Egoist okur

İnci Aral’dan “Nar Ağrısı” sorusu: AŞK ÖLÜYOR MU?

Yolculuklar sadece uzak diyarlara yapılmaz; insan geçmişindeki anları, kafasını kurcalayan soruları, okuduğu kitapları ve şahit olduğu irili ufaklı hadiseleri de ziyaret edebilir… Bu öteki yolculuklardan geriye zihinde varlığını, canlılığını hep sürdürecek olan soyut fotoğraflar, yani anlar kalır. İşte İnci Aral, yeni kitabı “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”nda bu soyut fotoğrafları kelimelere döküyor. Şöyle de denebilir: Aral bu kez memleketin, dünyanın dört bir köşesini gezip dolaştıktan sonra önümüze bir harita bırakıyor, bir de vicdan, adalet, sanat, edebiyat, aşk, ilişkiler, doğa ve insan resimleri.

Aral, şöyle anlatıyor o resimlere mükemmel bir şekilde yansımış ruh halini: “Yolculuklarım insana duyduğum sevgiyi merhametle karışık bir borçluluğa dönüştürdü. Tekerlek seslerine eşlik eden bebek ağlamaları, camlardaki TCDD damgaları aidiyet duygumu pekiştirdi. Bu ülkede doğmuş olduğum için çaresiz bir kederle birlikte coşkulu bir sevinç de duydum. Maraş’ın pamuk tarlalarındaki işçi çadırları. Kar altındaki Konya Ovası. Dolunayda ışıldayan kıraç tepeler. Çarşamba’nın ortasından akıp giden Yeşilırmak. Harran Ovası’nın o görkemli, havadan görünümü. Mersin’in portakal bahçeleri, Bolu’nun sonbahar ormanları… Bütün gündoğumları. Limanlar. Rüzgârda balık ağları. Sonra o mağrur dağlar. Suskun, görmüş geçirmiş kızıl, kara çileli topraklar ki kalbimi kaptırmış olduğumdan ben de o çilenin gönüllü bir parçasıyım artık…”

Malum, “Ağda zamanı”, “Sevginin Eşsiz Kışı”, “Gölgede 40 Derece”, “Uykusuzlar”, “Mor”, “Taş ve Ten”, “Unutmak” gibi kitapların yazarı İnci Aral ne yazsa okurum. Yazıları da buna dahil. “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”nı tavsiye ederim.

Gülenay Börekçi

İnci Aral röportajı: “Kan Günleri ve Nar Ağrısı”

inci aral kırmızı kedi kan gunleri nar agrisi

Soldaki fotoğraf bu adresten alındı. sağdaki illüstrasyonun ise adresi şurada.

Aşk ölüyor mu?

Geçen hafta boşanmaların çığ gibi arttığı haberi vardı gazetelerde. Yakınım olan bir genç kadınla konuşuyoruz. Birkaç yıl önce boşandı, çalışıyor, küçük kızını annesinin yardımıyla büyütmeye çalışıyor ve başlangıçta yaşadığı güçlükleri aşmış görünüyor. Çevresindeki eğitimli genç kadınların aşk, vefa ve sadakat bulamadıklarını, arayışlarının hep hüsranla bittiğini ve gel geç ilişkilerden bunaldıklarını anlatıyor. Yaşıtlarının çoğu gibi aşk yerine ilişki sözcüğünü kullanması dikkat çekici. Aşk bir hayal, özlenen ama ender bulunan bir olgu artık. Birçok kimse bir başkasının sorumluluğunu sevgiyle, içtenlikle üstlenmek, gelecek sözü vermek istemiyor. Birlikteliklere bencillik egemen. Oysa aşk bir insanla bir gelecek tasarlamaktır.

Yakınım, çevresindeki kadınların erkeğini elde tutmak için fazlasıyla özveride bulunmak zorunda kaldıklarını söylüyor. Mutlu olmasalar da yalnız kalmaktan, boşanmaktan ve konumlarını kaybetmekten korkuyorlar ve birçoğu, erkeğin sadakatsizliğine, kayıtsızlık ve hayatı paylaşma tembelliğine razı oluyor.

Sadakat, kişinin birlikte olduğu insana verdiği önem ve değerle, duygusal eğitimle ve seçtiği yaşam biçimiyle yakından ilgili. Kadınlarsa aileyi korumak ve sürdürmekte daha verici ve cömert. Öte yandan özgür kadın yalnızlığı daha yoğun yaşıyor. Her iki cins için de günümüzün duygu yoksunu hızlı ilişkileri doyurucu olamıyor. Sürekli yenilik arayan ruhlar boş, yaralı. Çünkü seçici davranılmadığında özgür cinsellik sürüklenme durumuna kayıyor ve bir süre sonra insanı yorup hırpalamaya başlıyor.

Kadınların çoğu hâlâ, bir erkeğe sonsuza kadar bağlanarak küçük aile mutluluklarıyla yetinebileceklerini sanıyor, ama er geç düş kırıklığına uğruyorlar. Çünkü yetenek ve donanımı olmayan insan özgür olamıyor. Ayrıca özgürlük farkındalık ve bilinçle yaşanabilirse değerli ve güzeldir. Cinsellik muhteşem olabilir, ama özgürlük tek başına bedenle ilişkisi içine sıkıştırılmışsa özellikle erkekten daha duygusal olan kadın için büyük bir yanılsamaya, tuzağa dönüşebilir.

Sadakatsizlik eskiden daha gizli kapaklı yaşanıyordu ve kadın için namus sorunu sayılırken erkeğe belli ölçüde hak görülebiliyordu. Günümüzde iki taraf için de yaralayıcı olan, ama ilişki biçimlerinin değişmesiyle çok sık karşımıza çıkan bu durum çözümü olmadığı için çok konuşuluyor ve herkesi uğraştırıyor. Kabul etmeli ki uzun birliktelikler zamanla bağımlılığa dönüşüyor ve çoğu kez aşk bitince sadakat de bitiyor. Küçük bir ihmal ise aldatıldığınızı görmeye, anlamaya yetiyor. Zaten sadakatsizlik uzun süre gizlenemez. Sadece internet ya da telefondan değil, sevilenin uzaklaştığı her halinden anlaşılabilir.

Aşk, özlemek, beklemek, bu arada duygularla savrularak kendini ötekine açma ve onu keşfetme tutkusudur. Hayatın, duyguların hızla değiştiği, aşırı iletişimin çabuk bıkkınlıklar doğurduğu günümüzde bu keşif yolculuğu başlamadan sona eriyor. Heyecanı diri tutmak için sürekli yeni birileri aranıyor ve bu da duygusal aşınma ya da nasırlaşma ve körlük yaratıyor. Yazık! Çünkü aşk insanın en en sarsıcı, en olağanüstü deneyimidir.

İniş çıkışlarla dorukta yaşanan ve insanlık hallerini zengin bir biçimde ortaya koyan güçlü bir duygu oluşuyla aşk, sanatın ve edebiyatın ana konularından biridir. Sevgi, bağlılık, sadakat, özveri gibi zaman içinde değişebilen insani duygular ve birine sonsuza kadar sahip olmanın olanaksızlığı büyük eserlere ve romanlara konu olmuştur. Günümüzün sade suya tirit sözde aşk romanları ise yaşanamadığı ölçüde yetersiz, sıradan ve sığ.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment