereklidir. Erkek işine karışmakla suçlananların başında bir harem diktatörü olarak Kösem Sultan gösterilmiştir. Öncekilerin de Kösem Sultan’ın da karıştıkları işler, yolsuzluklar bu kitapta da anlatıldı elbette. Ama Kösem’in, şehzadesi olmayan büyük oğlu IV. Murad’ın, sonuncu kardeşi İbrahim’i boğdurtmasını önleyerek Osmanoğulları’nın sürekliliğini sağlaması da vurgulandı. İbrahim’in tahttan indirilip sonra da idam edilmesini bu güçlü valide sultanın acımasızlığına ve iktidar hırsına bağlamak yerine, torunu yedi yaşındaki IV. Mehmed’i, Fatih Camiinde tahta çıkarmak isteyen ulemaya, ‘Camide cülus olmaz. Biat için saraya gelin!’ uyarısında bulunması, saltanatı büsbütün din güdümüne sokacak bir girişimi engellemesi az şey midir?

‘Kadının adı yok’ önermesi Osmanlı’da daha mı şiddetli bir biçimde hüküm sürüyordu? Zira Harem’dekileri, yani saltanatın kadınlarını yazanlar hep erkek tarihçiler olmuş… Kadınlar neden pek yazmamış?

Tarihçiliğin bir erkek işi gibi algılanması, galiba, tarihin ana konusunun bütün zamanlar boyunca ‘harp’ oluşuyla açıklanabilir. Savaşları erkekler yaptığı gibi, yazmak da erkeklere düşmüş; ‘elinin hamuruyla erkek işine karışan’ kadınlar da eleştirilmiştir. Cumhuriyet Türkiyesine baktığımızda siyasal, toplumsal ve kültürel tarih özellikle de sanat tarihi ve arkeoloji alanlarında kadın yazar ve araştırmacılarımızın, biz erkek meslektaşlarından geride olduklarını söyleyebilir miyiz? Saray ve harem konuları titizlikle inceleyerek bilimsel yapıtlar verenler de bir hayli.

Harem bir okul muydu?

Kitapta sözünü ettiğiniz ‘cariye yazgısı’ ne demek?

Aslında ‘Cariye yazgısı’ ya da ‘köle yazgısı’nın, her zaman değilse de çoğu kez iki ucu olmuştur. Yaşamın her türlü ezasına cefasına katlanan ve sözgelişi sarayda haseki ve hamile iken eşi padişah tahttan indirilmişse denize atılıp boğulmak; mutlu bir kadınefendilikten sonra valide sultan olarak yaşamını tamamlamak da vardır.

Belki o günün dünyasının bugünkünden bütünüyle ayrı olduğunu, o dünyanın ayrı yasalar ve koşullarla idare edildiğini göz önünde bulundurmak gerekir. Nihayetinde Harem’de kadınlara öğrenim imkânı tanınıyordu. Orada kitap okuyorlar, müziği, şiiri, zarafeti öğreniyorlar, belki aksi takdirde tamamen silinip gidecekleri bir dünyada hiç değilse bir çeşit var olma şansına sahip oluyorlardı… Harem için o dönemde kadınlara özel bir okul da diyebilir miyiz?

Elbette. Özellikle saray haremi bir eğitim ortamıydı. Oraya girenler, görgü, bilgi, okuma yazma, konuşma, incelik, giyim kuşam, davranış, şarkı oyun becerileri kazanıyorlardı. Geçmişteki İstanbul kültürünün temelinde, özgürlüğü verilip çırağ edilerek haremden çıkartılan; kimileri, Enderun’dan çırağ edilen kibar gençlerle evlendirilen cariye kökenliler vardı. Bunlar, İstanbul’un semtlerine saray görgüsünü, inceliğini taşıyorlardı. Yalnız saray haremi değil, sultanefendi denen padişah kızlarının saraylarında, paşa konaklarında da cariyeler eğitiliyor; bunların en gözdeleri padişaha sunuluyor, diğerleri çırağ ediliyordu. Çocuk yaşta ailesinden kopartılanların ne denli iyi koşullarda yetiştirilmiş olsalar da köle hukukuyla alınıp satılmaları veya padişaha sunulmaları, çağımızın özgürlük ve insan hakları anlayışlarıyla bağdaştırılamaz. Kölelik, insanlık tarihinin bir gerçeği olarak 20. yüzyıla değin yaşanmıştır.

“Yatmak, kalkmak, konuşmak, şakalaşmak, öksürmek, samimiyet; hepsi gözetim ve baskı altında tutuluyordu”

Peki Harem’de kadınlar fikren, cinsel olarak ve yaşam tarzı açısından ne kadar özgürlerdi? Onların şahsi tercihlerine hangi sınıra kadar saygı duyuluyordu? Aralarında dinini değiştirmeye zorlanmayanların olduğunu biliyoruz. Öte yandan çok eziyet edilmiş, hırpalanmış, katledilmiş olanlar da var. Bu konuda ne söylersiniz?

Harem’deki disiplin uygulamalarını yeterince bilmiyoruz. Yatmak, kalkmak, konuşmak, şakalaşmak, öksürmek, aksırmak, samimiyet… Doğal bütün istemler, tepkiler gözetim ve baskı altında tutulurmuş. Harem taşlıklarına hâkim nezaret pencerelerinden, hizmetler, konuşmalar, kalfa cariyelerce izlenirmiş. Hırsızlık, iffetsizlik edenler cezalandırılırmış. İzbe odaların kapı ve dolaplarındaki silik soluk yazılar, cariyelere ‘oda hapsi’ cezası verildiğinin belgeleri sayılır. Haremde cereyan eden korkunç bir hesaplaşma 1651’de yaşanmış ve saray kadınlarının en güçlüsü kabul edilen Valide-i Muazzama Kösem Sultanı, Harem’in dokunulmazlığını ihlal eden içoğlanlarıyla zülüflü baltacılar boğmuşlar. Gömülmezden önce cenazesinin konulduğu duvar nişine Maktel-i Valide’ denilmiş. Cariyeler burada dua eder, geceleri mum yakarlarmış.

Öte yandan belki de o günün koşulları içinde Harem’e seçilmenin bir kadın için sandığımızın aksine her şeye rağmen talih de sayılabileceğini düşünmek gerek…

Kuşkusuz. Çünkü saray haremine kapılanmasa da konumu ‘kölelik’ olduğundan mutlaka biri tarafından alınıp ya nikâhsız eş veya hem yatak hem hizmet cariyesi yapılması mukadderdi ve cariye almak satmak doğaldı. Bu bakımdan, öteki bütün haremlerden daha olanaklı ve umut vadeden saray haremi gerçekten şans kapısıydı. Topkapı Sarayı Harem Dairesinde cariye kapılarının kapılarında Arapça: Ey kapıları açan! Bize de hayırlı kapı aç’ yazılı olması anlamlı değil midir?

Padişahlar ne kadar özgürdü?

O dönemde padişahlar ne dereceye kadar özgürlerdi?

Padişahlar en azından saray kurallarına uymak bakımından özgür değillerdi. ‘Deb-i kadîm’ denen, saltanat- hanedan geleneklerine uymalarını zorunlu kılan oturmuş bir düzen vardı. Bu, sarayın diğer ortamlarında olduğu gibi, Harem’de de geçerliydi.

Bugüne kadar Harem’de her yaştan ve konumdan kadınlar arasındaki rekabetten söz edildi hep. Peki Harem’de feminizmin anlayacağı türden bir kadın dayanışmasından söz edilebilir mi?

Kıskançlık, padişahın hasekileri, ikballeri arasında, gedikli, kalfa, usta basamaklarına yükselmeyi amaçlayan cariyeler arasında nasıl olmasın ki? Buna karşılık eşit konumdakiler arasında da aileden, güvenceden yoksunluğun ruh haliyle sırdaşlık, ahret kardeşliği gibi kadınsı dayanışmalar vardı.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment