Egoist okur

Kanuni’nin oyun arkadaşı Hurrem Sultan

Hepimiz kendi hayatlarımızın imparatorları, imparatoriçeleri, cariyeleri ve köleleriyiz… Eğilmez olduğumuz anlar olduğu kadar; diz çöktüğümüz anlar da bize ait. Sözlerimizle öldürebiliriz, tıpkı sessizliğimizle yapabildiğimiz gibi. Öyle kudretliyiz ki, gülüşümüzle bile bir başkasına hayat verebiliriz. Aşkın içinde kaybolurken köle, bir aşkı bitirirken efendiyiz. Bazen aşk için ölürüz, bazen aşk bizi öldürür… Kimileri için muhteşem imparator ya da imparatoriçeler, kimileri için sözü geçmez, adı bilinmez köleler oluruz. Ama hayatımızı yaşarken hepimiz aslında tarih yaratıyoruzdur. Aycan Aşkım Saroğlu,  olağanüstü bir kadını, Hurrem Sultan’ı yazdı…

Hepimiz kendi hayatlarımızın imparatorları, imparatoriçeleri, cariyeleri ve köleleriyiz… Eğilmez olduğumuz anlar olduğu kadar; diz çöktüğümüz zamanlar da bize ait. Sözlerimizle öldürebiliriz, tıpkı sessizliğimizle yapabildiğimiz gibi. Öyle kudretliyiz ki, bir gülüşle birine hayat da verebiliriz. Aşkın içinde kaybolurken köle, bir aşkı bitirirken efendiyiz bazen, ya da tam tersi… Kimi zaman varoluşumuzu sürdürebilmek için birilerinden kurtulmamız gerekir, bunu fiilen onları yok ederek yapmasak da ruhlarını öldürerek yapabiliriz… Bazen aşk için ölürüz, bazen aşk bizi öldürür… Kimileri için muhteşem imparator ya da imparatoriçeler, kimileri için sözü geçmez, adı bilinmez köleler oluruz. Çocuğumuz için ne kadar şefkatli olursak olalım, onu tehdit eden için cellat kesilebiliriz… Eski bir kâğıt parçasına da yazılabilir adımız, külliyatlı kitaplarda geçen bir efsane de olabiliriz. Ama hayatımızı yaşarken hepimiz aslında tarih yaratıyoruzdur.

Sevdiği ve tarafından sevildiği erkeğin çağırdığı ismi Farsça güldüren, neşelendiren’ anlamına gelen Hurrem Sultan ya da henüz çiçeği burnunda minicik bir kız çocuğu iken annesinin kucağından koparılan Alexandra da hepimiz gibi bir hayat yaşadı… Kimilerince ‘lekeli’, ‘tehlikeli’ ve ‘entrikacı’ sayılan hayatında sayısız ‘kusur’ bulunabilir, imparatorluğun bekası için kötü şeyler yaptığı da söylenebilir. Ama sonuçta o da herkes gibi bir insan olarak kendini tarihini yazdı.

Her şey bir yana, ikisinin yaşadığı o tarihten en çok hatırda kalan bir erkekle bir kadının birbirini her şeyden çok sevmeseydi… Ender rastlanan türden bir aşktı onlarınki.

Hurrem Sultan ile ve insan Sultan Süleyman’ın bir kadın ve erkek olarak aşkla dolu bir hayat geçirdikleri inkar edilemez… Ve onları birer insan olarak gördüğümüzde, yaşadıklarına pekala ‘onca acıya rağmen saadet içinde geçmiş bir hayat’ denilebilir… Elbette, kocasının, rakibesi Mahidevran’dan olan oğlu Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde payı bulunan Hurrem Sultan’ın ürpertici ve dehşet verici bir yanı var… Ama bütün imparatorlukların temeli olan Güç kavramı başka türlü icra edilemiyor maalesef. Gücün altında çokça acı ve kan bulunuyor, o gün de bugün de…

Bir yanıyla Hurrem’e hak bile verebiliriz. Doğanın ‘büyük balık küçük balığı yutar’ kavramını iyi bilen genç kadın, son tahlilde, kendi yavrularını yaşatabilmek için diğer yavrulara kıyan mahlukattan farksızdı belki. Gücün olduğu yerde güçsüzlükten, kazananın olduğu yerde kaybedenden bahsetmek elzem herhalde… Şehzade Mustafa öldürülmeseydi; imparatorluk duraklama devrine girer miydi girmez miydi, bilemeyiz…Tarihçiler bunu hâlâ ciddiyetle tartışıyor, ama hayat matematik problemi gibi de çalışmıyor ki… Bir değişkeni çıkarıp yerine başkasını eklediğinizde her zaman beklediğiniz sonucu alamayabiliyorsunuz.

Şehzade Mustafa iyi bir imparator mu olacaktı mesela? Belki bir hastalığa yakalanacaktı, belki savaşlar kaybedecekti… Onun ölümünün koca bir tarihi altüst ettiği tezinin doğruluğu tartışılır. Hurrem’in sebep olduğu ölümü vahşice buluyor ve onaylamıyorum elbette ama imparatorlukların tarihlerinin ölümle yazıldığını da inkar edecek değilim, yani taht söz konusu olduğunda da ‘ilk taşı günahsız olan atsın’ kuralı geçerli… Bütün bir tarihi yargılamak yerine, bugün aynı yanlışları tekrarlamamaya çalışabiliriz. Dolayısıyla ‘cadı’ Hurrem’in bir imparatorluğun yıkılışındaki parmağını geçelim. Keşke hiç yaşanmasaydı diyebileceğimiz başka şeyler var. Mesela Hiroşima olmasaydı, mesela Hitler olmasaydı, mesela katliamlar olmasaydı, mesela Kerbela olmasaydı…

Avusturyalı besteci Joseph Haydn’ın 63. senfonisinin ilhamı, sayısız opera ve balenin başkahramanı olan Hurrem’e biraz daha tarafsızca bakabilirsek, özgür ve farklı bir kadının portresini de görebiliriz. Sultan Süleyman’ın “Hayatım, hasılım, ömrüm, şarab-ı kevserim… Neşatım, işretim, bezmim, çerağım, neyyirim, şem’im” dediği bir kadının portresini…

Lehistan Krallığı’ndaki Rutenya’dan 14-15 yaşındayken Tatar akıncılar tarafından kaçırılarak, ihtişamlı bir kentin gölgeli yapısına, Harem’e getirilen bu genç kadın; tabiatındaki o boyun eğmez tavırla belki sultanlar sultanı, her sözü kanun ama yazdığı gazellerden anladığımız kadarıyla içi bir hayli insan Süleyman’ın biricik aşkı oluvermiştir… O Sultan Süleyman ki, sınırsız bir gücün peşinde koşsa da nihayetinde bir insandı ve belki de ara sıra kendisine Tanrı gibi değil, insan gibi davranılmasını özlüyordu.

Hurrem Sultan’da doğuştan var olan o kendine güven, küçük yaşta yaşadıklarıyla yüreğini çelik gibi güçlendirmiş, onu gözü pek bir kadına çevirmişti…. Belki de en çok cesareti, aşktan ölürken bile kişiliğini kaybetmeyişiydi onu Süleyman’ın gözünde ayrıcalıklı kılan… O döneme kadar ‘kadın’ fikrine alışmamış olanları bu özelliğiydi şaşırtan… Hurrem ‘hiçkimse’ değildi, Harem’de bir kadın değildi, âşık bir kadın, bir bireydi. Sevdiği adamla ‘neredeyse’ eşit bir ilişki kurabilmiş ve bunu yaparken ona sonradan öğrendiği bir lisanla aşk mektupları yazabilmişti… Şahsiyetli, özgür ruhlu, ona eşiti gibi davranan bir kadınla yaşamanın zevkini tattırmıştı padişaha… Ona oyun arkadaşı olmuş, muhabbetini sunmuştu.

Bir Osmanlı sultanının nikahla evlendiği ilk cariye olan Hurrem, özgür ruhunu hep koruduğu için bir çeşit devrimciydi. Bazılarının onu bir feminist ikon sayması da bundan… Strateji ustası bir kadın kendini, iktidarını kabul ettirmek için planlar yapıyor ve gözünü kırpmadan onları uyguluyordu.

Astrolojik açıdan bakarsak, bir Akrep arketipi olduğunu söyleyebilirim. Yeraltından gidiyor, gücünü, cinselliğini, kadınlığını kullanarak ördüğü ağda düşmanlarını birer birer yok ediyor. Sonunda oğullarından birinin tahta çıkmasını garantiliyor ama bunun hazzını yaşamasına ölüm engel oluyor. İşte hayatın ders verici tarafı. Asıl gücün kime ait olduğunu hayat bize hep hatırlatır…

Az bulunur bir aşkla sevilmiş bir kadın olarak mutlu olmuş mudur, bilemeyiz. Bildiğimiz, Süleymaniye Camisi Külliyesi içinde iç duvarları bir cennet bahçesini andıran İznik çinileriyle kaplı bir türbede yatan Hurrem Sultan’ın ardından Süleyman’ın başka hiç kimseyi sevmediğidir…

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
7 Responses to “Kanuni’nin oyun arkadaşı Hurrem Sultan”
  1. Sibel says:

    Sözlerimizle öldürebiliriz, tıpkı sessizliğimizle yapabildiğimiz gibi… Aşkın içinde kaybolurken köle, bir aşkı bitirirken efendiyiz… çok güzel çok….

    • aycan aşkım says:

      Teşekkür ederim Sibel… Beğenmen benim için çok kıymetli ve heyecan verici…:)

  2. benam ates says:

    Aycan’in yazisi çok güzel. Siteyi de çok begendim, ellerine saglik gülenay, burdaki arkadaslara siteni tavsiye edecegim. selamlar, benam

    • aycan aşkım says:

      Benan’cım sağol desteklerinizi bekliyoruz… Site çok güzel gerçekten…

      Nermin senden bunları duymak beni çok mutlu etti…

  3. nermin says:

    bir süre sonra sesli okumaya başladığımı farkettim… öyle haklı, öyle akıcı ve dolu ki. tebrik ederim.

  4. “Eğilmez olduğumuz anlar olduğu kadar; diz çöktüğümüz zamanlar da bize ait.”
    Ay-can’ım Kanuni bu yazıyı okusa bir kez daha aşık olurdu Hürrem Sultan’a diye düşündüm:)
    Gözlemin de, tesbitlerin de kalemin de çok keyifli; gönlüne sağlık bi tanem…

    • aycan aşkım says:

      Göksel’im Göksu’m, :) Tam bir Akrep kadını gibi sessiz ve derinden… Senin iltifatına mazhar olmak büyük keyif, cesur yürek, karizmatik ve keskin kalemli arkadaşım :)

Leave A Comment