Egoist okur

“Kendi çölümü kuracaktım…”

“Onu ilk defa salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Omuzlarından aşağıya kıvrılan saçları rüzgârda tıpkı bir yılan gibi askılı bluzunun boş bulduğu yerlerinden içine doğru sokuluyordu. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Oraya her ne nedenle geldiyse uzaktan da olsa o nedenin bir parçası olmayı istiyordum. Onun bilmediği bir neden. Aradığı, adını koyamadığı ama içinde onunla olmayı başarmış bir neden. İlkbahar henüz bitmişti.”

Burcu Yıldızer

col egoistokur burcu yildizer 1

Çöl

“Bir insan kendini herhangi bir tutkuya ne kadar kaptırırsa, kendi başına kişisel niteliği olmayan olaylar ona o ölçüde acı vermeye başlar.” Cesare Pavese

Onu ilk defa salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Omuzlarından aşağıya kıvrılan saçları rüzgârda tıpkı bir yılan gibi askılı bluzunun boş bulduğu yerlerinden içine doğru sokuluyordu. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde hoşuma gitmişti. Oraya her ne nedenle geldiyse uzaktan da olsa o nedenin bir parçası olmayı istiyordum. Onun bilmediği bir neden. Aradığı, adını koyamadığı ama içinde onunla olmayı başarmış bir neden. İlkbahar henüz bitmişti.

Bir süre elimdeki kitabın sayfalarını boş boş çevirmekle yetinmiş, parmaklarımın ucuna değen saman kâğıdının kokusunu içime çekmiş ve kıpırdamadan o parmakların arasından süzüldüğümü düşünmüştüm. Sayfalar geçiyor, kitap bitiyor ve ben yeniden başa dönüyordum. Onu izlediğimi anlamasını istemedim. Oysa sırtından başka hiçbir ayrıntısını göremiyordum. Gözleri yoktu. Dudakları yoktu. Beni fark edebilmesi için arkasına bakması yeterliydi. Ama o öylesine uzaklaşmıştı ki oturduğu yerden geri dönebilmesi sanki bir mucizeye bağlı gibiydi. Oracıkta bir yerde kıvrılıp uyumayı istediğimi anımsıyorum. Saat ilerliyor, güneş yavaş yavaş parkı terk ediyordu. Öylesine sakin ve ritmik hareketlerle kuma dokunuyordu ki bir süre sonra dalıp gitmişim.

Kendime geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Parkın köşe başlarına kurulmuş sokak lambaları titrek ışıklar saçıyordu her yana ve o hâlâ orada, kum havuzunun içinde oturuyordu. Üstelik bedenin duruşunda da hiçbir değişiklik yoktu. Bu kadar zaman nasıl hareketsiz öyle kalabilmişti? Sanki yüz yıllardır oradaymışçasına sabitti. Ayağa kalktım. Birkaç adımda yanında olabilirdim. Onu ilk gördüğüm andan beri izlediğimi, kum taneciklerini kaç saniyede avuçlarının arasına alıp bıraktığını, muhtemel düşüncelerini daha doğrusu aklından geçenlerin kendimce neler olabileceğini hayal ettiğimi ona söyleyebilirdim. O da önce, rüzgârda uçuşan ve yüzünün her yanını ele geçirmiş saçlarını eliyle boynunun diğer tarafına dolayıp bana bakar ve…

Yerime geri oturdum. İçimde hem onun yanında olmak isteği hem de bu kusursuz yalnızlığı doyasıya izlemek vardı. Bir rüzgârın eskittiği herhangi bir akşamüstü uygunsuzluğu gibiydik. Aramızdaki uzunluk belki birkaç adımdan ibaretti ama ruhlarımız arasında mesafe yoktu. Ona baktıkça beynimin içinde yer etmiş yüzlerce görüntü, ses, kalbimi kemiren sessizlik duruluyordu. Sanki dudaklarını kımıldatmadan bana bir şeyler söylüyor ve belki de “Dur!” diyordu. Yalnızca dur.

Gözlerimi kapattım. Nasıl olsa vücudunun bana dönük olan ayrıntılarının hepsini biliyordum. Kalkıp gitmesini, varlığımdan rahatsız olmasını, bana dair ufacık bir ses bile duymasını istemedim. Dokunduğum her şey günün birinde yitip gitmemiş miydi? Ben bu düşün sürgününde yapayalnız, birçoğu cevaplanmamış soruyla baş başa kalmamış mıydım? O artık benim için dokunmayı arzulasam da dokunmadığım bir gerçek, yalnızca oturduğum yer kadar yaşayabileceğim bir hayaldi. Ve benim bunu yıkmaya hiç niyetim yoktu.

Parmaklarını kum havuzuna her daldırışında yeryüzünden metrelerce aşağıya inmiş, açtığı minik çukurlardan içeri süzülmüştüm. Sayısız kum taneciklerinin arasında yol alıyordum. Onun duygularının küçük odacıklarında bir dolup bir boşalıyordum. Sımsıcak ve paramparçaydım. Sanki zamanın bir anına onunla birlikte makas atmıştık. Her şey bizden ibaret bir görüntünün içinde olup bitiyordu. Fotoğrafımız çok önceden çekilmişti. İkimiz de duruyorduk. Yaşama dair yüzyüze kaldığım ne kadar hesap varsa hepsi onun ellerinin eşelediği yer kadar benimle birlikte durmuştu. Sadece o ve ben. Bizi birbirimizden ayıracak tek bir şey vardı. Beni yeniden okuduğum kitapların sayfalarına döndürecek, günlük rutinlerimin arasında kaybolmamı sağlayacak tek bir şey.

Düzenli aralıkla tenime değiyordu. Aldığım her nefeste kum tanecikleri bütün gözeneklerimden içeri giriyor, boşlukta kalmış her yanımı ince ince dolduruyordu. Şu biçimsiz dünyanın bir sonu yokmuş gibi. Her defasında yeniden sürgün veren dallar gibi…

Boynunu buradan rahatça görebiliyordum. Siyah saçlarının uçlara doğru kıvrımlaşan tellerini, sağ omuzunun üzerindeki beni, bluzunun açık bir yarayı kapatmak istermiş gibi nefes alıp veren yerlerini, soluğunu… Şehirden, insanlardan, katlanmak için yarı ömür harcadığım türlü düzenbazlıklardan kurtulmuş, onun olmuştum. Kendimi kapadığım odalardan, içlerinden geçip giderken tahammül edemediğim binlerce yüzden çok uzaktaydım. Yeniden bedenimin içinde bir ruha sahip olduğumun farkına varmıştım. Öylesine büyük bir hınçla doluydum ki hayata bıraktığım yerden devam edebileceğim sadece uzak bir ihtimaldi. Terimdeki kokular hiç yok olmamıştı. Tenimdeki izler kapanmamıştı. Beynimdeki sorular ben sordukça daha da cevapsız hale gelmişti. Yıllarca bir tek anın hesabını tutmuştum. Fakat şimdi ufacık bir kum tanesinin peşine takılmış, buraya kadar gelmiştim. Onun burada oluşunun benimse onun kollarının arasında, boynunda, göğsünde olmak isteyişimin mutlaka bir nedeni olmalıydı.

Hâlâ neden beni görmüyordu? Oysa ben onun için buradaydım. Uzun yıllardan sonra ilk defa bir kadının sıcaklığını duyuyordum. Birbirimize dayanabilir, bizi bu hayattan uzaklaştıran nedenlere karşı durabilirdik. Geldiğimden beri yalnızca ellerini hareket ettiriyordu. Sanki bedeninin geri kalanı yoktu. Varlığı onu rahatsız ediyor gibiydi.

Dur demişti. Dayanamadım. Boynundaki iki belirgin çizginin tam orta yerine bir öpücük kondurdum. Kımıldamadı. Sonra bir daha. Bir daha. Tepkisizliği canımı yaktı. Parmak uçlarına değersem gittiği yerden onu geri getirebileceğimi düşündüm. Olmadı. Birkaç defa seslenmeye çalıştım. Kum tanecikleri nefesimi tıkadı. Öksürdüm, tükürdüm geçmedi. Yukarı çıkmak için çırpındım. Bana mısın demedi. Avuçladıkça salladım, geri düştüm. Üzerime boşalttığı kumlardan sıyrılmak istedim, yapamadım. Ona ulaşamıyordum. Aklımı yitirecekken gözleri açtım. Orada, kum havuzunun hemen kenarında oturduğunu gördüm. Elleri akordeon çalarcasına bir sağa bir sola yaylanıyor, kumlar parmaklarının arasından dökülüyor ve ben…

Ne yaparsam yapayım o nedenin bir parçası olamayacağımı çok sonra fark ettim. O, kum havuzunun oradan kalkmadıkça ona ulaşamayacağımı, yanında yer alamayacağımı, derdini, onu oraya getirip oturtan nedenleri bilmeden kendimi fark ettiremeyeceğimi acı da olsa anlamıştım. Kendi çölünü, bu kalabalık şehrin herhangi bir köşesinde kurmuştu. Belki de yaralarını böyle sarıyordu. Böyle mücadele etme yolu bulmuştu. Daha kendim bile geçmişin bana bıraktığı yaralardan kurtulamamışken başka birinin içinde bir “neden” olmayı nasıl isteyebilirdim ki? Üstelik bunun için hiçbir şey yapmamışken… Kendi çölümü kurmalıydım.

Onu ilk ve son defa, salıncakların yanındaki kum havuzunun kenarında, ince uzun parmaklarıyla kumları avuçlayıp avuçlayıp bacaklarından aşağıya dökerken görmüştüm. Kimsesizliği tuhaf bir şekilde canımı yakmıştı.

Burcu Yıldızer

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment