Egoist okur

İnci Aral röportajı: “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”

İnci Aral yeni kitabı “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”ndaki yazılarıyla bir ülkenin haritasını çıkarıyor ve önümüze vicdan, adalet, sanat-edebiyat, doğa ve insan resimleri bırakıyor. İnci Aral’la Tolga Meriç konuştu…

Gülenay Börekçi

İnci Aral’dan “Nar Ağrısı” sorusu: AŞK ÖLÜYOR MU?

kan gunleri nar agrisi inci aral kirmizi kedi egoistokur

Tolga Meriç’ten İnci Aral röportajı

“Bir dönemin acısını, ağrısını hatırlamak ve nelerden geçtiğimizi görmek için…”

Roman, bütün edebiyatseverler için en büyük ortak tutku herhalde. Öykü, romana geçiş basamağı sayıldığı zamanlardan tutun da, romandan çok daha zor olduğunun kabulüne kadar, bu tutkuyu yıllarca sorgulatmayı başardı. Fakat metin, hep üvey evlat muamelesi gördü. Hem okur katında hem de yayınevlerinde. Kim bilir, yayınevleri metin kitaplarına kâr açısından yaklaşırken, belki alçakgönüllü bütçelerle idare etmek zorunda kalan okur da metin kitaplarına bir türlü yeterince pay ayıramadı. Bir sürü nedenle, metin kitaplarına duyulan sevginin, okuru tarafından bile idrak edilmesi, romana ve öyküye göre daha çok zaman aldı.

Benim mesela, “Sevgili” ya da “Mavi Gözler Siyah Saçlar” dururken, Duras’ın “Somut Yaşam”ını “en sevdiğim kitaplar” listeme eklemem haksız bir zaman aldı. O kitabı yıllar içinde dönüp dönüp okuduğumu fark edince, metni roman ya da öykünün yanında ikinci plana attığımı anladım. Aynı şeyi Tomris Uyar’ın günceleri için de söyleyebilirim. Ama sonra tabii, deneyim kazandıkça, iyi bir metin kitabına aslında ne kadar bağlı olduğumu, onların beni yıllarca mutlu ettiğini de anladım.

Benim en değer verdiğim metin kitaplarına ilişkin ölçüm basit: “Sanatçı kitabı” olmaları gerekiyor. Belki biraz “yazarlar için yazılmış kitaplar” seviyesine de çıkmaları gerekiyor. Bu seviye bana, yine yalın biçimde, edebiyatı gerçekten duyumsatmayı ve yaşatmayı anlatıyor. İşte, İnci Aral’ın “Kan Günleri ve Nar Ağrısı” adlı metinler kitabı, okur okumaz benim için o büyük kitapların arasına girdi. Heyecanımı da bir söyleşiyle devam ettirmek istedim…

“Kan Günleri ve Nar Ağrısı”nı okurken, metinlerden oluşan bir kitaba bütünlük duygusunu katan asıl şeyin yazarın tutarlılığı olduğunu sezdim. Edebi tavır, hayata bakış ve siyasi bilinç tutarlılığı.

Söz ettiğiniz tutarlılık düşünsel, kültürel birikimle birlikte derin bir kavrayış, gözlem gücü, neden sonuç ilişkileri kurabilme, yaşanmışlık ve deneyim gerektiriyor. Siyasi bunalım ve çalkantıların, büyük sorunların, yoksunluk, umut-umutsuzluk sarmalında birikip duran acı ve açmazların her an göz önünde yaşandığı bir toplumda, uzun zamandır insanı, insan hallerini anlatan bir edebiyatçıyım. Öykülerimi romanlarımı yazarken ülkeme ve insanıma önyargıyla bakmak yerine anlamaya çalıştım ve borçluluk duydum. Siyasi gelişmelerin gündelik yaşama yansımalarını yakından izledim ve her zaman bireyselden toplumsala uzanan sorunlardan yola çıktım. Başkalarının da soruları olan sorulara eğildim. Bu kişisel tavra ödünsüz bir yazarlık vicdanı ve insan sevgisi de katmak olgunluğa -tutarlılığa- ulaşmakta işimi kolaylaştırmış olabilir.

Okur karşısına metinlerle çıkmanın riskleri nelerdir? Mesela ben iyi bir metinler kitabı okuduktan sonra şunu hissedince seviniyorum: “Yazar kendini ve beni daha önce romanlarında ve öykülerinde kandırmamış.” Buna artık sadece yazarın tutarlığı girmiyor: Metinlerinde, sevdiğiniz bir yazarı renksiz, sığ, duygusuz, yavan, hatta edebiyat dışı bulma riskleri de devreye giriyor.

Bu tür kısa güncel yazı ya da deneme tadında metinler, yazarın yaklaşım ve kişiliğine bağlı olarak belli riskler taşıyabilirler. İyi bir romancı ya da öykücü etkili ve derli toplu yazılar yazamayabilir. Burada asıl risk bilgiçlik ve kibirdir. Okura tepeden bakan, sözü dolandırarak anlaşılmaz hale getiren, derinlik katayım derken “edebiyat yapma” hevesi gösteren yazarlar vardır ki sıkıcı ve iticidirler. Gerçekte çalıya dolanan yalın sözü hor görmektir. Düşüncenin arkası boş ya da dünya görüşü yeterince net olmadığında zor anlaşılırlığın ardına saklananlar da çıkabilir. İkinci risk, kitle kültürüne seslenip çok okunmayı seçerek düzey düşürmektir. Suya sabuna dokunmadan, bir gazete, TV, dergi köşesine kurulup dolgun bir aylıkla durumu idare eden edebiyatçı sayısı az değildir. İşte o zaman “renksiz, sığ, duygusuz, yavan, edebiyat dışı…” olmak kaçınılmazdır. Şunu belirtmek isterim; ben bu kitaptaki yazıları yazdığım iki buçuk yıllık süreçte başka hiçbir şey yapamadım, yeni bir roman ya da öyküler yazamadım. Çünkü her yazı için aşırı titizlendim. Beni rahatsız eden, üzen ya da paylaşma gereği duyduğum her şeyi dertlenerek yazıya döktüm. Diyeceklerimi en yoğun, en kısa ama etkili biçimde söylemek için her bir sözcük üzerinde düşündüm, her yazıyı defalarca elden geçirdim. Bu arada hata yapmaktan, okura yanlış mesajlar vermekten, hatta onları sıkmaktan özenle sakındım.

Peki, hazlar? Bir yazar için öykü ya da roman yazmaktan alınan hazlarla, metin yazmaktan alınan hazlar arasında farklılıklar var mıdır?

Başlangıçta zevkli olmayacak, bir görev gibi yaşayacağım sanıyordum. Sürdürmekte zorlanır sıkılırım diye düşünüyordum ama ilk birkaç yazıdan sonra zevkle, coşkuyla sürdürdüm. Başlarken kapıldığım yersiz bir heyecanmış çünkü bir yazar olarak sayısız dergide yazılar yazmış, toplantı konuşmaları kaleme almış, birçok yerde düşüncelerimi, görüşlerimi aktarma deneyimine sahip olmuştum. Ayrıca edebiyat üzerine metinlerimin yer aldığı “Anlar İzler Tutkular” ve “Yazma Büyüsü” adlarında iki de kitabım vardı. Sorunuza gelirsek, yazıyla uğraşmanın, sözcüklerle içli dışlı olmanın hazzı kırk yıldır yazan biri için pek değişmiyor. Yine de bir roman büyük bir kurgu, büyük bir hayal ve kendi beyninizin içindeki bir hayatta kaybolup çıkış yolunu arayıp bulma heyecanıdır. Kısa günlük yazılar ise somut bir dünyanın bilinir bilinmez sokaklarında hava alma gezintilerine benzer.

“Kan Günleri ve Nar Ağrısı”nda, günümüz edebiyatında her geçen yıl daha fazla özlemini çektiğimiz başkaldırıyla da karşılaştım. Başkaldırı, edebiyatın neresinde durur?

Başkaldırı edebiyatın kalbinde durur. Hep söylediğim gibi edebiyat gücünü karşı olmaktan alır. Karşı olmayan, doğruyu söyleyemeyen, yalana tavır almayan, güçle uzlaşmış, ona taraf olmuş yazı eğlencelikten öteye geçemez, kalıcı olamaz. Edebiyat boyun eğmeyi sevmez. Çünkü dünyayı değiştirmeyi amaçlar. Burada ince bir çizgi var tabii. Her durumda söylemek istediklerinizi söylemenin yolunu yöntemini bilmelisiniz. Kaba saba, slogancı, kör parmağım gözüne söylemler edebiyata dâhil olamaz.

“Kan Günleri ve Nar Ağrısı” eserlerinizle nasıl bir ilişki içinde olacak sizce?

“Kan Günleri ve Nar Ağrısı”, yazarlık sürecimde benim çok önemsediğim bir çalışma. Çünkü bu kitap şimdiye kadar yazdıklarımı daha önemlisi benim yazar kimliğimi tamamlayacak. Beni bana bile anlatan, dünyamı, var oluşumu, inadımı açıklayan, düşüncelerimi, inançlarımı, insana, siyasete, edebiyata bakışımı yansıtan farklı bir toplam olduğu için heyecanım yoğun. Okurlarıma bir edebiyatçı olarak durduğum yeri, seçimlerimi ve hayal kırıklıklarımı olanca yalınlığı ile anlatacak bir rehber gibi görüyorum onu. Burada roman ve öykülerinden tanıyıp bildikleri, sevdikleri bir yazardan başka biri yok. Diliyle, duyarlığıyla anlatımıyla yine onu bulacaklar ama değişik alanlara akan görüşleriyle de tanışacaklar. Bununla birlikte hayata dair çok şey de öğrenecekler. Yaşadığımız şu sığlaşma döneminde umarım okunan sevilen sahip çıkılan bir kitap olur.

Size yıllarca eşlik etmiş, önerebileceğiniz metin kitaplarıyla nasıl yaşadınız?

On sekiz yirmi yaşlarımda Montaigne’nin denemelerini okudum, büyülendim, neredeyse ezberledim. Sonra, Yunan klasik filozoflarını, Camus, Sartre ve diğer varoluşçuların felsefi metinlerini, mektuplarını elden geçirdim. Andre Gide’i de çok sevdim. “Dünya Nimetleri” bir dönem rehberim oldu. Roman, öykü bir yana bu tür kitaplar insanın ufkunu genişletir, derin izler bırakırlar. Ben dünya görüşümü biraz da böyle edindim. Başkaldırmayı, dik durmayı böyle öğrendim. Günümüzde de çok sevdiğim yazarlar var. Baudrillard’daki edebi tatlara bayılıyorum örneğin. Ne var ki elli yıllık bir kitap kurdunun hayatına kattığı bu tür yazarları ve kitapları bir çırpıda hatırlaması kolay değil. Gayret etsem bile çok uzun bir liste oluşturur. Yanıtı biraz da “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”nda bulunabilir. Orada sevdiğim ya da ilgiye değer bulduğum pek çok yazar ve kitaptan söz ediyorum zaten. Bunlar Sofiya Tolstoy’dan Canetti’ye bilinmeyen özel hayatlarıyla görünüp geçiyorlar.

Okurunuz “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”yla nasıl yaşarsa mutlu olursunuz?

Kitabı basılmadan önce okuyanlar tek okumayla yetinmeyip ikinci kez okudular. Genel görüş sürekli el altında bulunacak, bıkmadan zevkle okunacak bir kitap olduğu. Doğrusu ben de ne zaman elime alsam ben yazmamışım gibi, herhangi bir yazıyı ayaküstü okuyup bitiriyorum. Okurlarım da böyle yaşasınlar; başucu kitapları olsun, kalıcı olsun isterim. İlerde, bu kan günleri geçip barış ve huzur gelirse, bizim sokağımızda da bayram olup ülkemiz güzel günler görürse bir dönemin acısını, ağrısını hatırlamak ve nelerden geçtiğimizi görmek için de belge olsun.

Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment