Egoist okur

Joël Dicker: “Romain Gary’den çok şey öğrendim”

Joël Dicker’in yazdığı “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek”, önce kapağıyla ilgimi çekti, sonra şöyle bir karıştırayım derken, bir de baktım uzun süredir hiçbir polisiyenin yapamadığını yaparak beni sabaha kadar uyanık tuttu. Birkaç gün içinde bittiğinde resmen serseme dönmüştüm; okuru ürpertecek, altüst edecek ne kadar yazarlık numarası varsa hepsi fazlasıyla mevcuttu. Öncelikle bir cinayet romanıydı şüphesiz. Dokunaklı bir aşk hikayesiydi aynı zamanda. Daha da ileri giderek romanın, “polisiye formunda bir yaratıcı yazarlık ders kitabı” olduğunu bile söyleyebilirim.

Yani şöyle… Romanın aynı zamanda ilk romanıyla uluslararası ün kazanmış bir genç yazar olan kahramanı eski yaratıcı yazarlık hocası Harry Q’nun 14 yaşındaki sevgilisi Nola’yı öldürmek suçundan tutuklandığını öğrenir. Gerçi kendi başı da fena halde beladadır. Bol sıfırlı avansını çoktan aldığı yeni romanına henüz başlamamıştır bile ve ne yazacağını katiyen bilmiyordur. Derken şimdi uzun uzun anlatmak istemediğin bir sürü olayın sonunda Harry Q’nun masumiyetini kanıtlayacak bir roman yazmaya karar verir. Harry Q’nun kamuoyunda aklanması biraz da artık biraz da kahramanımızın araştırma sabrına, yazarlık hünerine bağlıdır.

Tam bu soluk kesen polisiye üzerine bir şeyler yazmayı planlıyordum ki Joel Dicker’in nasıl bir adam olduğunu merak ettim ve Google’dan öğrendiklerim tek kelimeyle nefesimi kesti. Zor beğenen Fransızların Goncourt Akademisi Edebiyat Ödülü dahil birçok önemli ödülü bulunan Dicker’ın şöyle ağır abi tipli bir adam olduğunu sanıyordum ben mesela ama henüz 27 yaşında tatlı bir çocukmuş. Sonra olaylar Amerika’da geçtiği ve bütün ayrıntılar acayip gerçek göründüğü için yazarın Amerikalı olduğunu düşünmüştüm, halbuki İsviçreliymiş.

Ama en tatlısı ne biliyor muyunuz? Bu genç yazar herhangi bir Hollywood blockbuster’ının başrol oyuncusu olduğunu söyleseniz, şüphe etmeden inanacağım kadar yakışıklıymış.

Eh, bildiğiniz gibi, edebiyatçının bu kadar güzel görünenine dünyanın hiçbir yerinde pek alışık değiliz.

Özetle, “Harry Q. Davası’nın Ardındaki Gerçek”in yazarı Joël Dicker’la bir röportaj yapmam şarttı, yaptım.

Gülenay Börekçi

joel dicker egoistokur gulenay borekci can yayinlari

 Stephen King’in kasabasında yaşadı

Romanın kahramanı Marcus Goldman, çok sevdiği birisinin hayatını ve şerefini kurtarmak için bir roman yazmak zorunda. Siz ne dersiniz, edebiyat hakikaten hayat kurtarabilir mi? Sizinkini kurtardı mı mesela?

Hayır, edebiyatın hayat kurtaracağını düşünmüyorum. Hayatı güzelleştiren şeylere, yani rüyalara, hayallere kaçış için bir imkandır edebiyat. İhtimalleri görerek sınırları, daha doğrusu kendimizi aşmamızı sağlar. Eh, bu da yeterince büyük bir şey.

Kitabınızdan yola çıkarak soruyorum, Amerikan kültürünü bu kadar derinden özümsemenizi sağlayan neydi? Deneyim mi yoksa çok Amerikan romanı okumak mı? Demek istediğim romanınız edebiyatın başarısı sayılabilir mi?

Bütün çocukluğum boyunca ailemle her yıl yaz aylarını Amerika’da, Maine şehrinde geçirdik.

Stephen King’in şehri. Sever misiniz?

Hiçbir kitabını okumadım aslında. Ama çalışkanlığına, kararlılığına, değişebilme ve hep daha iyisini yapabilme arzusuna hayranlık duyuyorum. Bunca yıl sonra artık iyi bir yazar oldu.

Maine’e dönersek…

Küçükken New England ormanlarının ne kadar büyük ve ürkütücü olduğunu gördüğüm her seferinde büyüleniyordum. Büyüdükçe, yazları kaldığımız evin kütüphanesini karıştırıp Amerikalı yazarları ve romanlarını keşfetmeye başladım. Anlayacağınız yanıldınız, romanım bu anlamda “edebiyatın bir başarısı” değil. Fakat haklı olduğunuz bir taraf var: Edebiyatın insanların hayatını derinden etkilediğine, onu çok daha zevkli kıldığına yürekten inanıyorum.

‘İnsan meraklı bir varlık’

Bence bir sebep de şu: Amerikan kültürü ve dedektif romanları birbirlerine çok yakışıyorlar…

Bilmem ki öyle mi? Polisiye yakıtı “merak” olan uluslararası bir tür sonuçta. Hepimiz birer “araştırmacı” yani dedektif olarak geldik dünyaya. Her gün kendimize cevaplanması gereken bir sürü soru soruyoruz.

Neyi araştırıyoruz?

En basiti sevgilinizi arayıp “Akşam yemeğe gidelim mi” diye soruyorsunuz. Rahatsız olduğunu ve bu akşam çıkamayacağını söylüyor. Ama bir restoranın önünden geçerken onun içeride tanımadığınız biriyle yemek yediğini görüyorsunuz. Ve haliyle bir sürü soru sormaya başlıyorsunuz: Neler oluyor? Bana niçin yalan söyledi? Yanındaki kadın kim?

Burada cevap açık bence…

Belki. Ama belki de değildir. Demek istediğim, insan meraklı bir varlık. Polisiye de bize bu yanımızı doyuracak malzemeyi sunuyor. Görüyor musunuz, gene başa döndük: Roman sanatının esas gücü kendimizden kaçmamızı sağlamasında. –

Aurora, yani hikayenin geçtiği kasaba gerçek mi hayali mi?

Orası tamamen benim hayal gücümün ürünü. Ama New England kasabalarının birçok özelliğini taşıyor.

joel dicker egoistokur gulenay borekci can yayinlari 1

‘Kötülük ruhumuzun gölgeli yanında gizli’

Romanınızın talihsiz karakterlerinden çocuk yaştaki güzel Nola Kellergan’dan bahseder misiniz. Vladimir Nabokov’un Lolita’sından etkilendiniz mi onu yaratırken?

Eh, açıkçası Nola adını Lolita’yla olan ses benzerliğinden yola çıkarak buldum. Harry ile Nola arasındaki ilişkiyi düşününce de akla Lolita geliyor. Fakat başka bir benzerlik yok.

Romanınızda bol miktarda kötülük var. Sizin kötülük tarifinizi sorsam…

Varoluşumuzun bir parçası olduğundan başka bir şey söyleyemem. Hepimizin bir aydınlık, bir de gölgeli tarafı var. Aydınlık tarafımızı başka insanlara gösterebiliyoruz, gölgeli tarafımızsa gizli. Çoğu zaman kendimize bile itiraf etmiyoruz onu, yadsıyoruz. Bu taraf varlığını makul bir şekilde, kontrolümüz altında ve başkalarına zarar vermeden sürdürebiliyorsa, kabul edilebilir bir kötülük sayılır. Ruhumuzun gölgeli tarafının bir parçasıdır, o kadar. Fakat sesini yükseltip bizi yönetmeye başlarsa, zararlı hale gelir. Ve işte o zaman tehlikeli olur.

Ödülleri biliyoruz da okurların tepkisi nasıldı romanınıza karşı? Hızla çok satan kitaplar listelerinin başına yerleşmesi sizi şaşırttı mı?

Romanımın kazandığı başarıya hâlâ inanamıyorum. 2012 Eylül’ünde yayınlandı ve tepkiler inanılmazdı! Anında listelere girdi ve aylarca kaldı. Böyle bir şeyi hayal bile etmemiştim. Hayata derin bir şükran duyuyorum. Başarının kırılgan ve kısa ömürlü bir şey olduğunu bildiğim için de her saniyesinin tadı çıkarmaya çalışıyorum.

‘Romain Gary’den çok şey öğrendim’

Marcus Goldman da sizin gibi ilk kitabını yazmış ve bir anda uluslararası çapta ünlü olmuş genç bir yazar… O biraz da siz misiniz acaba?

Marcus Goldman’la koşma tutkumuz dışında pek ortak noktamız yok Hem siz de söylediniz, o uluslararası ün kazanmış genç bir yazar. Bense hukuk son sınıfta okurken bir yandan da umutsuzca romanımı bitirmeye çalışıyordum. Hayır, hiç benzemiyoruz. Hem o benim kadar genç de değil açıkçası, 30 yaşında.

O halde hayran olduğunuz ve varlığından güç aldığınız bir yazarınız, bir Harry Q.’nuz da yok…

Yok tabii. Ama Philip Roth’a ve Romain Gary’ye bayılıyorum, onları okuyarak çok şey öğrendim.

Kararlıyım, bir ortak nokta bulacağım… Şu yazamama krizleri mesela, ara sıra sizi de yokladıkları olur mu?

Öyle bir şey hiç başıma gelmedi. Elbette boş sayfaya saatlerce bakarak oturduğum oldu ama bunun bir kiriz olduğunu falan düşünmedim, işimin bir parçası saydım. Bazen yazarsın, bazen bir şey çıkmaz, bu kadar basit.

joel dicker egoistokur gulenay borekci can yayinlari 3

‘Romanın 30 farklı versiyonunu yazdım’

Sizden başarınızın sırrını açıklayacak bir Joel Dicker reçetesi istesem…

Çalışın, çalışın, çalışın. Yetmiyorsa daha çok çalışın. Ben, 10 yaşımdan beni yazıyorum. Hem de hiç durmadan. İlk kitabım basılana kadar sonradan hepsini çöpe attığım 5 kitap bitirdim. İnanır mısınız bilmem ama Harry Quebert’i yayıncıya göndermeden önce de 30 farklı versiyon vardı elimde.

Yazarken belirli ritüelleriniz var mı?

Birinci tavsiyem çalışmaya başlamadan önce internet bağlantısını kapatmanız. Bir de müzik dinlemek bende çok işe yarıyor. Harry Q.’yu yazarken sürekli Kings of Leon topluluğunun şarkılarını dinledim.

Japon romancı Murakami gibi siz de koşucusunuz. Yazmakla koşmak arasındaki ilişkiyi anlatır mısınız?

Yazarken de koşarken de disiplini elden bırakmamalı ve bol bol egzersiz yapmalısınız. Bunun için her gün uzun saatler harcamak zorunda kalabilirsiniz. Göze alamıyorsanız başlamayın. En büyük benzerlikse şu: Yazmak da koşmak da aslında kendinizle yarışmak anlamına gelir. Dayanıklılık gerektiren bir yarıştır bu. Pes etmemeli, durmamalı, hedefi zihninizden hiç çıkarmadan hep devam etmelisiniz. Ha bir benzerlik daha: Birileriyle beraber koşamaz ve birileriyle beraber yazamazsınız.

‘Hiç kimse okuduğu şeyden utanmamalı’

Ne tür bir okursunuz?

Edebiyatın çok farklı türlerindeki eserleri okurum. Ama elektronik kitap okumayı hiç sevmiyorum, benim işim kitapla. Bir hikayesi olan, bir sküre için bile olsa kendi dünyanızdan kaçmanıza olanak tanıyan kitapları seviyorum.

Bu konuda “kirli” zevkleriniz yok mudur?

Hayır, mümkün değil. Okumak söz konusuysa böyle bir kavramı kabul etmiyorum. Okumak eğlenceli bir şeydir, ne okuduğunuz ne önemi var? Kimse okuduğu şeyden utanmamalı. Galiba okumayı zevksiz bir uğraş yerine koyan her kavrama karşıyım.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
4 Responses to “Joël Dicker: “Romain Gary’den çok şey öğrendim””
  1. yasemin says:

    Röportajın tamamını okumadım gerek yok :

    ”Hiçbir kitabını okumadım aslında. Ama çalışkanlığına, kararlılığına, değişebilme ve hep daha iyisini yapabilme arzusuna hayranlık duyuyorum. Bunca yıl sonra artık iyi bir yazar oldu.”

    Hiçbir kitabını okumadıysan ”bunca yıl sonra artık iyi bir yazar oldu” kanısına nereden vardın, abidik…

    • Stephen King’e haksızlık ettiği kesin. Kibirli bir tutum, haklısınız.

      • yasemin says:

        Stephen King’i savunduğumdan değil, çok cahilce konuşmamış mı? Okumadım ama artık iyi bir yazar oldu :)))

        Okumadan yargılayan bir kafa yapısının okunmayı beklemesi ne acınası

        • Yasemin, Stephen King’i çok severim, o yüzden savunsan da bir sakıncası yok bence. Joel Dicker’e gelince, bu cümlesi epey faullü ama n’apalım ki çok iyi bir yazar.

          Galiba yazarların yazdıklarını kaale almak gerek, onların mükemmel insanlar olduklarını kimse söylemiyor sonuçta :)

Leave A Comment