Egoist okur

İllüzyondan kurtulup hayatın aslıyla iyileşmek

İş hayatımızı plazalara, özel hayatımızı sanal dünyaya devredip hastalandığımız dijital çağda aslımıza nasıl geri dönüp iyileşeceğiz? Yüce Zerey, “Fabrika Ayarlarına Dön” adlı kitabında ağlanacak halimize güldürerek bu yaşamsal meseleye bakıyor. Bize illüzyon hapishanelerinden kurtulup hayatın aslıyla iyileşmeyi teklif ediyor.

 Tolga Meriç

yuce zerey fabrika ayarlarina don dogan novus tolga meric

Fabrika ayarlarına dönmek

Yüce Zerey, plazalara hapsolmuş profesyoneller dünyasını yakından tanıyan bir yazar. “The Profesyonel”in ardından gelen ikinci kitabı “Fabrika Ayarlarına Dön”, her şeyden önce bu yakınlığın sahiciliğini taşıyor. Çünkü Zerey, o evrenin uzaktan bakmakla kurulamayacak kendine has dijital diliyle, dışarıdan değil içeriden yazıyor hikâyelerini.

Elbette o plaza hapishanelerine girmemiş, dışarıdan biri de “içeriyi” çok sağlam bir edebiyatla inandırıcı bir biçimde anlatabilir ama Zerey’deki tat, sahiden içeri düşmüş birinin kaleminden çıkmış yazılara duyacağımız o bildik, inanmaya hazır, saf ilgiyi uyandırıyor okurda.

Zerey’in öykü kişileri tanıtılma biçimleriyle de aynı hissin sürmesini sağlıyor. Adlarının yanlarında parantez içinde yaşları veriliyor. Sanki gazetelerin üçüncü sayfa haberlerine konu olmuşlar gibi. Kimliksizleşip çoğullaşıyorlar. Kötü işlere bulaşmışlar gibi bir hava esiyor o parantezlerin içinde. Ya da kötülerin kurbanı olmuşlar gibi.

Öyküleri okudukça, ortada gerçekten de kötüye doğru bir gidişatın var olduğunu ve bunun plazaları yuva edinmiş mesleklerden, çalışma biçimlerinden, kariyer saplantılarından, hırslardan ya da kölece boyun eğişlerden doğduğunu görüyoruz.

Yeliz (32) telekomünikasyon sektöründe bölüm yöneticisi mesela. Şimal (35) tıbbi görüntüleme malzemeleri satan çokuluslu bir kurumda insan kaynakları müdürü. Çağatay (34) hatırı sayılır bir bankada portföy yönetmeni. Yelda (29) sağlık sektörüne odaklanmış bir etkinlik ajansında müşteri temsilcisi. Agâh (33–bekâr) kreatif direktör. İsmet (35, bekâr) yerli yabancı kalantor müşterilere hizmet veren bir reklam ajansında müşteri ilişkileri direktörü…

Bu insanların hemen hepsi “profesyonel” dünyanın yarattığı hasta edici bir illüzyonda yaşıyorlar. Bu illüzyon, onları gerçek hayattan ve kendi gerçekliklerinden koparıyor. Dijital ya da sanal hayatın, internet bağımlısı herkese yaptığının aynısını profesyonel hayat yapıyor onlara. İşleri bütün hayatları olmaya başladığında, hayatın kendisi kaymaya başlıyor ellerinden. Klostrofobik plazalar ve esir edici profesyonellik anlayışları yüzünden oksijensiz kalıp boğulmaya, yaşayamaz hale gele başlıyorlar.

Kimisini, aşk acısından kaçmak için kendini profesyonel dünyaya vurmuşken, “profesyonel aşk” çarpıyor. Bir ürünün reklamının nasıl tutacağını bilen profesyonel dünya, bir aşkın mayasının karşı tarafta nasıl tutacağını da biliyor elbette ve oyunu kuralına göre oynayıp kepenklerini aşka indirmiş bir kadının yelkenlerini suya indirecek pazarlama tekniklerini devreye sokuyor. Karşı tarafa aşkı pazarlayıp satıyor. Sonra da bu zalimane satışından zalimce zevk alıyor. “Müşteri”sine aşkı nasıl kakaladığıyla övünürken yakalanıyor ve aşkın alıcısı enayiliğinin açtığı yol ayrımında buluyor kendini.

Kimisi, profesyonel dünyanın illüzyonundan çocuğunun ölüm haberiyle sıyrılmak zorunda kalıyor. O kör edici illüzyonda kendisine ulaştırılan hastalık haberinin ciddiyetini algılayamıyor bile ve kendisini çocuğunun cenazesinde buluyor.

Bir başkası, her şeyini kotardığı projenin sunumunu arsız takım arkadaşına kaptırarak yiyor profesyonel dünyanın tokadını. Diğeri, ölüsünü dirilttiği şirketin patronu olan arkadaşından annesinin hastane masrafı için avans istediğinde anlıyor nasıl bir dünyanın içinde sömürülüp gittiğini. Öteki, onca alternatif denemeye rağmen bir türlü çıkamadığı depresyondan çocukluğundaki mahalle kahramanıyla karşılaşınca kurtuluyor…

Şunlar da var: Profesyonel dünyanın üyelerinin çoğu, kapıldıkları illüzyon nedeniyle, plazada 23 liraya makarna beğenmezken “ticket”ları akşam yemeğine yetmediğinde köfte ekmeğe talim eden zavallılardan oluşuyor. Aralarında, ezildikten sonra ezmeyi seçenler, salça ekmeğe özlem duyan erkekler, annesinin acı biber salçasını hatırlayarak gözyaşı döken kadınlar da var. Çareyi köfteci açmak gibi, hakiki çay-kahvaltı satmak gibi alın teriyle “gerçek bir iş” yapmakta bulanlar da…

Bu iflas noktalarında Yüce Zerey’in önerisi, kitabın adından da anlaşılacağı gibi, fabrika ayarlarına dönmek. Sadece bu dijital metafor bile, dışarıdan değil de içeriden yazmanın ayrımını belirlemek için yeterli aslında.

Ve tabii, tam burada, şunlar da haklı sorular olabilir: Gerçek hayatı elimizden alan sanal hayatın ve insanı insanlıktan çıkaran iş dünyası illüzyonlarının çaresi olarak nasıl olur da “fabrika ayarlarına dönmek” gibi dijital bir metafordan medet umulabilir? Böyle dillendirilmiş bir öneri, ne kadar ciddiye alınabilir? Romantiklikten ne kadar kurtulabilir? Ya da ne kadar işler?

Elbette, hiçbir kitabın ya da tek bir kitabın bizi kendi gerçeğimize ya da hayatın aslına döndürmesini bekleyemeyiz. Hele konu sanal dünya ve profesyonel yaşamın bu konudaki dehasıysa, hiçten umamayız bunu.

Fakat yazının başlarında da söylediğimiz gibi, eğer bu öneri dışarıdan bakan birinin değil de, içeri düşmüş birinin elinden çıkmışsa, üstelik ağlanacak halimize yer yer ağlatıp yer yer de güldürüyorsa, kitapta adı geçen çoğu mesleğin tam olarak ne olduğunu bilmiyorken bile plaza kurbanlığını dijital bağımlılık kurbanlığımıza uzak bulmuyorsak, en azından metin düzeyinde meseleye hakkı verilmiş demektir.

Yüce Zerey’in “Fabrika Ayarlarına Dön” adlı kitabı, illüzyon hapishanelerinden kurtulup özgürce oksijen almaya ve hayatın aslıyla iyileşmeye çağırıyor okuru.

Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment