Egoist okur

Jehan Barbur sordu, Neslihan Önderoğlu anlattı…

Dünya güzeli iki kadın. Biri canım arkadaşım Neslihan Önderoğlu, diğeri çok sevdiğim Jehan Barbur.

Neslihan son yıllarda çıkan en yetkin öykü yazarlarından biri. “İçeri Girmez miydiniz?” ve “Mevsim Normalleri” adlı kitapları müthiş… “Bana Sesini Bırak” diye çocuklar için yazdığı bir de romanı var. (Benden duymuş olmayın ama önümüzdeki ay yeni kitabını okuyacağız.)

Jehan Barbur ise billur sesiyle, parlak yorumuyla müzik dünyamızda özel bir yere sahip şarkıcılardan. Yetenekli bir yazar, aynı zamanda. “Çatıdaki Çimenler” adlı kitabını okuduysanız, ne demek istediğimi bilirsiniz. (Okumadıysanız, bir an önce edinin; Jehan Barbur daha çok yazsın, kelimelerini bizimle daha çok paylaşsın diye…)

Evet, Neslihan Önderoğlu’yla aşağıdaki röportajı Jehan Barbur yaptı. Jehan şahane sorular sordu, Neslihan da tüm içtenliğiyle cevapladı. Ortaya çıkan şey öyle güzeldi ki hangi kategoriye alacağımı bilemedim. Göreceksiniz, sonunda hem “Röportaj” kategorisinde yer aldı bu sohbet, hem de “Yaratıcı Yazma Dersleri” kategorisinde. Çünkü bence yazmak üzerine o kadar önemli şeyler konuşulmuştu ki, her edebiyat sever ve her yazar adayı mutlaka okumalıydı.

Şimdi aradan çekiliyorum. Söz Jehan Barbur ve Neslihan Önderoğlu’nda.

Gülenay Börekçi

jehan barbur neslihan onderoglu egoistokur notos 2

Fotoğrafta Jehan Barbur ve Neslihan Önderoğlu’nu görüyorsunuz. Sağdaki güzel kolaj ve aşağıda göreceğiniz diğer kolajlar ise bu adresten alındı.

“Yazmak, insanın ‘Oh yaşasın, yazdım, noktayı koydum’ diyebileceği bir eylem değil…”

Anlam ve içerik olarak hikâyeyle öykünün arasında bir fark var. Ama hikâyesiz öykü olmaz…

Aslında bu çok çetrefilli bir konu… Öykü ve hikâye kelimelerini genelde belli kesimler, ikisini özellikle birbirinden ayırt etmek için kullanabiliyor ama bana göre öykü sözcüğü, hikâyeyi de içinde barındıran, onu da kapsayan bir tür. Ben öykü yazarıyım. Kendimi hikâye yazarı olarak tanımlayamam çünkü gerçekte öykünün içindedir hikâye. Mekân, zaman, karakterler, anlatım biçimi, oluşturduğunuz dil, ritim ve bütün bunların parça parça oluşturduğu yazın evrenindeki hikâyeyi yani durumu anlatıyorsunuz. O hikâyeyi anlatış şekliniz, içinde yaşattığınız karakterler de öykünün nasılı… Yani hikâye, öykünün çekirdeği…

Öykülerinizde, hikâyelerinizi anlattığınız o kısıtlı mekânlar, biraz evvel bahsettiğimiz durumu sanıyorum ziyadesiyle besliyor. Okuyucu hikâyenin geçtiği mekânın çok ötesindeki bir kurgunun içinde buluyor kendini. Dar bir alanda, geniş zamanlı hikâyeler…

Doğru. Öyküyü bir nehre benzetirsek, mekânı o nehrin içinde aktığı yatağa benzetirim ben. Dolayısıyla siz, o nehrin yol aldığı yatağı, nasıl kurarsanız nehrin akış hızını da ona göre belirlersiniz. Yani taşlı, engebeli bir şey mi; yoksa kumun üzerinden hızlıca akan bir su mu? Ritim dediğim şeyi de bu mekân tanımlaması belirliyor öykülerimde. Dolayısıyla mekân olarak tanımlayacağınız her şeyin -ister iç mekânla gelen o sıkışmışlık duygusu olsun, ister dışarısı ya da denizin dibi, ki deniz benim çok takıntılı olduğum bir olgu- mutlaka öyküye hizmet ediyor olması lazım. Kullandığım her metaforun bir değeri, illa ki sebebi vardır. Her ne kadar bunu çok bilinçli bir şekilde yapmasam da, hikâyenin akışında, her obje ya da her olgu, durumla buluşur ve öyküdeki ait olduğu yeri bulur. Karakterle birbirlerini tamamlayıp kendilerini yaratırlar.

Buna bir örnek istesem…

Diyelim ki, anlattığım öyküde “kiralık” ilanını gören genç bir öğrenci evini kiraya veren yaşlı kadına gelip evle ilgili bilgi edinecek. Merdivenleri çıkarken, farz edelim, ara katta bir konsol var. Eski, ceviz, üzeri çizik bir konsol. Şimdi, hikâyenin kendisi kadar ben o konsolun nasıl bir şey olduğunu görmek istiyorum. O da bir karakter. Belki yaşlı kadın onu oraya koydu. Ya da ileride, o öğrenci evi kiralarsa, konsolun üzerinden bir hikâye, bir ilişki inşa edeceğim. Ya da konsolun üzerindeki çiziklerin bir meselesi var. Onun oraya, o ara kata konmasının bir sebebi var. Bunun mutlaka öyküye hizmet edecek bir ayrıntısı olması lazım. Öykünün içinde bir matematik vardır ve söylediğim tüm bu ayrıntılardır öykünün matematiği. Ama yine de bir şeyi asla söyleyemem, “Ben öyküyü yazmadan önce her şeyi hesapladım, o ceviz konsolu da oraya bilerek koydum” diyemem çünkü içgüdüsel bir akış da öyküyü şekillendirir. Mesela “duvarda bir silah asılıysa, öykünün sonunda illa ki patlayacaktır” diye bir şey yok. O silahı duvara asıyorsanız, ya duvarı tanımlıyordur ya da karakterin duvara silah asabilecek yapıda biri olduğunu anlatıyordur; illa patlamasına gerek yok o silahın. Başka detayları ve durumları da irdeliyor olabilir. Öykü bize ne olacağını söyleyecektir zaten. Objeler, mekân ve karakter, öyküyü olduracaktır.

Hangi dilde yazılırsa yazılsın, sizce öykü evrensele mi, kişisele mi hitap ettikçe değerlenir?

Yazılan her edebi tür, yazan kişiden izler taşır. Sanıyorum yazarlar en çok ilk kitaplarında kendilerini anlatırlar. Ama ilk kitaptan sonra da bunun devam ettiğini düşünüyorum. Herkesin bir meselesi var ve kişi yaş aldıkça, olgunlaştıkça bu meselesi de değişir, evrilir… Örnekse, üçüncü kitabım tamamen hafıza ve unutma üzerine öykülerden oluşan bir kitap. Son iki senedir, insan hafızasının işleyiş biçimine takılmış durumdayım. Hafızamız, bizi yaralayan ve altından kalkamayacağımız şeyleri öyle bir ustalıkla süpürüyor ki, bunun nasılı, benim ilgimi çekiyor. Ya da geçmiş olgusu ve geçmiş sorgusu… Biz sizinle aynı olayı yaşasak ve bugün birbirimize anlatsak, sanıyorum farklı anlatırız. Geçmiş bizim onu nasıl algıladığımızdan bağımsız olabilecek bir kavram değil. Dolayısıyla burada da geçmişi algılayan hafızamız devreye giriyor. Hafızamıza onu nasıl nakşedip aktarıyoruz? Mutlak bir geçmişten bu durumda söz etmek mümkün görünmüyor. Bu durumda bahsettiğim evrensel bir konu, ama kişisel tecrübelerimizden doğuyor. İnsanlığın dertleri aynı, benzer. İnsanın varoluşunu ilgilendiren tüm konular evrensel zaten. Benim de daha çok ilgimi çekiyor bu tür konular.

jehan barbur neslihan onderoglu egoistokur notos 1

“Yazdığım öykülerin bir müziği var. Ve matematiği… Müzikteki ritim duygusuna eşdeğer bir hareket kaygısı olmalı öykünün; en azından benim için. Çok da büyük hikâyeler anlatmak zorunda değil öykü ve o öykünün illa bir sonu da olması gerekmez. Öykülerimde konuşanın sesi, metnin de sesi. Yazarken, o sesleri takip ediyorum…”

“Ritim duygusu öykümün de hızını belirliyor ve müzik beni yazarken hiç yalnız bırakmıyor”

Eski yazarların dost meclisleri olduğunu, bir araya geldiklerini, rakı masalarında buluştuklarını okuyoruz, biliyoruz. Bir şekilde isimleri dostluk ya da hasetlikle ama hep beraberce anılan yazarlarımız var. Sanat disiplinleri arasında da evveli yıllardaki bağın daha kuvvetli olduğundan söz etmek mümkün.. Siz nasıl bir hayat yaşıyorsunuz? Yalnız bir yazar mısınız? Bugünkü sanat çevrelerinin dostluk, arkadaşlık ya da iş ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir avuç insan olduğumuzu düşünüyorum. Birbirimizi dinliyor, birbirimizi okuyoruz, filmlerimizi seyrediyoruz. Ama sonuçta pek de “iletişmiyoruz”; yalnız olduğumuzu ama bir o kadar da birlikte durmaya çalıştığımızı düşünüyorum. Senin “Öylesine” adlı şarkını dinleyerek bir öykü yazdım mesela. İkinci kitabımda var o öykü. O ritim duygusu öykümün de hızını belirliyor. Müzik beni yazarken hiç yalnız bırakmıyor. Filmler ve müzik, ilham kaynaklarım. Ama sanıyorum artık daha ziyade üretimlerimizle buluşuyoruz, üreten kişilerle değil. Bir bakıma yine yalnız sayılırız.

Öyküde çok büyük bir olay anlatmaya ve onu illa ki sonuçlandırmaya gerek var mıdır sizce?

Ben büyük şeyler anlatmayı sevmiyorum. Hayat büyük büyük şeylerden ibaret değil zaten. Ben büyük hayatın içindeki daha küçük şeylerle ilgileniyorum. Acının altında olan o ironi duygusuyla ilgiliyim. Cenaze evleri çok dikkatimi çeker örneğin. Eve gelip gidenler, ayakkabıların kapılarda çıkarılması, helva kavrulması; bir yandan ağlanırken bir yandan şakalar yapılması… Babam öldüğü zaman düşünmüştüm: “Nasıl olur da gülebiliyor bu insanlar? Nasıl yemek yiyebiliyorlar?” Bahsettiğim, bu ufak alt metin işte; o acının altında yatan, hayatı devama bizi zorlayan o ironi duygusu… Hayat bizim es geçtiğimiz, görmezden gelebildiğimiz küçük hikâyelerin toplam öyküsü diye düşünüyorum ve bunları anlatmayı seviyorum. Bunlar bizi var etmiyor mu?

Üzerinde çalıştığınız yeni romanınızdan ve bu süreçten bahsetmek ister misiniz?

Bir gençlik romanı yazmıştım. Günışığı Kitaplığı’ndan çıkan “Bana Sesini Bırak”… Şimdi de yeni romanım üzerinde çalışıyorum. Belki roman demek için erken ama öykü olamayacak uzunlukta bir çalışma. Üçüncü öykü kitabımdan sonra öyle bir şey gelecek gibi görünüyor. Roman yazmakla bir öykü kitabının oluşma süreçleri aşağı yukarı aynıdır. Öyküyü yazmış olmanız, o öykünün tamamlandığı yahut kitabın bittiği anlamına gelmiyor. Aylarca tekrar tekrar yazdığınız öykülerin üzerinden geçiyorsunuz. uzun bir süreç gerekiyor. Eğer şu an yazdığım şey, gerçekten bir romansa şöyle bir şey yaşıyorum: Evvelden yazdığım bölümlere yeni bir şey eklemem gerektiğini düşünüp sürekli geriye dönüyorum. Daha uzun bir metin olduğu için, yazacağınız her şeyi bir bütün olarak düşünüyorsunuz. Farklı bir çalışma disiplini ve farklı bir kurgu gerektiriyor. Birbirlerinden çok ayrı türler. Ama yine de ben bir öykücüyüm. O nedenle yazdığım uzun metinlerde de karakterlerin hikâyeleri beni çok ilgilendiriyor. Olayın kendisinden çok, olaya karışan kişilerin tekil hikâyeleri benim için daha ilginç. O sebeple yazarken senin de dediğin gibi gündeliğime o tuhaf, şizoid ruh hali de siniyor elbette. Yorucu bir ruh hali… Öykü yazarken de, yazdığın hikâye ve karakterle oturup kalkmaya, onu yaşamaya, onun iç dünyasında gezinmeye başlıyorsun. Beynimin arkasında küçük bir motor var sanki. Bir metne başladığım zaman, o orada sürekli çalışıyor; o karakterler sanki başka bir uzamda yaşamaya devam ediyorlar. Kendi hayatlarını sürüyorlar. Öyküde daha kısa sürüyor yaşamları ama metin uzadıkça o insanlar da kendi hayatlarını sürdürmeye devam ediyorlar. Yazmak, insanın “Oh yaşasın, yazdım, noktayı koydum” diyebileceği bir eylem değil. Yazmak çok rahatsız bir süreç… Her üretim süreci muhtemeldir ki çok sancılı.

Noktasını koysanız da, hikâyeyi sonlandırsanız da sizinle yaşamaya devem eden karakterleriniz var mı?

Çok ilginç oldu bu soruyu şimdi sorman. İlk öykü kitabımda ‘Kapak’ adlı bir öyküm var. İki lağım işçisinin hikâyesini anlatıyor. O karakterlerin birinin çocuğu olmuyor; diğeri de ona, Adapazarı’ndaki çaketçi hocaya gitmesini tavsiye ediyor. Aslında çaketçi hoca sahtekârın biri. Öyle bir hoca karakteri vardı öykümde. Şimdi yazmakta olduğum romanda o beliriverdi birdenbire; kendiliğinden ortaya çıktı. Dediğim gibi, siz noktayı koysanız da o karakterler bitmiyor. Bir şekilde yaşamaya devam ediyorlar. Yazmak biten bir şey değil.

Hasretini duyduğunuzu mu, olduğunuzu mu yazarsınız?

Olduğumu diyelim. Bizi olduran şeyin içerisinde de arzularımız ve hasret duyduğumuz şeyler yok mu? Hiçbir zaman gerçekleştiremediğimiz şeyler, hayallerimiz, içimizdeki ukdeler… Bunlar da aslında bizi olduran şeyler. Sorunun cevabı aslında hem evet, hem hayır…

Yaşadığımız bu topraklarda, yazar olmak ne kadar tatminkâr bir duygu? Devam edebilme, yazabilme gücünü kişisel bir ihtiyacın ötesinde nereden buluyorsunuz?

Okur, yazarın yazma sürecinde çok da umursadığı bir seslenme alanı değil. Kim okur, beğenir mi beğenmez mi? Bu sorular olmuyor zihninizde. Ama ben kendimi bu açıdan şanslı hissediyorum. Bilinçli bir okur kitlesine sahibim. Hiçbir zaman, çok satsın, bilmem kaç tane baskısı olsun kitabımın, diye bir derdim olmadı. Zaten öykücülerin öyle bir derdi olamaz. Yazdıklarım gerçek yerini buluyor bence. Tüm öykücü arkadaşlarım adına da aynı şeyi düşünüyorum. Öykü okunması zor bir tür… Bütün ülkelerde bu böyle… İnsanların zihni bir izlek peşinde koşuyor ve devamlılık istiyor. Öyküde değişken durum ve anlatımlar var. Ben hiçbir zaman iki öyküyü peş peşe okumam. Öykünün de gerçek güzelliği bu değil mi? Ama az, ama çok; öykü yine de okuruyla buluşuyor. Öykünün sancısı budur ama okunmadığı anlamına gelmez.

jehan barbur neslihan onderoglu egoistokur notos

“Duvarın, öykünün bittiği yerde yükselir!”

Bu ülkede yazmaktan mutlu musun?

Ülkenin şu anda bulunduğu koşullarda hiçbir sanatçının mutlu olduğunu, tatmin olduğunu düşünmüyorum. Bizi karamsarlığa itiyor tabii ki bu durum. Ama nerede olursanız olun, sanatçının evreni bellidir. Daha özgür bir ortamda üretebiliyor olmayı diliyor olmamız inkâr edilemez bir gerçek. Bırakın sanatçıyı, insan olarak değerimizin, ederimizin, kıymetimizin olduğu bir coğrafyada yaşasaydık, bambaşka olurdu her şey. Motive olmak anlamında, bu ülkede sanat yapıyor olmak şanssızlık bence. Takdir görmek bazen bir hayal olabiliyor. Sanatçının nerede olursa olsun böyle bir yazgısı var sanırım. Hayatında bir kırık! Belki de bu sayede daha derine de inebiliyor sanatçı.

Yazdıklarınızı izlemek ister miydiniz? Yahut sanatın başka bir dalında yeniden can bulmasını?

Kesinlikle. Özellikle müzikle yeniden hayat bulmasını isterdim. Yazdıklarımın içinde müzik olduğunu bir ritim duygusu olduğunu düşünüyorum. Ben yazmaya senaryo ile başladım. Şu an yazdıklarımda bu belirgin. Okuyucularımın çoğu, film izler gibi, okurken kendilerini öykünün içinde hissettiklerini söylüyorlar. Ben görerek yazıyorum. Hafızamdakini izleyerek. Bazen de duyarak. O sebeple yazdıklarımın filme çekilmesini çok isterdim.

Öykülerinizin size ait olduğu, sizin kaleminizden çıktığı duygusunu veren en önemli imzanız nedir? Bilerek yaptığınız ve o öyküyü sizin kılan?

Ben öykülerimi bitirmemeyi seviyorum. Okuyucularım, “Öyküyü okuduk, çok güzel, e ama sonra ne oluyor?” diyerek bazen serzenişte bulunuyorlar. Ben onu seviyorum işte. Bilmiyoruz sonunu, bilemeyiz. Belki de budur benim imzam. Sayfa bitse de belki devam ediyordur öykü ama ben onu açık bırakmayı seviyorum. Herkesin içinde devam eden bir öykü var. İnsan izlediği ya da okuduğu her şeyde mutlu ya da mutsuz bir son görmeyi, okumayı ister. Yolculuğun nerede bitiğini bilmek ister. Ama ben değil.

Geziden sonra mizah duygumuz değişti, zenginleşti. Artık şehrin duvarlarında hem mizah hem edebiyat var. Sizin bir tek cümleniz olsa, şehrin duvarına ne yazardınız?

“Duvarın, öykünün bittiği yerde yükselir!”

Jehan Barbur

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment