Egoist okur

İki Kişilik Yaz: AŞKA İNANACAKSINIZ!

Mayıs edit’i: Egoist Okur ve ben Tuğrul Tülek’in “İki Kişilik Yaz”daki performansı için aldığı Afife Ödülü’nü kutluyoruz.

DOT Tiyatro’nun “in yer face”lerine, yani izleyenin yüzüne bir tokat gibi çarpan oyunlarına alışık olan tiyatro seyircisi için danslı, şarkılı İki Kişilik Yaz, şahane bir kış armağanı gibi.

Bu yer yer hüzünlü ve melankolik aşk hikayesini, o malum klişeyle, “Oğlan kıza rastlar” diyerek özetleyebilirim. Şöyle ki… Gerçek dertleri olan bir erkek ve bir kadın, yani iki yaralı insan günün birinde olmadık bir zamanda, olmadık koşullarda karşılaşıyor, bir geceliğine seks yaptıktan sonra da ayrılıyorlar. Lakin yazar onların başka başka yönlere gitmelerine izin vermiyor ve olmadık koşullarda ikinci kez karşılaşıyorlar. Eh, sonrası çılgın ve güzel bir macera…

Her şeyi de anlatmayayım; İki Kişilik Yaz’ın, içinizdeki kasveti dağıtacak, ruhunuza iyi gelecek, sizi aşka yeniden inandıracak türden bir oyun olduğunu bilin, yeter. Bu iki tuhaf insanın birbirine taban tabana zıt ama kasvetli hayatlarına güneşin nasıl doğduğunu izlerken “Vay be!” deyin, “Bu kadının, bu adamın yerinde pekala ben de olabilirdim. O halde benim için de belki hâlâ bir mutluluk umudu vardır, niçin olmasın?”

Oyunda acayip komik sahneler var. Bob’ın penisiyle konuştuğu o sahne mesela… Bu oyun için gitar çalıp şarkı söylemeyi öğrenen Tuğrul Tülek sahnede hem Bob’ı hem de Bob’ın penisini canlandırıyor. (Şaka değil, gerçekten!) Tiyatroda, yetişkinler için hazırlanmış bir çizgi film izlemek gibi bir şey bu; inanılmaz eğlenceli. (Epeyce de hüzünlü.)

Geçen hafta, DOT’u temsilen İki Kişilik Yaz’ın başrollerini üstlenen Gizem Erdem ve Tuğrul Tülek’le buluştuk. Hani şu kendimizi şiddetli bir kar fırtınasının ortasında bulduğumuz ve burnumuzun ucu dahil her yerimizi sarıp sarmalayarak sokağa çıktığımız günlerden birinde… Her zamanki gibi, Brasserie Bomonti Kadıköy’de…

İşte İstanbul’un en soğuk gününde 1890’ın sponsorluğunda sahnelenen İki Kişilik Yaz’a dair konuştuklarımız… Röportajı okuyun ama oyuna da muhakkak gidin.

Gülenay Börekçi

iki kisilik yaz dot tiyatro egoistokur gulenay borekci brasserie bomonti 1

Bir kış günü Brasserie Bomonti Kadıköy’de…

“Bir penis, bir hayalet, hatta Cem Yılmaz’ın sağduyusu bile oldum”

Tuğrul, şu soruyu sorup kurtulayım: Sahnede penisinle konuşmak nasıl bir şeydi? 

Tuğrul Tülek: İnandırıcı olabilecek miyiz diye korkarak başladık o sahneye ama açıkçası çok eğlendik.

Ama senin için yeni bir şey sayılmaz aslında, böyle başka deneyimlerin de oldu. Cem Yılmaz’ın son filmi Pek Yakında’da hangi roldeydin mesela? 

T.T.: Cem’in canlandırdığı Zafer karakterinin sağduyusu rolündeydim.

Vay, bir sağduyu! Tanıştığımıza memnun oldum. Oyundaki o sahneye şaşmamak lazım o halde… 

T.T.: Eh, oynadığım ilk televizyon dizisinde de bir ruhtum zaten.

Gizem Erdem: Aaa, ben de bilmiyordum bunu.

T.T.: Sınıf diye bir dizi vardı. Orada bir çocuk, Serkan Altunorak’ın canlandırdığı başka bir çocuk yüzünden ölüyordu. Ölen çocuk da, ben oluyorum yani, ara sıra hortlayarak Serkan’ın karşısına çıkıyordu.

İki Kişilik Yaz’a gelelim, diğer DOT oyunlarının aksine hafif ve eğlenceli yanları da olan bir oyun. Bu oyunu nasıl seçtiğinizi sorsam.. 

T.T.: DOT’un yaratıcı kadrosunu oluşturan insanlar seçtiler. Bence doğru oyunu seçmek kadar onu doğru zamanda ve yerde sahnelemek de önemli bir şey. Ülke olarak içinden geçtiğimiz sosyo-politik süreç belli. Her geçen gün içimiz biraz daha kararıyor. Böyle bir dönemde açıkçası hepimizin aydınlık ve umutlu hikayelere ihtiyacımız vardı.

İtiraf edeyim, “Her oyunda adeta canımıza okuyan DOT mu bu” diye şaşırdım ben. Olumlu anlamda şaşırmaktan bahsediyorum tabii. 

G.E.: Bunu duymak harika. Demek ki hepimizin kısa bir süre için bile olsa böyle iyimser bir ruh haline bürünmeye ihtiyacımız varmış.

iki kisilik yaz dot tiyatro egoistokur gizem erdem brasserie bomonti

“Mutlu değil ama umutlu bir oyun” 

Bayağı sert şeyler de yaşanıyor hikayede ama o sert şeylerin farklı bir üslupla da sunulabileceğini görüyoruz.

T.T.: Evet, İki Kişilik Yaz, mutlu değil, umutlu bir oyun. Hüzünlü ama hayatta iyi şeylerin de olabileceği vaadini taşıyor. Bittiğinde “Evet ya” diyorsun, “Başına ne gelirse gelsin, hayatın devam ediyorsa mutlu olma şansın var demektir. Mutluluk bir ihtimal bile olsa, yoluna devam etmek zorundasın.”

Tabii bir romantik komedi olması onu apolitik bir oyun yapmıyor… 

G.E.: David Greig’in hiçbir oyunu apolitik değil. Bu da Hollywood usulü pembe bir romantizm taşımıyor.

T.T.: Oyunun bir noktasında iki karakter yeniden karşılaşıyor, ellerine de bir mafya meselesinden dolayı yüklüce bir para geçiyor. Parayı alıp kaçacaklar… Buradan bir Hollywood romansı çıkabilirdi gerçekten ama David Greig bunu yapmıyor ve günümüz insanının parayla ilişkisini harikulade bir sembolizmle sorgulamayı tercih ediyor. Âşıklar parayı aldıktan sonra sadece kendilerine harcamıyor, ihtiyacı olan insanlara dağıtıyorlar.

G.E.: Sabaha kadar şehri dolaşıp paraları posta kutularındaki zarflara yerleştiriyor, ödenmesi gereken faturaların kenarlarına falan iliştiriyorlar.

T.T.: İşte bu an bence oyunun romantik anı; en bayıldığım yer.

Bonnie ve Clyde ya da Katil Doğanlar gibi filmlerdekinin aksine, buradaki yasa dışı çift önlerine geleni vurup öldürmek yerine önlerine geleni mutlu ediyorlar.

T.T.: Günümüz insanı için paranın önemini, önemsizliğini daha iyi gösteren bir sahne bilmiyorum.

Aralarındaki o belirsiz durumun gerçek bir ilişkiye dönüştüğü an da bu… 

T.T.: Evet, sadece kendilerini değil başkalarını da düşünmeye başladıkları andan itibaren birbirlerini de farklı bir gözle görmeye başlıyorlar. Âşık oluyorlar.

iki kisilik yaz dot tiyatro egoistokur gulenay borekci brasserie bomonti 3

“İki yalnız insan; biri hevesini kaybetmiş, öteki ışığını” 

Karakterlerinizle ilgili ne söylersiniz? 

T.T.: Ben, “Alelade Bob”u canlandırıyorum. Rock star olmak hayaliyle çıkmış yola ama sadece okuduğu okulda star olabilmiş, sonra da puff diye sönmüş. O artık Dostoyevski okuyarak eğlenmeye çalışan bir kaybeden…

G.E.: Benim canlandırdığım kadınsa bir boşanma avukatı. Avukatların takıldığı bir mekana gidip her gece aynı pahalı şarabı içerek hüzünlenen biri. Evli bir adamla birlikte ama adam onu terk ediyor. Zaten o şekilde tanışıyorlar Bob’la.

T.T.: Biri her şeye hakim olmaya çalışıp debelenirken batıyor, ötekininse hayatı elinden alınmış ve geriye hiçbir şey kalmamış. Biri hevesini kaybetmiş, öteki ışığını… Koskoca bir dünyada yalnızlıktan ölecek gibi oldukları için birbirine tutunan iki çaresiz insanın… Ağır bir hüzün var burada.

Hayatlarında heyecanlı hiçbir şey yok. Her gün bir öncekinin aynısı… 

T.T.: Biliyor musun, eğer İngilizce öğretmeni olarak kalsaydım ve tiyatro hayalimi gerçekleştiremeseydim, muhtemelen Bob’la aynı durumda olacaktım. Şimdi mutluyum, çünkü hayalimi gerçekleştirmenin peşine düştüm. Büyük zorluklar da yaşadım ama şikayet edemem. Çünkü oyunculuk benim başıma gelen bir şey değil, tam tersi bizzat seçtiğim bir şey ve en zorlandığım anlarda bile bu seçimi yaptığım için mutluyum.

“Elini kolunu bağlayan her şeyi bırak; ânı yaşa!” 

Hikayeyi konuştuk ama özünde ne anlatıyor bu oyun? 

G.E.: Özünde insanı iyimserliğe yönlendiren bir mesajı veriyor: “Parayı, maddiyatı, zorunlulukları; hayatında elini kolunu bağlayan her şeyi bırak ve sadece ânı yaşa” diyor.

T.T.: İki Kişilik Yaz için gitar çalmayı öğrendim. Hep istiyordum ama fırsat olmamıştı. Oyunun mesajıyla örtüşüyor bu. “Yaşlandım, yeni bir dil öğrenemem, araba kullanamam, gitar çalamam…” Yok böyle bir şey! İnsan her yaşta her istediğini yapabilir. Ve arzularını gerçekleştiremezse, gelene geçene bakıp deliren birine dönüşmesi an meselesi olur. Bu mesleğin en sevdiğim yanlarından biri, her oyunun sana yeni bir şey öğrenme şansı vermesi.

“Gitar çalmak ne ki, bir oyun için 1,5 yıl boks dersi almıştım”

Tuğrul’a sorayım bunu da, bir tiyatro oyunu için öğrenmek zorunda kaldığın başka ne var? 

T.T.: Gitar çalmak bi şey değil, Supernova için boks yapmayı öğrendim. Bütün kadro 1,5 yıl ders aldık. Hakan Günday’ın Malafa’sı için de kuyumcuların özel jargonunu öğrendik. Her oyunla insanın kendine bir şey katması müthiş. Bunlarsız çok sıradan bir meslek olurdu oyunculuk; “oyna git” mesleği…

G.E.: Bir oyuncunun hayatı derinlemesine yaşaması, yaptığımız her şeyi iyi öğrenmesi şart, yüzeysel olanla yetinemeyiz. Dans etmek, yeni bir dil öğrenmek, flüt çalmak, yeni biriyle tanışıp flörte etmek, hepsi olabilir, fark etmez; ne yaparsanız iyi yapmalısınız. Çünkü hayatta yaptığınız her şey gün gelecek sahnede işinize yarayacak.

iki kisilik yaz dot tiyatro egoistokur tugrul tulek brasserie bomonti

İngilizce öğretmenliğinden oyunculuğa

İkiniz de belli bir yaştan, olgunluktan sonra oyunculuğu seçmişsiniz… Gizem dansçıymış, oyunculuğa geçmiş. Hâlâ dans ediyor tabii oyunlarda. Tuğrul, senin hikayense daha enteresan. İngilizce öğretmeniymişsin…

T.T.: Evet, epey bir süre o işi yaptım. Bir yandan da amatör bir grup kurmuştuk. Derken öğretmenliğin bana göre olmadığını idrak ettim, oyuncu olmalıydım. 26 yaşındaydım ve “Madem bu işi yapacağım, önce eğitimini almalıyım” düşüncesiyle konservatuvar sınavlarına girdim. Yine de profesyonel oyuncu olmam zaman aldı. Askerlik, Eskişehir’den İstanbul’a taşınma derken yıllar geçti. 31 yaşındayken DOT’un audition’ına katıldım.

Geç bir yaş mı bu? 

T.T.: Hayır, hiçbir yaş oyunculuk için geç sayılmaz ama erken de değil tabii. İstanbul gibi büyük bir şehre ilk kez gelen bir oyuncu adayının iyi bir topluluğa katılması, kendini göstermesi bu yaşta daha zor. Şansım DOT gibi bir yerde, Kürklü Merkür gibi bir oyunla başlamak oldu. Zamanla oyun çevirileri ve yönetmenlik de yapmaya başladım.

“DOT’ta kimse kimseye gol atma derdinde değil”

DOT’u bu kadar özel yapan şey ne, nasıl bir topluluksunuz? 

T.T.: Bir aile gibiyiz demek istemiyorum, o fazla klişe bir sözcük olur ama DOT’ta olmak harika. Çok uzun zamandır birçok oyuncu arkadaşımızla yollarımız kesişti ve ayrıldı. Birlikte çalıştığımız arkadaşlardan bazıları kaldı, bazıları gitmeyi tercih etti. Kalanlar hem sanatsal anlamda, hem hayatla ilgili olarak anlaşan insanlar. Yıllar içinde birbirimizi çok iyi tanıdık, artık aynı yerden bakıyor ve hemen hemen aynı dili konuşuyoruz. Bizi ayakta tutan şey, herkesin ekip bilinci taşıması. Tiyatro, kolektif yapılan bir iş. Yani bireysel başarılarımızı değil oyunun başarısını önemsiyoruz. En önemlisi fikirsel olarak özgürüz. Birbirimizi tanıdıkça ve birlikte çalışmayı sürdürdükçe, birlikte iş yapmaktan da, birbirimizin hayatında olmaktan da mutlu olabilen insanlara dönüştük. Bu ekiple çalıştığımda kendimi hep güvende hissediyorum. Biliyorum ki sahnede kimse rol çalmayacak, kimseye gol atılmayacak.

Hiç mi hır gür olmuyor? 

G.E.: Anlaşamadığımız konular oluyor elbette, olmaz mı? Kırılanlar, bozulanlar da oluyor ama bununla yatıp bununla kalkmıyoruz. Çünkü birbirimizi sadece eleştirmiyor, dinleyebiliyoruz da. Bu anlaşmak adına önemli bir adım.

Gülenay Börekçi

Künye

Yazan: David Greig & Gordon McIntyre Yöneten: Serkan Salihoğlu Çeviren: Pınar Töre, Elvin Aydoğdu Oyuncular: Gizem Erdem, Tuğrul Tülek, Özgehan Özturan Sponsor: 1890

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment