Egoist okur

İlk ısırıktan bugüne saadet kitapları

Sıkı bir yemek kitabı okuruyum. Tarif kitaplarından bahsetmiyorum, benim sevdiklerim yemek kültürüne dair kitaplar. Bu leziz görünen tabloyu bozan küçük ayrıntıyı söylemem lazım: İflah olmaz yemek kitabı tutkunu olan ben, söylerken biraz yüzüm kızarıyor ama ne yazık ki yemek yapmayı pek bilmiyorum!

Öte yandan, mutfaktaki yeteneğime övgü beklemiyorum fakat kitap konusundaki tercihlerime güvenebilirsiniz. Hem unutmayalım; nasıl ki yemek yapmanın tek ve doğru bir yolu yoksa, yemek kitabı okumanın da yanlış bir yolu yoktur.

Gülenay Börekçi

“Kahvaltı yapmam şart. Herhangi bir kahvaltı değil, doğru bir kahvaltı. İşte tam bu noktada sorunum başlıyor. Çünkü hangi tadın ne zaman doğru tat olduğunu hiçbir zaman bilemiyorum. Sabahın köründe yanlış bir tat aldığımda da bütün gün bitmiş oluyor artık benim için. Sabahki ilk ısırık doğru değilse, bunu hemen hissediyorum; önce dilimde, sonra boğazımda, ruhumda. Panikliyorum, çünkü biliyorum: ilk ısırığın ikincisi yoktur.” Gabrielle Von Arnim

Saadet kitapları

Geçenlerde ‘Yemek kitabı okurları kaç çeşittir’ konulu bir makaleyi okurken, ‘Benim gibileri tamamen yok saymışlar’ diye üzüldüm. Fakat mutfakla benim kadar alakasız, yemek pişirmek konusunda benim kadar yeteneksiz birini arasalar da bulamazlardı belki de. Sanırım bu konuda rakipsizim!

Makaleye göre, birinci sırada yemek kitabı aldığında paketi açıp içindeki kitabın sayfalarını karıştırmaya başlar başlamaz kanepenin yolunu tutan ve son sayfaya kadar her satırı dikkatle okuyanlar bulunuyormuş. Onlar araya bir telefon konuşması yahut sade bir kahve bile almazmış.

İkinci sırada daha üçüncü tarife varmadan mutfağa koşup ilk tarifin malzemelerini tezgahın üstüne dizmeye başlayan aceleciler varmış. Genellikle daha o akşam yemeğe birilerini davet ederler, yeteneklerini başkalarına da gösterirlermiş.

Üçüncü sırada deneysel takılanlar yer alıyormuş ve bunlar tariflere asla sadık kalamayıp kafalarına göre malzeme ekleyenlermiş. ‘Şunu bulamadım madem, o halde bunu kullanayım, biraz tarçın katarsam daha mı iyi olur acaba’ mantığıyla…

Elinin altında muhakkak sözlük ve benzeri başvuru kaynakları bulunduran ve kitabı neredeyse yüksek lisans tezine hazırlanırmışçasına dikkatle okuyanlar dördüncü sıradaymış. ‘İki eli kanda olsa not tutmayı ihmal etmeyenler’ deniyor onlar için. Törensel tiplermiş; tarifleri seçtikten sonra her ayrıntıyı uzun uzun planlar, o plana da harfiyen uyarlarmış. Yanınızda yörenizde, ‘Hmmm, üç hafta sonra bayram, misafirlere vişneli kek yapayım, yaz tatili için de şu salata tariflerini bir güzel çalışayım’ diyen biri mi var? Tamam işte, ondan bahsediyorum.

Yemek kitaplarını ‘rafta dursun’ diye alan ve sonrasında asla okumayanlar beşinci sırayı hak ediyormuş. Onlar için yemek kitabı denen şey, bir biblodan veya 18’inci yüzyıldan kalma değerli bir vazodan farksızmış. ‘İçi değil dışı’ yahut ‘lezzeti değil güzelliği’ önemli diyeyim, anlayın.

Yemek kitabı okurlarının stilleri, o anki fiziksel ihtiyaçlarına göre de değişebiliyormuş. Mesela çılgınca aç olan biri kitabı okumaya ana yemeklerin anlatıldığı bölümden başlıyormuş. Eğer hafta sonu evde parti varsa, direkt iştah açıcılara geçiliyor, oradan kokteyllere atlanıyormuş.

Instagram yemekçileri konu dışı. Bir de işte dedim ya; benim gibi ‘mutfakta hem bilgisiz hem üşengeç’ olanlara yer yok.

Öte yandan düşünüyorum da, nasıl ki yemek yapmanın tek ve doğru bir yolu yoksa, yemek kitabı okumanın da yanlış bir yolu olmamalı. Yani gönül rahatlığıyla kafamıza göre takılabiliriz.

Yine de hissedebiliyorum: Aras Yayıncılık’dan çıkan “Mükemmel Yemek Kitabı”nda, “İnsanın hayatı yemek ve içmekle kaim olduğu için yemek pişirmeyi öğrenmek herkes için büyük saadettir” diyen Vağinag Pürad kesinlikle haklı olmalı.

DENEME

Büyük romancının mutfaktaki sınavı

Romancı Julian Barnes’ın Guardian’da haftalık bir yemek köşesi vardı. Barnes yemekle ilgisi olan kişilerin gözü kapalı yapacağı yemekleri deniyor, anlatıyordu. Yemek dedim ama aslında ‘haşlanmış yumurta’ gibi herhangi birine çocuk oyuncağı gelecek kolay tarifler bile dahildi… Onun bu basit tarifleri titizlikle, zorlanarak, zaman zaman paniğe kapılarak, zaman zaman başarısızlığa uğrayarak, zaman zaman da ‘Galiba oluyor’ gururuyla yapmasını okumak tatlıydı. Geçen gün Kadıköy’deki Çiya Lokantası’nda yemek yerken Barnes’ın bu yazılardan oluşan kitabını gördüm ve hemen aldım. (Evet Çiya’nın yemekleri kadar, dergileri ve kitapları da nefis.)

Anlaşılan, kendini ‘Tarifbaz’ olarak tanımlayan Barnes’ın tutkusu çok da karmaşık sayılmaz: Sadece lezzetli ama besleyici yiyecekler pişirmek istiyor. Kuralları yok değil tabii: Repertuarını zaman içinde yavaş yavaş genişletmeli, bu arada arkadaşlarını zehirlememeli. İşin kötüsü, hem kendine hem de başkalarına karşı amansız bir eleştirmen olduğu için kendi tariflerini yaratacak yetenekte olmadığının farkında. Arada sırada coşkuya kapılıp sevdiği kimi malzemelerin miktarını artırabilir ama deneysellik cüreti bundan ibaret.

Soruyorsunuz farkındayım: Bu tarifbazı özel ve okumaya değer kılan şey ne peki? Eh, Julian barnes denen adamın olağanüstü dürüstlüğü ve müthiş kalemi elbette. (Mutfaktaki Tarifbaz, Julian Barnes, Çiya Yayınları)

DENEME

İyi Bir Yemek, Tek Başına Yenmeyen Yemektir

Azteklerin, hasadı sırasında bakire kızların evden çıkmasına izin vermedikleri meyve hangisidir? Hangi müzikler iştah açar? NASA’nın uzun uzay uçuşları için en elverişli besinler listesine aldığı tahılın adı nedir? Bir zamanların aristokratları hangi baharatı gümüş kutu içinde yanlarında taşırdı? Hangi meyvenin “ayakları cennette, başı cehennemde”dir? İlk buluşmada uzak durulacak yiyecekler var mıdır? 18. yüzyılda Paris’te açılan ilk çorbacının adı neydi? Her bir çiçeği tek tek elle döllenen nazlı baharat nerede yetişir? Peki “spiritüel dengeyi bozduğu için” Budist rahiplerin tapınaklardan uzak tuttuğu sebzenin adı nedir?

Sorular sayısız. Cevaplarsa, “İyi Bir Yemek Tek Başına Yenmeyen Yemektir” adlı kitapta. Gazeteci yazar Hülya Ekşigil’in “Dilim Gülümsüyo!” adlı kitabını belki bilirsiniz. İşte bu da onun ikincisi. Ekşigil kitapta hem yemeğin ve lezzetin geçmişten günümüze bir tür arkeolojisini yapıyor hem de gerçek olaylar ve anlarla bu yolculuğu çok eğlenceli hale getiriyor. Ona özel 60 yemek tarifi de okura bonus ikramiye.

Bence mutlaka okuyun. Benim görüşümle yetinmezseniz, Hülya Ekşigil’in yemeklerini tadıp da büyülenmemiş kimseyi tanımadığımı söyleyebilirim. Bir dönem birlikte çalışmışlığımız da var onunla; şahane röportajlar yaptığını, yemek yazılarının tadına doyum olmadığını ve elini attığı her işe lezzet kattığını biliyorum. Günün birinde, onun elinden çıkmış bir yemeği tatmak da hayalim… Gerçi kendisi halihazırda çok uzaklarda olduğu için zor görünüyor. Kim bilir, belki bir gün. (İyi Bir Yemek Tek Başına Yenmeyen Yemektir, Hülya Ekşigil, Oğlak Yayıncılık)

ROMAN

Kuzu etli abguşt ve kızarmış filkulakları

Küçük İrlanda kasabası Ballinacroagh’da bilinen gastronomik lezzetler hiçbir zaman handaki et lokantasının basit yemeklerinden öteye geçmemiştir. Fakat güzel Aminpour kardeşler, yani Marjan, Bahar ve Layla kasabaya geldiğinden beri işler biraz değişir. Üç kız kardeş kasabanın tam ortasında Babylon Kafe’yi açar ve konuklarına geleneksel İran yemekleri sunmaya başlar. Çok geçmeden de kasaba halkı taze otların nefasetine, kuzu etli abguştun ve kızarmış filkulaklarının lezzetine müptela olur. Üstelik bütün bu güzel yiyeceklere eski semaverde demlenen yasemin çayının eşlik ettiğini düşünürseniz, hallerinin basbayağı harap olduğunu anlayabilirsiniz.

Elbette kız kardeşlerin yemeklerine müptela olmak şöyle dursun, onlara düşmanca yaklaşanlar da vardır. Orta yaşlı ev kadınları bu üç güzel kızın kocalarını ellerinden alacağından korkuyor, kasabanın kıdemli bar sahibi Babylon Kafe’yi kapatıp yerine bir disko açmak istiyor, onun serseri oğluysa Layla’yı bir türlü aklından çıkaramıyor.

Gizemli baharatlar, güzel yemek tarifleri, ağız sulandıran kokularla dolu, yürekleri ısıtan eğlenceli bir aşk, dostluk ve yemek hikayesi… Ruhun Gıdası Kitaplar’ın “Yemek Kültürüne Kurgusal Bir Bakış” adlı yeni roman dizisinden çıktı. (Nar Çorbası, Marsha Mehran, Ruhun Gıdası Kitaplar)

ROMAN

Ağız sulandıran bir ziyafet

Baş döndürücü ve çarpıcı bir üslupla yaratılmış anarşist bir aşk ve iştah masalı. Ünlü İngiliz şef Owen Wedgwood, “denizlerin korkulu rüyası” diye anılan gizemli kadın korsan Hannah Mabbot tarafından kaçırılıyor. Çılgın Mabbot, Wedgwood’un hayatına karşılık miniminnacık bir şart öne sürüyor: Gemideki az miktarda malzemeyi kullanarak, her pazar birbirinden seçkin ziyafet sofraları hazırlarsa, ölmeyebilecek. Wedgwood bu çılgın kaptanı çayla tütsülenmiş yılan balığı, ananas, muz şırası ve hindiba soslu sülün gibi lezzetlerle memnun etmeye çalışırken, aslında onun da bir kuşatma altında olduğunu fark ediyor. Mabbot’un bütün çılgınlığının bir sebebi, dahası herkesten gizlediği bir planı var…

Flying Rose okyanusta hızla ilerlerken Wedgwood başlangıçta korkudan ödünü patlatan tuhaf yol arkadaşlarına güvenmeyi öğreniyor… Kim onlar derseniz; örgü örmeyi seven heybetli bir dev, kaptanı korumaya yemin etmiş iki dövüş sanatı ustası ve Wedgwood’un hiç sahip olamadığı oğlunun yerine koyduğu işitme engelli kamarot.

“Tarçın ve Barut” için ‘ağız sulandırıcı bir ziyafet’ yorumu yapılmış. O zaman, afiyetle okuyalım. (Tarçın ve Barut, Eli Brown, Ruhun Gıdası Kitaplar)

Gülenay Börekçi

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment