Egoist okur

Algan Sezgintüredi: “Polisiye de felsefe yapmanın bir yolu”

Sevin Okyay, “Okumuş muydunuz? Hiç okumadınız mı? Pes!” diyor Algan Sezgintüredi’den bahsederken.

Murat Menteş ise yazarın dördüncü romanı Katilin Şahidi’ni “Tek kelimeyle şahane, iki kelimeyle çok şahane” diye tarif ediyor.

Zevkine bu kadar güvendiğim iki kişi tavsiye eder de ben durur muyum? Bir koşu gidip Sezgintüredi’nin şahane kapaklı yeni romanını aldım, okumaya başladım. Gerilimin yüksek dozda mizahla birlikte yol aldığı hikaye sağlam, karakterler tatlı ama karmaşıktı. Kitabı sevdim, üzerine yazacaktım da… Ama sonra yazarın pek röportaj vermediğini öğrendim ve her şeyi ona sormak daha iyi olabilir diye düşündüm.

Algan Sezgintüredi’nin enteresan bir adam olduğu kesin. Hakkında pek az şey bildiğimi söyleyip ipucu istediğimde şöyle dedi mesela: “İyi tanımadığım birinden bahsetmem yakışık almaz çünkü ben de benimle daha yeni tanışmaya başlıyorum. Künyelerde yazılanları biraz genişletsem yerini tutar mı?” Resmi kayıtlarda geçmemekle birlikte İstanbulluymuş. Babasının yedek subaylığı sırasında, yani 1968’de Erzurum’da doğmuş. MSÜGSF Grafik Tasarım Bölümü mezunuymuş. Resimle, renklerle ve şekillerle ilişkisi genetikmiş. (Başka babası Ertan Sezgintüredi olmak üzere ailesinden birçok kişinin iyi resim yaptığını düşünürseniz, haklı olmalı.) “Resmin ardından sinema, müzik geliyor. Dört yaşımda anneannem söktürdüğünden beri de okuyorum” diyor. Grafik tasarım, eğitimini alıp yapmadığı yahut pek az yaptığı mesleği. Çevirmenlik, “mecburiyetten” ikinci mesleği olmuş. Yazmak ne ara, nasıl ve niye çıktı, o da emin değil. Galiba gereksiz bir tevazuya sahip. Anlattıklarını okuyun, kendiniz karar verin: “Yapmak istediğim çok şey var; birincisi yazarlık. Büyüyünce yazar olmak istiyorum. Kısmet…”

Gülenay Börekçi

İllüstrasyon, daha önce şurada yayınladığım reklam filminden alındı.

algan sezginturedi egoistokur katilin sahidi aylak kitap

“Hikâye iyi olduktan sonra ister kalıba sok, ister kalıpları kır; fark edeceğini zannetmiyorum”

“Bizde polisiye daha az yazılıyor, çünkü planlı programlı hareket eden katiller yok” denir hep. Polisiye gerçek hayattaki cinayetleri taklit etmek zorunda mı? Mesela sizin ilham kaynağınız ne olur genellikle?

Planlı-programlı hareket eden katillerin başka ülkelerde sürüsüne bereket bulunduğunu, bizdeyse bulunmadığını hiç zannetmiyorum. Bizde pek yok, az veya yeterince yok denebilecek hemen her şeyin tarihsel-toplumsal süreçlerimizle bağlantısı bulunduğu kanaatindeyim. Polisiyelerin ya da genel anlamda edebiyatın, sanatın herhangi bir taklit zorunluluğu yok. Ama elbette algımız, bilgimiz ve haliyle yaratıcılığımız hayatla sınırlı; başvurabileceğimiz başka bir kaynak yok. Öte yandan yarattıklarımız, yaptıklarımız da hayatı şekillendirir. Özü, yumurta-tavuk ilişkisiyle aynı şeydir sorunuzun cevabı. Hayat ve sanat birbirlerini etkiler, birbirlerinden etkilenirler ama birbirlerini taklit zorunlulukları yoktur. Genel anlamda da, birey anlamında da böyledir fikrindeyim: bir şey yapar, hayatı etkilersiniz. Yahut yapılmış bir şey hayatınızı etkiler. Bu anlamda ilham, ilham diye bir şey varsa tabii, kaynağım çok. Çevrenize bakarsınız, kendinize bakarsınız; hepsi odur.

Sizce polisiye okurken suç üzerine mi yoksa ceza üzerine mi kafa yormak isteriz?

Bilmem; kişiden kişiye değişiyordur herhalde. Ama her iki kavram üzerinde açıkça yahut bilerek kafa yorup polisiye okuyanların, tüm polisiye okuyanlar arasında yüksek bir yüzdede olduklarını sanmıyorum. İdeali odur belki ama sadece edebiyat değil, tüm sanat türlerinin birinci planda eğlence amaçlı tüketildikleri kanısındayım. Eğlenmek, hoşça vakit geçirmek temel güdülerden biridir çünkü. Kötü bir şey değil hatta iyi bir şey bu; eğlenerek öğrenmek, eğlenirken fark etmeden düşünmek gayet güzeldir.

Komikle saçma arasında bir yerde duran acayip bir mizahınız var. Entrikayı, cinayeti mizahla sarıp sarmalamak suçu hafifletiyor mu, yoksa peşinde olduğunuz, yapmak istediğiniz başka türlü bir şey mi?

Teşekkürler ama anlatım tarzım suçu hafifletir görünüyorsa üzülürüm sahiden. Hiç öyle bir niyetim yok; sadece söyleyeceğim söz var veya var sanıyorum, söylüyorum. Cinayet işlemek, can almak, üzerinde ne kadar tartışılışa tartışılsın, ne bahane öne sürülürse sürülsün kötüdür. Kötülüğü bir kenara atmadan, unutmadan üzerine çok şey söylenebilir ki söylenmiş ve söyleniyor zaten. Çeviriden vakit bulamadığım için fazla yazamıyorum ve romanlarımda izlediğim belli bir yol, plan hiç olmadı. Kafamda kaba bir taslak oluşuyor; sonra fırsatı bulunca oturup yazıyorum.

Ben de zaten mizahınızın yalnızca güldürmeye değil, dil üzerine kafa yormaya yaradığını düşünüyorum. Bir şey alışılmış usullerin tamamen dışında bir şekilde de söylenebilir pekala… Ama tabii polisiye kurgunun içinde bu yapıldığında yaptığınız ezber bozmak oluyor…

Umarım öyledir. Her cümlenin birden fazla şekilde kurulması, her fikrin pek çok farklı tarzda söylenmesi mümkün elbette. Dil son derece acayip bir, ne demeli, şey. Zaman gibi. Kuantum Fiziği gibi… Onlarla aynı seviyede acayip değildir belki ama acayip, orası kesin. Matematiği de var, şiiri de dilin. Hem sınırlı hem sınırsız… Dil muazzam bir silahtır ki eğitimin ve kitleye yönelik eğlencelerin, kitleye sunulan sanatın özellikle sığ tutulmasının birinci amacı bu silahı köreltmektir bence. Polisiyenin kalıplar içinde işlenip işlenmemesi ne kadar önemli, bilemiyorum. Ama öyle bir zorunluluk yokmuş gibi geliyor bana. Artı, bahis konusu kalıpların bir kısmı evrensel sayılabilir ama çoğunu ilgili zamanın kültürü, coğrafya belirliyor bence. Dil, kurgu, anlatım tarzı önemli ama esas önemlisi, esas elzemi hikâye. Hikâye iyi olduktan sonra ister kalıba sok, ister kalıpları kır; fark edeceğini zannetmiyorum. Ama kurgu ve özellikle dil, hikâyeden alınacak hazzı fazlasıyla artırır. Sherlock Holmes ilk macerasında Dr. Watson’a, “Cinayetin kan kırmızısı ipi hayatın renksiz yumağına karışmış; bu ipi çözmek, yumaktan ayırmak ve her milimini gözler önüne sermek bize düşüyor ,” der. Çok önemli, çok belirleyici bence. Polisiyenin bu türünü seviyorum. Düğümlerin birbirine girdiği bir yumak yerine dümdüz bir ipin üzerinde sırayla çözülmeyi beklemelerini, şablon izleyenini değil. Ama böyle yazabiliyor muyum, hayır. Özeniyorum sadece. Kalıpların bazılarını kullanıyor, bazılarına önem vermiyorum.

“Polisiye de felsefe yapmanın bir yolu”

Polisiye yazmak zor mudur?

Ne yapmak istediğinize, nasıl ve ne kadar yapmak istediğinize bağlı… Bana kolay gelmiyor. Kolay diyen çıkabilir; bilmiyorum.

Olmazsa olmazları var mıdır bu türün?

Polisiyenin özü arayıştır. Keşiftir. Dairesel, döngüsel zaman fikrini kavrayamadığımız, kanıtını önümüzde göremediğimiz için çizgisel zaman anlayışıyla yaşıyoruz. Bir saniye sonrasını bile kesinlikle bilmekten aciziz; haliyle bellediğimiz bir noktadan, doğumumuzdan, yine bildiğimiz bir noktaya, ölümümüze gidiyoruz ama arada, yolculukta karşımıza nelerin çıkacağını, çıkacakların veya çıkabileceklerin neden çıkabileceklerini bilmiyoruz. Ne olacak? Niye böyle? Vesaire. Hem içimizde hem dışımızda arayış… Kısa tanımıyla felsefe. Ben, belki haddime değil ama böyle bir şey yapmaya çabalıyorum. Polisiye bu arayışın işlendiği tarzlardan sadece biri ve bu sıfatla bir araç. Haliyle iyi polisiye, soran, araştıran, anlamaya çalışan polisiyedir herhalde diyebilirim.

Ustalarınız kimler?

Her okuduğumdan ve izlediğimden bir şeyler almışımdır muhakkak. Şudur demek haddimi aşar; Homeros’tan beri kim yazmış, kim çizmiş, kim söylemişse hepsi ustamdır. Belki tekrara girecek ama derdim polisiye yazmak değil, sadece yazmak. Becerebilseydim felsefe yazmaya kalkardım belki. Ya da şiir.

“Dr. Watson’a özenen Sherlock Holmes”

Kim Vedat Kurdel, boynuzlu eşler hatırına sokak arşınlamadığı zamanlar neler yapıyor? Nasıl bir adam, nasıl bir dedektif? Akıllı bir adam mı mesela?

Kendi deyişiyle manda gibi olması haricinde, ilk bakışta ortalama biridir Vedat. İyi yürekli, iyi niyetli, fedakâr, dostuna sıkı dost ama hepsinden öte, vicdanlıdır. Zekidir ama dâhi değildir. Şiddete karşıdır ama haksızlığa, terbiyesizliğe gelemediğinden mecbur kalırsa itiş-kakıştan çekinmez; dayak attığı kadar yediği de çoktur. Disiplinli —matematik öğretmeni— bir babayla aşırı sevecen —ev hanımı— bir annenin tek çocuğu olmasının körüklediği hayalperest ve havai yapısından dolayı, yetişkin hayatının ortalarına gelene, özel dedektiflikte yaşadıkları ayaklarını yere değdirene kadar sorumluluklarından kaçmıştır. Bu halini fark ettikçe vicdani sıkıntısı artıyor. Bir de olayları hayranlık duyduğu kahramanları ve sevgili ortağı Tefo kadar hızlı kavrayamadığını “zannetmesinden” gelen hafif bir aşağılık kompleksinden mustarip. O yüzden Holmes’a özenen Watson, Mr. Spock’a özenen Kaptan Kirk gibi davranıyor. Oysa kesinlikle boş biri sayılmaz. Kendisi pek farkında değil, çoğunu tesadüfe yoruyor ama dedektifliğinde gözlem, rasyonalizm ve sezgiler rol oynuyor. Melekelerini fark ettikçe, hayata aydıkça, Platon’un Sokrates ağzından sıkça öğütlediği gibi kendini tanımaya başladıkça, öğrendikçe değişiyor, daha iyi bir dedektif olmaya başlıyor.

Onunla aranızdaki farklar, benzerlikler neler?

Şeklen bir benzerliğimiz yok. Onun dışındaki benzerlikleri, roman yazma hevesi ile en başta söylediğim durum dışında, söylemek istemiyorum. Tanıyanların azıcık lüksü olsun ama değil mi?

Hikâyeye kendinizi de davet etmişsiniz. Orada ne arıyordunuz?

Diğer meselenin getirdiği kafa karışıklığı yüzünden Vedat’ın çuvallama olasılığını görünce bir el atayım dedim! Şakası bir yana, kafamda oluşmaya çabalayan bir plan var; sonraki kitapları yazmayı becerebilirsem orada ne aradığımın daha fazla ortaya çıkacağını umuyorum.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment