Egoist okur

Jean-Christophe Grangé: “Kötülük, benim romanlarımın çekirdeği”

Jean-Christophe Grangé denince aklınıza ne geliyor? Kurtlar İmparatorluğu, Taş Meclisi, Kaiken, Kızıl Nehirler, Ölü Ruhlar Ormanı, Şeytan Yemini, Siyah Kan, Zener’in Laneti… Benim aklıma gelen bunlar. Hemen peşinden de içimi derin bir ürperti kaplıyor. Kitap adlarına baksanıza; hiçbirinin çiçekten, böcekten, iç rahatlatıcı sevimli şeylerden bahsetmediği kesin. Grangé, her biri çıktığı dakika listelere yerleşen ve satış rekorları kıran eserlerinde cinayetlerden, mafya ilişkilerinden, insan kurban edilen pagan ayinlerinden, siyasi suçlardan ve bilumum ürkütücü şeyden söz ediyor. Arada da güzel kadınlar ve soluk kesen kovalamaca sahneleri oluyor. Televizyon ve sinema dünyasının onu bağrına basmasının sebeplerinden biri bu.

Dünyanın ve Türkiye’nin en çok okunan yazarlarından Jean-Christophe Grangé’la yaptığım röportajda her şeye hazırlıklıydım, o yüzden bu Parisli zarif beyefendinin futbol terimleriyle konuştuğunu, çalışırken iki saatte bir şekerleme yaparak güç topladığını ve opera ya da thrash metal dinlemezse bir türlü yazamadığını öğrenmenin beni pek şaşırttığını söyleyemem. Gene de… En iyisi kendisinden dinleyin…

Gülenay Börekçi

jean christophe grange egoistokur

Jean-Christophe Grangé: “Okurlarım hep tetikte olsun”

Size Fransızların Stephen King’i diyorlar, neden?

Okuyucuya benzer şeyler sunduğumuz için herhalde. İkimiz de olay örgüsü kurarken iyiyiz ve gerilimi belli bir dozun üstünde tutmayı başarıyoruz. Öte yandan King’den farklı olarak benim bir edebiyat geçmişim var. Bu yüzden de okur olarak elimdeki kitaptan kurgu ve gerilimden fazlasını bekliyorum. Beni heyecanlandıran şey bir romanın üslubu. Yazar olarak da üslubu çok önemsiyorum.

Okur niçin gerilim romanlarını bu kadar seviyor? Niçin kötülük ve şiddete dair okumak bizi bu kadar heyecanlandırıyor?

Gerilim romanları masal gibi. Tek fark, çocuklar için değil, büyükler için yazılmış olmaları. İkisinde de okuduğumuz şeyin sadece bir hikaye olduğunu biliriz ve gene de korkarız, ürpeririz, üzülürüz… Öte yandan hikayedeki korkunun, ölümün ve şiddetin gerçek olmadığını, hayatımızı doğrudan etkilemeyeceğinin farkında olduğumuz için keyfimiz yerindedir. Bana kalırsa, masalları ve gerilim romanlarını sevmemizin sebebi tam da bu paradoksta yatıyor. Bizi hem korkutuyor, hem de rahatlatıyorlar.

Kitaplarınızda politik unsurlar da oluyor. Mesela Kurtlar İmparatorluğu’nda Türkiye’nin politik meselelerine değiniyordunuz…

Her şey politiktir. Ama kitaplarımın doğrudan politik mesajlar içermemelerine gayret ederim. Yazar olarak beni ilgilendiren şey, anlattığım hikayedeki ruh ve yarattığım karakterlerin ilginçliğidir. Mesajı bulup çıkarmak okura kalır.

O kadar da masum değilsiniz bence. Sonuçta yazar olarak yarattığınız kötülük ve şiddetten siz sorumlusunuz. Size göre kötülük nedir?

Kötülük benim romanlarımın çekirdeğidir. Kötülükle çok uğraşıyor, onu çok anlatıyorum çünkü kötülük fikrine tahammül edemiyorum. Bıraksanız bu konuda saatlerce konuşurum ama özetle şu kadarını söyleyeyim: Tanrı her neredeyse kendisiyle aramızda bir mesafe bıraktı. Bununla yetinip olduğumuz yerde kalabiliriz. Başka seçimler de mümkün, Tanrı’ya yaklaşmayı seçebiliriz mesela yahut ondan uzaklaşmayı. Benim kötülük tarifimi soruyorsunuz, açıkçası çok enteresan bir şey söyleyemem: Kayıtsızlık, laubalilik, bir de omurgadan ve belirli ahlaki ilkelerden yoksun olma hali belki. Kusurlarımızı düzeltmeye çalışmak bazen bize zor gelir, o yüzden de onların arasında tembel bir şekilde boğulmayı ve bu sırada başkalarını da boğmayı tercih ederiz. Kötülük budur işte.

“Okurlarım uyanık kalsın, hep tetikte olsun”

Yazdığınız her roman anında çok satanlar listelerine giriyor. Başarınızın bir sırrı var mı?

Bir sırrım yok. Zihnimdeki hikayeleri en iyi aktarmanın yolunu arıyorum. O hikayenin orijinal olmasını da istiyorum. Okurlarıma duyduğum sevgi ve saygı, romanlarımda onları şaşırtacak yeni entrikalar ve tuzaklar icat etmemi gerektiriyor. Onların uyanık kalmasını, tetikte olmasını istiyorum.

Gene de özel bir “Grangé reçetesi” istesem sizden…

Kendimi hayatın her türlü zorunluluğundan yalıtarak yazmayı sürdürebilme konusunda özel bir reçetem var galiba, çünkü bunu iyi başarıyorum. Ama iyi yazmak konusunda bir tarifim yok. Bu tür tarifleri saçma ve yararsız buluyorum. Tam aksine, tariflerden uzaklaştıkça iyi yazmaya başlarsınız. Emin olun, reçetelere, tariflere itibar edenlerden iyi yazar çıkmaz. Ben yolumda ilerlerken en olmayacak patikalara sapmaktan özellikle zevk alırım.

“Çaysız, yoğurtsuz ve müziksiz asla!”

Bana öyle geliyor ki iyi bir gözlemci ve araştırmacısınız…

10 yıldan fazla bir süre Fransız, Avrupa, Amerikan hatta Asya dergileri için çalıştım. Araştırma yapmayı seviyorum, benim için bir nevi tutku. Romanlarımı çoğu zaman gazetecilik dönemimdeki gözlemlerimden faydalanarak yaratıyorum. Fakat tabii genel hatlarıyla oluşturduğum bu hikayeleri ayrıntılandırmak için araştırma yapmam gerekiyor. Diyelim ki karakterlerden biri Fransız değil, başka bir ülkeden. O zaman o ülkeyi her şeyiyle araştırıyorum. Kendimi çok kaptırırsam birkaç günlüğüne kendimi o karaktermiş gibi hissettiğim bile oluyor.

Yazma ritüelleriniz var mı peki?

Neredeyse askeri bir disiplinle bağlı olduğum bir hayat düzenim var: Her sabah 4’te uyanıp 8’e kadar yazıyorum. Saat 10’a kadar şekerleme yapıp 10’da yeniden işe başlıyorum. Bu böyle sürüyor. Öğle yemeği, ardından uyku, sonra yazı… Uykudan uyandığımda kendimi o kadar canlı ve enerjik hissediyorum ki gün içinde aralıklarla birkaç kez uyuyorum. Tek istisnam kayak yapmak için çıktığım kış tatilleri. Yani şubat ayında pek yazmıyorum. Yazarken yanımda hep çay, yoğurt ve müzik oluyor. Bütün gün müzik dinliyorum. Yüzde 70 opera, yüzde 30 yeni ve gürültülü thrash metal albümleri…

“Bir yazar için okumak, yedekte beklemek gibidir”

Okur olarak zevklerinizden bahseder misiniz? Mesela beni şaşırtacak türden “yaramaz zevkleriniz” var mı?

Ner’deee! Şu hayatta tek bir kusurum var, o da artık çok okuyamamam. Bütün gün yazıyorsanız, geceleri artık kendinizi biraz rahat ettirmelisiniz. Benim dinlenme yolum televizyon seyretmek, bir de sinemaya gitmek. Görüyorsunuz, okumaya pek vaktim kalmıyor. Doğrusu bu konuda kendimi biraz suçlu hissetmiyor değilim. Sevdiğim klasikleri yeniden okumayı, gerilim türünün yeni yazarlarını keşfetmeyi isterdim. Ama elime bir kitap alıp okumaya başlarsam, içimden bir ses bana “Hey, sen ne yaptığını sanıyorsun? Bir an önce aylaklığı kesip yazmaye dönmen lazım” diyor. Futbol terimleriyle konuşursam, biz yazarlar için okumak yedekte beklemek gibidir; biz sahada olmayı severiz.

Hangi Türk yazarları okudunuz?

Klasiklerinizi bilmiyorum. Sadece Orhan Pamuk’tan Kara Kitap’ı ve Elif Şafak’tan Baba ve Piç’i okudum. “Piç” daha güzeldi.

“Bu dünyadaki görevim kendimi bir odaya kilitleyip yazmak”

Benim ülkemde de en sevilen, kitapları en çok satan yazarlardansınız. Okurlarınızla ilişkinizden bahseder misiniz?

Madem istediniz, size gerçeği söyleyeyim: Okurlarımla hiç iletişim kurmuyorum. Aldığım mektupları cevaplamıyorum. Kitap fuarlarına ve imza günlerine de katılmıyorum. Beni onaylamıyorsunuz. Haklı da olabilirsiniz. Söylediklerimin kulağa pek hoş gelmediğinin ben de farkındayım fakat ne yapalım, benim bu dünyadaki görevim kendimi bir odaya kilitleyip yazmak. Okurlarımı seviyorum elbette, hepsine müteşekkirim. Bunu göstermek için de yeni kitaplar yazmalıyım. Eh, ne diyorsunuz, o kadar da kötü biri sayılmazmışım, değil mi?

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment