Egoist okur

Kahperengi: Her bakışta şiddeti artan bir aşkın romanı

Hande Altaylı’nın Kahperengi romanından uyarlanan ve başrolünü Özgün Namal’ın oynadığı Merhamet dizisinin yayınlanmaya başlaması üzerine, yazarla geçen yıl Egoist Okur için yaptığım röportajı bir kez daha yayınlıyorum…

hande altayli kahperengi merhamet egoistokur

Hande Altaylı’yla tanışıyoruz elbette, fakat uzun uzun konuşma fırsatımız olmamıştı. Egoist Okur için yaptığım bu röportaj vesile oldu. Hem yeni çıkan üçüncü romanı Kahperengi’yi konuştuk, hem de yazıyı, edebiyatı, sevdiği kitapları ve yazarları…

Hakkında ne düşünüyorsun diye sorarsanız, onu sevdim. Öncelikle açık sözlülüğünü, lafı dolandırmadan söyleyeceğini söylemesini, sezgiselliğini, meraklı oluşunu, kendi içine bakmaktan çekinmemesini… Sonra eşyalara değil anlara değer vermesini, okumaktan tutkuyla bahsetmesini, yazarlarla birlikte çevirmenlere de haklarını teslim etmesini… Wikipedia gibi bağlantıdan bağlantıya, mesela Kosinski’den Fante’ye uçuşan zihnini… En çok da hayatta iyi, edebiyatta ise kötü karakterlere üzülmesini…

Röportajda öğrendim, kitap dediğimiz şey Hande Altaylı’ya göre aslında mektup, edebiyat ise bir nevi mektup yazma sanatı… “Biz yazarların bir şeyler anlatmaya, hikayelerimiz aracılığıyla kendimizi beğendirmeye, sevdirmeye ihtiyacımız var. Bu yüzden sürekli mektup yazıp duruyoruz” dedi.

Onun yeni mektubunda öncelikle aşk var. Her seferinde şiddeti artan tutkulu bir aşk… Ve başka şeyler… Gazetelerin üçüncü sayfa haberlerinde görülebilecek türden perişan hayatlar… Bir evin mahkumu olma hali… Yalan, ihanet, ahlaksızlık, çıkarcılık, şiddet…

İki ayrı zamanda, iki ayrı dünyada geçen romanı Kahperengi’de Altaylı, bir kadının iki farklı dönemini, karanlık çocukluğuyla ışıltılı bugününü paralel kurguyla bir araya getiriyor. Kadın, geçmişini unutmayı tercih etmiş. Fakat hayat bu; ne yapıp ediyor, onu kaçmaya çalıştığı o geçmişle yüzleşmeye mecbur ediyor. Sonrasını anlatmayacağım, romanı okuyun.

Şu kadarını bilin yeter: Unutmak kime ne zaman iyi gelmiş ki? Yazarın da bu röportajda söylediği gibi, “’Ben böyleyim, ben şöyleyim’ demeye de sakın niyet etmeyin. Öyle ya; “hayatın baş görevi, ‘Ben böyleyim, ben şöyleyim’ diyenleri hayal kırıklığına uğratmaktır”.

Romanın 2000’lerde geçen bölümünde aşk var; yarım kalmış bir macera, yıllar sonra yeniden karşılaşma, adamın hayatında artık başka biri olması… Ama siz Yaslıhan bölümleriyle romanınızı daha karanlık ve sert bir hale getirmişsiniz…

Böyle bir kurgu yaptım, çünkü sanırım dünya böyle bir yer. Biz de bazen sıradan, hafif, sonradan kolayca unutacağımız şeyler yaşıyoruz, bazen kendi derin kuyularımıza düşüyoruz… Hayat tamamen tekdüze biçimde akmıyor; iki yüzü var ve onlar daima el ele, kol kola… İnsanları görünüşleriyle, bize yansıttıkları halleriyle değerlendirmek işimize geliyor. Barda tanıştığımız birini sığ buluyoruz mesela ama ona biraz yakından baksak, hayatında kim bilir ne dertler olduğunu görebilirdik. Gerçi isteyerek yaptığımı söyleyemem, yazarken farkında değildim. Şimdi geriye çekilip romana belli bir mesafeden baktığımda görebiliyorum aslında ne yaptığımı.

“Şunu niçin öyle yazdınız” sorusunu yazarlara sormamak gerek sanırım. Çoğunlukla buna cevap veremiyorlar. Kendilerinin bile tam olarak çözemediği bir mekanizma işliyor belki de…

Neyi nasıl yazdığımı ben de hakikaten bilmiyorum. Bir meseleyi çözeyim gibi bir derdim yok. Yazdıkça şekilleniyor her şey. Bazen geri çekilip neler yazdığıma bakıyorum… Başlarken zihnimde başı sonu belli, tamamlanmış bir hikaye bile olmuyor. Bazı sahneler geliyor, cümleler uçuşuyor… Kahperengi’ye başlarken aklımda olan o ilk sahne romana girmedi, onu yazmadım. Sadece bana bir kapı açtı, oradan ilerledim.

Kahperengi’yle ilgili en çarpıcı şeylerden biri, tamamen düşsel bir kasaba yaratmanız ve okuru onun içinde dolaştırmanız. Şahsen roman bittiğinde kendimi Yaslıhan’a defalarca gitmiş, orada yaşamış biri gibi hissettim. Romanınız bence biraz da bu hayali kasaba hakkında.

Edremit’te doğup büyüdüm, kasaba hayatını iyi biliyorum. Yaslıhan’ı ben uydurdum ama orası aslında geçmişte yaşadığım yer. Türkiye’deki pek çok kasaba Yaslıhan’a benzer. Edremit’e dair unuttuğumu sandığım birçok şeyi unutmamış olduğumu, yazarken fark ettim. Yaslıhan, hafızamı canlandırdı. Mesela anneme yardım eden yaşlı bir teyze vardı. Onun evi, Narin’in evi olarak girdi. Odanın ortasında bir soba dururdu, o da üstünde bakla pişirirdi… Yazarken çocukluğumda yediğim o baklanın tadını birden net olarak hatırladım. Halbuki nesnelerle güçlü bağlar kurmam. Eşim, benim gibi insanlara kalsa dünyada antika koleksiyonculuğu diye bir şey olmayacağını iddia eder. Bugüne kadar tek bir aşk mektubu saklamadım, eskiyen elbiselerimi kolayca attım. Ama tabii eşyalarla vedalaşmak, onları unutmak anlamına gelmiyor. O eski sobanın hayatımda ne kadar önemli yeri olduğunu, onu çok özlediğimi, Kahperengi’yi yazarken hissettim. Hafıza tuhaf bir şey. Derinliklerinde gizlenenleri örten kapılar var. O kapıları en çok yazmak açıyor.

Feci şeyler yaşanıyor o küçük kasabada… Emekli olduğumuzda yerleşmeyi hayal ettiğimiz tatlı, sakin Ege kasabası hayalimizi yerle bir etmişsiniz…

İnsanın olduğu hiçbir yer tamamen iyi olamaz ki… Küçük, sakin kasaba hayalleri gerçekçi değil, orada dostlukların daha sağlam, hayatın daha güzel olduğu da yalan. En sakin görünen yerlerde bile hayat eksiksiz bir sükunetle akıp gitmez. Kıskançlık, öfke, ikiyüzlülük, şiddet gibi insana ait unsurlar büyük şehirlerde de, küçük kasabalarda da aynıdır. Hatta küçük yerlerde daha çok rastlanır onlara, çünkü olup bitenler daha çabuk duyulur.

Kendinizi hain buluyor musunuz? Sonuçta romanlarınızda karakterlerin başına gelen her belanın müsebbibi sizsiniz. Onları kolayca kurtarabileceğiniz halde bunu yapmıyorsunuz…

O konuda içim rahat. Aklıma böyle yazmak gelmişse, muhakkak bir sebebi vardır diye teselli ediyorum kendimi. Demek ki kaderleri buymuş. Yazarken kendimi o kadar kötü kalpli hissetmiyorum, hayatta hain hissettiğim anlar daha çoktur.

Middlesex ve Bakir İntiharlar gibi romanların yazarı Jeffrey Eugenides, “Edebiyatçının hayalgücü hermafrodittir” demişti. Hem kadın hem erkek… Siz de hikayenin kahramanı kadın bile olsa erkek karakterlerle ilişkinizi iyi tutuyorsunuz…

Güzel sözmüş, katılıyorum. Benim için bir kadın karakteri yaratmakla bir erkek karakteri yaratmak arasında fark yok. İkisi de bana eşit derecede uzak. İnsan hayatta sadece kendini tanır. Kendimizi bile gerçekten tanıyıp tanımadığımızdan pek emin olamayız. Ayrıca bütün diğer kadınları ya da erkekleri tanıdığımız anlamına gelmez bu. Sonuçta her insan ayrı bir dünya.

Daha öncekiler gibi bu romanınızda da aşk var. Çocukluk aşkı günün birinde geri dönüyor…

Çok güçlü bir şey çocukluk aşkı, derinlerde iz bırakıyor. O yaşlarda aşık olduğunuz kişi, sizin için aşkın ve güzelliğin tanımı haline geliyor. Sonrasında da farkında olmadan hep onu arıyorsunuz. Ona benzeyenleri güzel buluyorsunuz mesela. Herkeste böyle olmayabilir tabii, hafif atlatanlar da vardır ama Narin çocukluk aşkıyla yıllar sonra yeniden karşılaştığında yine aynı şeyleri hissediyor. Her seferinde şiddeti artan bir aşk…

Niçin üzerine en çok yazılan konu hâlâ bu sizce?

Çünkü aşk, bizim en büyük sosyal problemimiz. Bakın etrafa; bütün arkadaşlarınızın birbirinden ayrı sorunları vardır. Gene de aşk, hepsinin ortak sorunudur. Ya geçmişte olmuştur, ya bugün vardır ya da yarın olacaktır… Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, ilişkilerin şekli ne kadar değişirse değişsin, bizim aşka hep ihtiyacımız olacak. 3000 yılında tuhaf uzay giysileriyle dolaşırken bile, basit şeyler için ağlamaya devam edeceğiz.

Önceki romanlarınıza baktığımda bir şeyi fark ediyorum. Sizin karanlık ve tehlikeli konulara bir eğiliminiz var… Aşka Şeytan Karışır’da cinselliğin, fiziksel arzunun mekanizmalarının kimi zaman insanı kendine bile yabancı hale getirebildiğinden bahsetmiştiniz. Kahperengi’de de cinsellik, karakterlere türlü tuzaklar kuruyor.

Cinsellik bazen hiç ummadığınız şekilde sizi esir alabiliyor ve siz, hiç tanımadığınız birine dönüşüyorsunuz. Nasıl ve neden böyle oluyor, bilmiyoruz. Bilsek belki bundan kaçabilirdik. Aşk kadar hatta daha güçlü bir şey seks. Ben, onun tek, yalın, aşkla birleşmemiş halini daha enteresan buluyorum. Ummadığınız insanların ummadığınız şeyler yapmasına sebep oluyor. Küçümsenecek konu değil, tehlikeli; o yüzden de irdelemek gerek. Bir de hiçbir zaman kendinizi bunun dışında tutamazsınız. “Ben böyleyim, ben şöyleyim” demeyin boşuna. Hayatın baş görevlerinden biri, “Ben böyleyim, ben şöyleyim” diyenleri hayal kırıklığına uğratmaktır.

Edebiyat bir mektup yazma sanatı, sürekli mektup yazıp duruyoruz

Hayatta yapmak istediklerinizi romanda karakterlerinize yaptırdığınız oluyor mu?

Sıklıkla oluyor. Kahperengi bazı bölümlerde komik ve eğlenceli, bazı bölümlerde çok üzücü bir kitap. Muhtemelen o esnadaki ruh halim yansıyor. Çoğu yazar metinle arasına mesafe koyduğunu söyler ama bence kitaplarımıza, itiraf ettiğimizden daha fazla şey katıyor, içimizde olanları hikayeye aktarıyoruz. Bir derdimiz olmasa, yazmazdık.

Erkek yazarların soyut ya da somut ilham perileri vardır ya, siz yazarken kiminle flört ediyorsunuz?

İnsan zihni çok karmaşık; kimsenin tek bir esin perisi yoktur. Bence bir değil, birçok kişi tarafından beğenilmek için yazıyorlar. Ben de kendimi beğendirmek istiyorum. En çok da kendime… Yazarken insan kendi kendisiyle çok kapışıyor, bazen yerden yere vuruyor kendisini. Defalarca düşüyor, kalkmaya çalışıyor. “İğrenç oluyor, yazamıyorum, gerizekalının tekiyim…” Ara sıra da “Ah, tamam, bu sefer çok iyi oldu” diyerek seviniyor. Ama bu çok az. Toplam zamanın yüzde beşi.

İyi ama kendinizi beğendirmenin bir yolu olarak niçin başka bir şeyi değil de yazmayı seçtiniz?

İlk romanım yayınlandığında, “Yazmasan delirir miydin” diye sormuşlardı. Ben de düşünmeden, “Yoo, delirmezdim” demiştim. Bugün aynı soruya cevabım açık ve net: Delirmemek için yazıya başlamışım aslında. Edebiyat, bir mektup yazma sanatı. Romanlar, şiirler ve diğer edebiyat eserleri hep birer mektup. Kime derseniz, cevap veremem. Bildiğim, hepimizin bir şeyler anlatmaya, hikayelerimiz aracılığıyla kendimizi beğendirmeye, sevdirmeye ihtiyacımız olduğu. Bu yüzden sürekli mektup yazıp duruyoruz.

İlk nasıl başladınız?

Yazmayı hep istiyordum ama ulaşılmaz bir hayaldi benim için, Hawaii’ye yerleşmek gibi… “Hadi canım, ben mi yazacağım” noktasına geliyordum. Yazmak için gereken özdisiplinin bende olmadığına emindim. Sonra, reklamcılıktan sıkıldığım bir dönemde, “Yazsam ne kaybederim” dedim. Ve kimseye söylemeden başladım.

Özdisiplin yazdıkça mı kazanıldı?

Yok, özdisiplin insanda ya oluyor ya olmuyor ve asla sonradan kazanılmıyor. Ama elinizdekiyle idare etmeyi öğreniyorsunuz. Her sene bir kitap çıkaranlardan değilim, mecbur kalsam bile yapamam. Hayatta yapmak istediğim başka şeyler var. Seyahat etmek, yeni insanlar tanımak, başka yazarların romanlarını okumak, film seyretmek… Her gün aynı şeyi yaşayacağım bir hayat bana göre değil. Birbirinin aynı 10 gün geçirsem, “Eh, demek ki yapacak başka şey kalmadı, öleyim bari” diyebilirim. Yazmanın güzel taraflarından biri de tekdüzelikten kaçış imkanı tanıması, bir özgürlük alanı sunması. Hiç yaşayamayacağın hayatların içine giriyorsun ve orada istediğini yapıp istediğini söylüyorsun.

Jaws filminde köpekbalığını, Kahperengi’de Moskof Recep’in tarafını tuttum

Kitabın kötü karakteri Moskof Recep’in, oğlunu “satabileceği” bir futbol takımı temsilcisi sandığı adamın kızı için gelen öğretmen olduğunu öğrenmesi şahaneydi. Bu hem çok acıklı, hem de felaket komik bölümü çok canlı bir şekilde yazmışsınız. Filme çekilse senaryo hazır sanki… Moskof Recep niçin en sevdiğiniz karakter?

Ruhsuz, kaba, ailesine değer vermeyen, kötü davranan hatta onları düşman olarak gören bir sürü adama rastlarsınız. Sokakta, her köşe başında vardır onlardan. Yaşadıkları tüm başarısızlıklar başkalarının, en çok da ailelerinin suçudur. Kadersizliklerinin acısını çıkarmaya çalışırlar. Fakat Recep’e haksızlık etmek istemem. Sonuçta o benim yarattığım bir karakter. Kitabın en az sevilecek karakteri olduğunu baştan biliyordum, o yüzden ona karşı bir sorumluluk hissettim. Ayrıca her insanın hoşgörüyü ve bağışlamayı hak ettiğine inanıyorum. Recep bambaşka bir ailede doğsa, bambaşka koşullarda büyüse, belki böyle biri olmazdı. Başka ailelerde doğsak biz de berbat insanlar olabilirdik.

Ya da dünyayı kurtarırdık!

Bunu bilemeyiz. Hepimiz bir şekilde “birisi” haline geliyoruz ama karakterimizin oluşmasında talihin etkisi büyük. Recep’inki kötü talih, kötü karakter. Talihini değiştirebilen insanlar da var elbette ama herkesten onlar kadar güçlü olmasını bekleyemeyiz.

Yazar, karakterleri arasında taraf tutar mı?

Yazarlık, bütün karakterlere empatiyle yaklaşmayı, onları anlamayı gerektiriyor. Onları biz yaratıyoruz ama aslında bize ait değiller. Moskof Recep’i yazan ben olduğum halde onu yüzde 100 tanıdığımı söyleyemem. Hakkında daha çok şey öğrenmek için bir kitap daha yazmam gerekir.

Neyse ki kendine göre mutlu sayılabilecek bir sonu var.

Eh, o kadar mutluluk da ona yeter. Fakat ben, sadece yazarken değil, okurken de sevilmeyen karakterlere daha fazla sempati duyuyorum. Jaws filminde Jaws’un tarafını tutmuştum mesela, köpekbalığının… “İyi de esas siz onun evinde ne yapıyorsunuz” diye düşündüğüm için…

İnsan gençken kalbiyle okuyor

Gelecekte kendinizi nasıl hayal ediyorsunuz?

İçimde hâlâ yazmadığım bir kitap var. “Oh be, tamam, sonunda oldu” diyeceğim bittiğinde. Onu arıyorum. Gerçekten sevebileceğim biri henüz karşıma çıkmadı gibi bir durum. Evde kalacağım belki de.

Maraz’da “Çocukken dünya hayal kurabildiğin ölçüde sana aitti. Yaşlanmak ise ihtimallerin azalmasıydı. Sahip olamayacağını bilerek bakmaktı etrafa, geçmiş olsun demekti” diye yazmışsınız. Yaşadığınız, deneyimlediğiniz bir şey mi bu?

Aslında evet. Mesela uluslararası ilişkiler bölümünü kazandığım gün… Artık doktor olamayacaktım. Avukat olma hayali de kuramazdım. Kendimi etrafına çitler örülmüş biri gibi hissettim. Çıkamayacağım çitlerin içine sıkışıp kalmıştım. Büyümüş, yaşlanmıştım ve bir anda ihtimallerim sınırlanmıştı.

Sevdiğiniz, etkilendiğiniz kitaplardan bahseder misiniz?

Kendi kitaplarımı yazarken yaşadıklarımı unutabiliyorum ama çocukken bana çok tesir eden kitapları okurken yaşadıklarımı ayrıntılarıyla hatırlıyorum. Jules Verne’le başladı ilk. Esrarlı Ada’yı herhalde 200 kere okumuşumdur. 13 yaşındayken Kosinski’yi keşfetmiştim. Bittiğinde kitabı mutlulukla göğsüme bastırmıştım. Rus yazarları çok seviyorum. Dostoyevski, Turgengev, Tolstoy… Özellikle de Tolstoy. Onun Kreutzer Sonatı’nı okumuştum ilk olarak ve çok etkilenmistim. Küçüktüm o zaman, şimdi kitabı hatırlamıyorum bile ama Tolstoy öyle girmisti kanıma. Fowles ve Somerset Maugham da kahramanlarımdır. Türk yazarlardan da Sabahattin Ali vardır. Bence okumadaki etkilenmeler ilk gençlik çağlarında yaşanıyor daha çok. İnsan o yaşlarda kalbiyle okuyor.

Şimdi neler okuyorsunuz?

Sevdiğim yazarlar kadar, sevdiğim çevirmenler de var. Yıllardır Avi Pardo ne çevirse okurum. Bitmesin isterim. Yeni çevirisi çıksın diye beklerim. Hastasıyım. Bukowski’yi, John Fante’yi, Nick Cave’i, Etgar Keret’i, Almodovar’ın bir öykü kitabını çevirdi. Şimdi Sisters Kardeşler diye bir roman çevirmiş onu okuyorum. Dili gene şahane…

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Kahperengi: Her bakışta şiddeti artan bir aşkın romanı”
  1. dcayan says:

    Hande Altaylı’nın bu kitabını elime aldığımda, beni bu kadar içine çekeceğine, o dünyanın içinde yaşıyormuş hissettireceğine inanmamıştım.
    Son okuduğum kitaplar arasında en beğendiğim kitaptı, teşekkürler Hande.

  2. kubra says:

    2 gunde bıtırdıgım ıcın cok uzuluyorum… sevdıgım bır arkadasımı kaybetmıs gıbı oldum. sonsuza kdr okuyabılırdım. gerçekten mükemmeldi…

Leave A Comment