Egoist okur

John Green: “Terk edilmiş romanlar bitenlerden daha vaatkâr”

John Green, “Aynı Yıldızın Altında” ve “Kâğıttan Kentler” gibi romanların yazarı. Gençler için yazıyor ve yazdığı her şey çok büyük başarı kazanıyor, sinemaya uyarlanıyor. Peki ama yazmak onun için nasıl bir şey? bu kadar popüler ve başarılı bir yazarın da kafasının karıştığı, konu bulmakta yahut hikâyesini yazmakta zorlandığı oluyor mu?

Oluyormuş! Peki nasıl çıkıyormuş işin içinden? Burada…

Gülenay Börekçi

john green egoistokur gulenay borekci pegasus

Sevgili yazar adayı,

Şahsi hard disk’imin derinliklerinde bir yerde, “Saçmalıklar” adını verdiğim bir klasör duruyor. Bitiremeden terk ettiğim hikâyeleri sakladığım etkileyici bir arşiv. Genetiğiyle oynanmış canlılara dair zombili bir kıyamet romanı var, Kuveyt’te yaşayan bir Amerikalı bowling dehasını anlattığım başka bir hikâyem var, bir ıssız ada romanım var, var da var… Arasanız, bu hikâyelerin tek bir ortak noktasını bulabilirsiniz olsa olsa: Hepsi 25 bin kelimede kalmış şeyler.

Neden hep bu noktada bırakıyorum acaba? Yoruluyorum. Artık eğlenceli gelmiyor. Hikâye berbat gidiyor ve her gün dev bir kâseden abur cubur atıştırarak bilgisayarın başına geçmek benim için pek bir anlam ifade etmez oluyor. En önemlisi, savaş oyunu için plastik tank ve tüfek hazırlayan bir çocuk gibiyim, hazırlık kısmını savaş kısmından daha güzel buluyorum.  Bir şeyi bitirmek insanı düş kırıklığına uğratıyor. Bu yüzden terk edilmiş romanlar hep bitenlerden daha vaatkâr geliyor.

Muhtemelen siz de yazarken kendinize, “Neden delice bir çabayla bu anlamsız roman üzerinde çalışıyorum ki?” diye sorduğunuz o kritik ana gelmişsinizdir. Romanınızın hiç de umduğunuz gibi olmadığını, en azından henüz o kadar iyi sayılamayacağını fark etmiş ve onu tamamlamanın sizi hiç de eğlendirmeyeceğini düşünmeye başlamışsınızdır.

Şu an o durumdaysanız, bırakın. Hemen bırakın. Ya da zaten bırakmışsanız, katiyen yeniden başlamayın.

Bakın; hepimiz öleceğiz. Mensubu olduğumuz canlı türü de bir gün yok olacak hatta bizi ve yaptıklarımızı hatırlayacak tek bir kişi bile kalmayacak. Türdaşlarımız toz olup dağılacak ve “insan bilinci” dediğimiz tüm o deneyim, rafa kaldırılacak. Okunmamış olarak, büyük yaradanın şahsi hard diskinin o dev “Saçmalıklar” klasörüne… O halde niçin yeni bir kelime daha ekleyelim o klasöre?

Üzgünüm. Benden istenen yazının yarısına geldim ve şu an sanki birazcık dağılmaya başladım, içimi sıkıntı bastı, bitiremeyeceğimi hissediyorum.

En iyisi size, ne yapmayı denersem deneyeyim, daha işin yarısına bile gelmeden beni kıskıvrak pençesine alan o varoluş krizine karşı bulduğum kesin çözümü anlatayım: Bitmek bilmez bir ısrarla bizi tüketmekte olan nihilist dürtülerle savaşmamıza yardım edecek tek şey hikâyelerdir.

Size iyi bir roman yazmanız mümkün değilmiş gibi geliyor olabilir. Ben de öyle hissediyordum. Yine de üç yıl didinerek romanımı tamamlayabildim. Hepimizin içinde günün birinde gökten bilgisayarımızın klavyesine akan bir esinle şahane bir roman yazacağımız umudu vardır.

Ama roman yazmak zordur, ağırdır ve kesinlikle tatsız tuzsuz bir süreçtir.

O halde başladığımız işi niye bitirelim ki?

Çünkü bitirdiğiniz zaman, bu sizin için olağanüstü bir deneyim haline gelecek… Yazmayı öğreneceksiniz. İnsan olmayı… Yeldeğirmenleriyle savaşmanın hiç de azımsanamayacak önemini.

“Saçmalıklar” klasörümle ilgili son bir şey daha: “Aynı Yıldızın Altında” ve “Kâğıttan Kentler” adlı romanlarımın son taslakları da orada duruyor. Onlar da başlangıçta sadece birer saçmalıktı… Bitmiş halleriyle bile. Yazıyor ya da okuyor olmanız fark etmez, bir kitabın ortasından sonuna gitmek sihirli bir yolculuktur. Robert Frost’un dediği gibi, “Çıkmak için girmek gerek”…

İşte benim size tavsiyemin mikro özeti: Kaçınılmaz başarısızlığınızın yüzüne tükürün ve şu s@#&o romanınızı bitirin.

En iyi dileklerimle,

John Green

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment