Egoist okur

İnci Aral: “Bazı erkekler boyalı kuş gibi çekicidir”

İnci Aral ‘Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkardığı Şarkını Söylediğin Zaman’da yarım kalan hüzünlü bir aşk hikayesi anlatıyor. Şarkını söylediğin zaman aşkın çarpıcı hallerini anlatırken kadın, erkek ilişkilerine dair sorulara cevap veriyor ve sanki kapanması hiç mümkün değilmiş gibi görünen aşk yaralarına merhem olunuşuna tanıklık ediyor.

Sibel Ateş Yengin

inci aral boyali kus kirmizi kedi 1

İnci Aral: “Bazı erkekler boyalı kuş gibi çekicidir”

Hani gerçekten bazı filmleri izlerken ve bazı romanları okurken hiç bitmesin istersiniz. Hatta hikayenin bitişinden sonraki gelişmeleri de merak edersiniz ya. İşte içinden şarkılar geçen bu roman tam da size bu duyguları hissettiriyor… Ve İnci Aral yeni kitabında tamamlanamamış hüzünlü bir aşk hikayesiyle birlikte yıllar sonra yine yeniden aşkın o büyülü dünyasına adım atan bir adam ve bir kadını anlatıyor. 80’lerde başlayan hikaye büyük bir sürprizle günümüze de taşınıyor. İnci Aral’ın da deyimiyle ‘sığınılacak bir liman gibi adam’ Cihan, yıllar sonra genç bir kadına âşık olur. İşte sürpriz de burada başlar. Âşık olunan genç kadın bir zamanlar Cihan’ın tutkuyla bağlı olduğu Deniz’in kızıdır… Cihan’ın tamamlanamamış aşk duygusu artık bir başka kadında vücut bulacaktır… Biz de romanın hikayesinden yola çıkarak kadın erkek ilişkilerini, neden bizi baştan üzeceği belli olan adamlara âşık olduğumuzu, âşık olunan kişiyi mi yoksa aşkın kendisini mi unutamadığımızı konuştuk.

Bu romanı yazmanıza sebep olan ilk cümle neydi?

Bir cümleden çok fikir olarak ortaya çıkıyor bende roman düşüncesi. Bu düşünceler de birdenbire görünmüyor ve çok uzun süreç geçiriyor. Örneğin bu hikayeyi en az yirmi yıldır yazacağımı biliyordum ve bununla ilgili belgeler toplamıştım. Bütün romanlarımda uzun bekleme ve hazırlanma süreci var. Sonra birdenbire nasıl ve neden olduğunu bilmeden zamanı geliyor ve şimdi sırasıdır diyorum.

Romanlarınızda anlattığınız aşklara şahit olurken gerçek hayatta ikili ilişkilere dair cevap bulamamış sorular cevaplanıyor sanki…

İkili ilişkilerdeki uyumsuzlukları, çatlakları, kadınla erkek arasındaki çatışmaları ve duyguları bu ülkeye dair bir hikaye içinde irdeliyorum. Edebiyatın temel konularından biri de aşk ve insan hallerini sergileme açısından da aşk duygusunun içinde büyük bir zenginlik var. Aşk, bir insanın gösterebileceği en yüksek performans ve en büyük insanlık deneyimlerinden biridir. O çalkantılı ruh halleri, o saplantılar bir romancı için yazılmaya müsait çok zengin bir kaynak.

Günümüzde de Deniz karakteri gibi gönlü uçuşan, uysal olmayan, sevilmek ve sevmek isterken kendini sevebilecek adamı yok eden ve birtakım duyguların arasında sıkışıp kalmış birçok kadın var…

Gönlü uçuşan… Çok güzel, evet. Kadınlar sevmeyi istiyor ama erkekler de çok kötü. Günümüzde kadının istemesi de yetmiyor ki. Erkekler çok vefasız oldu artık. Deniz de evlendiği kişiyle hüsrana uğruyor. Küçük burjuva bir aileden gelen bir kız Deniz ve ilişkide olduğu erkeklerse daha halktan tipler. Mesela Yüksel’le yaşadığı o hücre evine dayanamıyor, daha düzgün ve perdeleri olan bir ev istiyor. Öyle yetişmiş çünkü. Gördüğü, duyduğu, okuduğu şeylerden de etkilenmiş olsa da tam olarak kendisini oluşturabilmiş bir tip değil. Sağa sola kayan, arada kalmış biri… .

“Hayat hayallerin sınırını aşar”

Cihan’ın âşık olduğu Ayşe’nin yıllar önce yine çok âşık olduğu Deniz’in kızı olduğunu öğrendiğimde büyük bir şok yaşadım. Buradan yola çıkarak sormak istiyorum. Hayaller mi hayatın sınırlarını aşar yoksa hayat mı hayallerin sınırını aşar? Bu sizin tanık olduğunuz bir hikaye miydi?

Kurguladım tabii ki. Romanın akışı bunu getirdi. Bence hayat hayallerin sınırlarını aşıyor. Bazen “bu da ne kadar uydurma, olamaz” dediğiniz şeyler hayatta fazlasıyla karşılaşabileceğiniz durumlar oluyor. Hayatın içindeki hikayelerin bir romancının hayal sınırlarını aşmış olmasına hayret ediyorum. Burada da romanın iç mantığı olduğu kadar teknik olan şeyler de var. Yaşanmış ya da yaşanamamış ama yarım kalmış bir aşk vardı. Bu meseleyi günümüze taşıma problemi üzerine çok düşündüm. Hikayeyi sürdürecek ve birinci hikayeye paralel akacak başka bir şey gerekiyordu bana. Dolayısıyla hem bu art düşünce hem de metin beni buna götürdü. O zaman hikaye bir bütünlük kazanacaktı.

Ayşe âşık olduğu Cihan’ın bir zamanlar aynı tutkuyla annesini sevmiş olduğunu öğrenince neden vazgeçmiyor üstelik kendinden yaşça büyük aşkından?

Eksik kalmış bir şeyi tamamlıyor. Soner gibi erkeklerin elinden geçtikten sonra daha anlamlı, daha sevecen, kendisini daha çok anlayacak ipuçları buluyor Cihan’da. Kaybolmuş bir neslin adamı Cihan. Bir tanıdığım “Kadınlar o kadar çok hırpalanıyorlar ki. Erkekler çok hoyrat. Kadınlar sevgi, aşk, sadakat arıyorlar bunların hiçbirini bulamıyorlar. Ellerindeki erkeği kaçırmamak için de o kadar çok şeye katlanıyorlar ki” diyor. Böyle bir dünyada Soner gibi kaba adamlar olunca da bu ilişkide yaş artık önemini kaybediyor. Cihan bir kadının sığınacağı liman. O ilişkide bir yakınlık, bir sıcaklık ve geçmişten gelen bir tanışıklık var ve bu da çok güvenilir bir şey.

“Yaşı ne olursa olsun insanın kalbi değişmiyordu” diyorsunuz. Cihan açısından bakarsak aşkın şiddeti her yaşta aynımıdır?

Aşkın şiddeti de insanın kendi derinliğiyle ve bütün duyguları hangi şiddette yaşadığıyla ilgili aslında. O tatlı heyecanı 60 yaşında olsanız bile yine hissedersiniz. Aşk duygusu geçmez ki. Hatırlanır tekrar. O çocuksuluk, o acemilik, o sakarlık, o kendinden vazgeçme hali yani aşk yaş, baş, zaman dinlemez. Birdenbire havaileşirsiniz. Bazı insanlar aşkını çok sessiz kendi kendine yaşar. Bazıları ortalığı velveleye verir. Tabii ki 60 yaşında çılgınlığa kapılan, evini, çocuğunu bırakıp bir kadının ya da adamın peşinden giden bir sürü insan görüyoruz. Bu noktada da işte sorduğunuz gibi hayat hayallerin sınırını aşıyor.

Çoğu kadın gizemli, sözde güçlü erkeklerin peşinde koşuyor ve önünde sonunda hayal kırıklığı yaşıyor Deniz gibi. Asıl istediğimiz Cihan gibi birinin sevgisiyken neden biz gidip de olmayacak aşkların peşinden koşuyoruz?

Çok basit. Çünkü onlar çekicidir. O adamlar böyle duygulara açık kadınları büyüler. O adamlarda bir kadını hayal kırıklığına uğratacak her şey vardır ama bile bile ona gidersiniz çünkü çok caziptir. Öbürleri vefalı, sevgi dolu, anlayışlı olur ama gösterişleri yoktur.

Ben bunlara celladına âşık kadınlar diyorum…

Bütün kadınlar kendilerini hayal kırıklığına uğratacak erkeklere âşık olur. Bunlar boyalı kuş gibi çok çekicidir. Ağızları laf yapar, görünüşleri başkadır. Cool bir tavırları vardır. Orada dediğiniz gibi bir gizem, bir macera vaadi var. Onun cazibesine kapılıp bir maceraya girebilirsin ama öbürüyle bellidir, sıradandır

“Aşk bağışıklık kazanılması olanaksız bir duygudur”

“İlk aşkın üzerinden zaman geçmez” derken ilk aşk unutulmaz mı demek istediniz?

O ilk aşk deneyimi, o tatlı duygu insanın içinde bir yerde kalır. Âşık olunan sevgili değil ama o ilk aşkın duygusu, izi kalır. Başrolde olan aşktır, kişi değil. O ilk sevgiliyi lanetleyebilirsiniz, çok kötü biri de olmuş olabilir ama ona âşık olduğunuz anları, günleri, onun peşinde koştuğunuz zamanları hatırlarsınız. Aşk bağışıklık kazanılması olanaksız bir duygudur. Aynı hataları yapıp aynı yanlışlara düşersiniz. Her aşk hüsranla biter. Aşk zaten uzun sürmez ki. Kalan o güzel duygudur. O yüzden yeniden âşık olmak isteriz.

O zaman bize acı veren bir aşkı unutmanın tek çaresi de yeniden âşık olmak…

Hep söylerim. Bir aşkın panzehiri yeni bir aşktır. Kötü olan aşkların günümüzde çok kısa sürüyor olması. Ve o kadar yorucu bir duygu ki aşk.

En çok da erkekler kaçıyor aşktan ve âşık olmaktan?

Sorumluluk üstlenmek istemiyor çünkü. Öyle bir bencilleşme çağı yaşıyoruz. Özel alanları korumak istiyoruz.

“Bazı erkeklerle maceraya atılır bazılarıyla dost oluruz”

Deniz Cihan’ın aşkına karşılık vermeyerek daha doğrusu sürdürmek istemeyerek belki de hiç bozulmadan kalmasını istediği bir ilişkiyi korumak istiyordu ki bazı kadınlar bunu hep yapar. Serserilik yapacağı bir adam diğer tarafta da sığınacak bir liman…

Mumyalayıp kaldırmak gibi… Güvenilir bir dost olmasını istedi Cihan’dan. Yüksel’le maceraya atılırken de, başı sıkıştığında da onu bir tarafta tutmak istiyordu. Kadınlar böyle yakın bir dost istiyor ki bu da genellikle erkekler oluyor. Çünkü kadınların rekabeti beni her zaman korkutmuştur. Kadınlar bazen birbirlerine karşı çok acımasız olabiliyor. Tabii çok güzel kadın dostlukları da var ama Cihan gibi erkekler de güvenilir adamlar. Bir erkeğe anlatmak bir kadına anlatmaktan daha tatmin edici bir duygudur. Sanki bir kadının anlayamayacağı şeyleri bir erkek anlayabilirmiş gibi oluyor. Böylesi ilişkilerde de ne olursa olsun geri planda bir flört tadı da vardır.

“Yazmasam mutsuz olurdum”

“Küçük gönül kaymaları insana yazma gücü veriyor ve yaratıcılığı artırıyor” diyor Cihan. Size yazma gücü veren ve yaratıcılığınızı artıran nedir?

Yazmasam çok mutsuz olurum. İşim bu. Başka hiçbir şeyden bu kadar çok zevk almıyorum. Hiçbir şeyle bu kadar çok oyalanamıyorum. Yazmak hayatıma anlam katıyor. Âşık olduğum zaman da çok yazamadım. Akılla, fikirle yazan biriyim. Aynı şekilde yazarken alkol de alamam. Uykumu almış ve son derece zinde olmalıyım. Aşk bir sarhoşluksa onu doya doya yaşarım ama sonradan muhteşem bir şekilde yazarım. Hep böyle oldu. O arada notlar alırdım, mektuplar yazardım. Yazma sürecinde o sıcaklığı içimde duyarak uzaktan bakarak yazabiliyorum.

Çalınmış çocukluğunun hırsını taşıyordu… Siz de çocukluğunuzun çalındığını düşünür müsünüz?

Babam beyin kanaması geçirmişti ve annem de çok hastaydı. Onları anlıyorum ve hiç suçlamadım. Çocukluğumu çaldıklar gibi bir duyguya sahip olmadım. Bu hayatın getirdiği bir şey. Bununla baş etmeyi öğrendim. Yazma çabamın kökeninde belki bu da vardır. Bir terapi gibiydi yazmak. Tabii ki çok yaralar aldım, benim de bunalımlı dönemlerim oldu ama terapiye gitmedim. Zaten yazarak yaralarınızdan kurtuluyorsunuz.

Sibel Ateş Yengin

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment