Egoist okur

Semih Kaplanoğlu: “Kalbin tanıklığı; ölürken hissedeceğimiz şeylerin filmi…”

Yusuf Üçlemesi, Semih Kaplanoğlu’nun üçlemeye dahil olan üç filmi (Yumurta, Süt, Bal) ve onunla yapılan bir nehir söyleşiden oluşuyordu. Yusuf’un Rüyası adını taşıyan ve yönetmenin film dünyasına girmek için bir anahtar niteliği taşıyan nehir söyleşiyi sinema yazarı ve romancı Uygar Şirin gerçekleştirmişti.

Aşağıda kitaptan Tarkovski’yle ilgili bir bölüm okuyacaksınız.

Gülenay Börekçi

semih kaplanoglu tarkovski egoistokur

“Kalbin tanıklığı; ölürken hissedeceğimiz şeylerin filmi…”

Uygar Şirin: Sinemaseverlerle konuşurken, ister seyirci olsun, ister yönetmen, oyuncu ya da eleştirmen, dikkatimi çeken ortak bir özellik, hayatlarının belli bir döneminde sinemaya bakışlarını kökten değiştiren bir film olması. “Ben sinemayı hep severdim ama filanca filmi seyrettikten sonra sinemanın neler yapabileceğini anladım” dedirten bir film… Sizin hayatınızda böyle bir film olup olmadığını merak ediyorum.

Semih Kaplanoğlu: Andrey Tarkovski’nin “Ayna”sını söyleyebilirim. “Ayna” benim sinemaya bakışımı altüst etti. Sinemanın böyle bir şey olabileceğine dair ilk düşüncelerim onu izlediğimde oluştu. (…) Daha sonra belirli aralıklarla 20-30 kere izlemişimdir… Benzer bir etkiyi yine Tarkovski’nin “Andrey Rublev”inden de aldım. Onu da 88’de veya 89’da İstanbul Film Festivali’nde Emek’te seyrettim. 170 dakikalık bir filmdir, belki daha da fazla. Film bitti, sinemadan çıktım, biletim olmamasına rağmen bir yolunu bulup bir sonraki seansa girdim ve filmi tekrar seyrettim. “Ayna” ve “Andrey Rublev” benim için kuralları koyan ve çizgileri çeken filmlerdir, milat gibi bir şey sinemayla ilişkimi düşündüğümde. Bugün de hâlâ en çok sevdiğim filmleri saysam ilk iki sıraya bunları koyarım. (…)

Uygar Şirin: “Ayna” Tarkovski’nin en zor, en anlaşılmaz filmi olarak görülür. Tarkovski ise bu yöndeki sorulara hep “Neden öyle düşündüğünüzü anlamıyorum. Çok düz ve basit bir film aslında” diye cevap verir.

Semih Kaplanoğlu: Bence de öyle. “Ayna” iyi bir müzik parçası dinlediğimde hissettiğime benzer duygular uyandırıyor bende. Bunun anlamakla bir alakası yok… Benim asıl önemsediğim ve etkilendiğim “Ayna”nın yarattığı zaman duygusu. Hayatını anımsayan, yüzünü görmediğimiz bir adam; o hayat parçaları arasına giren belgesel görüntüler; çocukluğun çeşitli evreleri ve bütün bunların geniş bir şimdiki zaman duygusu yaratması… Babanın yokluğu önemli bir yer tutar orada ama Tarkovski her şeye rağmen şükranlarını sunuyor gibidir, çünkü filmin bir yerinde birdenbire, yurtlarından, annelerinden ve babalarından koparılmış, ülkeyi terk eden onlarca çocuğun görüntüsünü koyar. Müthiş bir şey bu. Bir tarafta savaş zamanında babasız büyüyen bir çocuk, ama öbür tarafta aynı dönemde ülkesini terk eden, annesinden babasından ayrılan çocuklar… Bir yönetmenin tarihi böyle yorumlaması, kendini o tarihin içinde vicdanıyla beraber konumlaması bana çok kuvvetli gelmişti. Sonra, müphemlikler vardır “Ayna”da, çünkü bir çocuğun anlayabildiği, hatırlayabildiği, algılayabildiği kadarını gösterir. Çocukluk öyledir, hiçbir zaman bütünü algılayamazsın.

Uygar Şirin: Kaldı ki film de örneğin kronolojiyi bozarak, farklı karakterleri aynı kişilere oynatarak, anlama çabasına meydan okuyor. Tam ipin ucunu yakaladım dediğin anda elinden alıyor.

Semih Kaplanoğlu: Sadece aralara bazı tarihsel işaretler koyuyor, aşağı yukarı hangi zamanda olduğunu göstermek için. Büyük bir zaman çizgisinde birkaç noktayı işaretliyor… Zamanda sürekli gidip gelmelerle ve farklı karakterleri aynı kişinin oynamasıyla mesela adamın annesi, sevgilisi ve karısı birbirinin içine geçiyor ve hepsi tek bir kadın figürüne dönüşüyor aslında… Ölüm üzerine müthiş bir sahne de vardır. Çocuk evdeyken kapı çalınır, çocuk kapıyı açar, bir yaşlı kadın gelmiştir. Kadın birisini sorar, çocuk “Bir dakika, çağırayım” der, kadın oturur, elinde bir bardak çay gibi bir şey vardır. Çocuk gelene kadar kadın gitmiştir ve bardağın sıcaklığı yavaş yavaş kaybolur. Tam o anda telefon çalmaya başlar… Hayatın temel meseleleri ve yaşamın temel unsurları vardır “Ayna”da. Toprak, su, ateş, rüzgar… Belki ölürken hissedeceğimiz, aklımızdan geçecek şeylerin filmidir. Aklımızın değil, kalbimizin tanıklığıdır belki.

“Bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti” denir. İşte o film “Ayna”. Tam da o bence… Mesela yangın sahnesinde, kenarda, kuyudan çıkmış sallanan bir çıkrık vardır, o çıkrığın sesi duyulur. O sahnede önemli olan yangın değildir, su dolu çıkrığın, damlaların zayıf sesi her şeyin önüne geçer. Yangın ve su! Sesleri de belki böyle hatırlayacağız hayatımızın son anlarında… Bütün bunlar bizi kişisel deneyimlerimizle buluşturur. Biz de yaşarken bir bütünü değil bazı ayrıntıları içimize hapsederiz; kaynayan bir çaydanlığın sesini, rüzgarın sesini, bir sobanın sesini… “Ayna” bize hayatımızın ayrıntılarını geri veren bir film.

Uygar Şirin

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment