Egoist okur

Nilüfer Açıkalın: “Kendine emanet olmak, evrene emanet olmaktır!”

Ben çok umutluyum. Öyle güzel dağıldık ki; ne var ne yok ortaya döküldü. Bu iyi! Biz en güzel mücevherlerimizi kutuya koyar saklarız. Çünkü onlar bizim için değerlidir. Elmas vardır, altın ya da gümüş vardır. Derken kafan bir dağılır, mücevherleri toplamak istersin. Mesela Gezi direnişini, gezicileri o çekmecede saklı olan mücevherlere benzetiyorum. Ortaya çıktılar ve ışıl ışıl parladılar. Etrafta ne kadar bok püsür olsa da, karanlık ne kadar yaygınlaşsa da, onlar tüm bunların arasında parladı. Yaydıkları ışıkla karanlığı aydınlattılar. Az olabilirler ama pahada çok ağırlar.”

Tiyatro ve sinema oyuncusu, öykücü Nilüfer Açıkalın, şimdi bambaşka bir sahneden sesleniyor bize. İlk albümü Başka Şarkılar’ı geçtiğimiz aylarda çıkaran Nülüfer Açıkalın, özellikle sahne performansıyla dinleyiciyi büyülüyor. Teatral bir performans sunan Açıkalın’ın şarkıları da albümün adı gibi bambaşka. Mutlaka izleyin! Pişman olmayacaksınız.

Deniz Durukan

nilufer acikalin egoistokur kontrol kulesi 1

İlk albümün Başka Şarkılar Anadolu Punk gibi iddialı bir tavırla çıktı dinleyicisinin karşısına. Nedir Anadolu Punk? Ve Gökhan Dabak’la müzikal birlikteliğinizden söz etsek…

Anadolu Punk aslında Gökhan Dabak’ın Reçel albümünden sonraki süreçte yaptığı çılgınca çalışmalar ve çalma biçiminden dolayı ona yakıştırılan bir tanım. Hatta Anadolu Punk’ın babası gibi söylemlerle karşılanmış dinleyicisi tarafından. Biz bunu kendi aramızda, çok da irdelemeyerek zaman zaman konuşurduk. Beraber çalışmaya karar verdiğimizde, başta herhangi bir tanımlama yapmadan işin kendisine odaklanmıştık. İlk başlarda benim şarkı söylemem de planlanmış bir şey değildi. Her şey kendiliğinden oldu. Gökhan sahneye çıkmak istemiyor, şarkılar da kendini söyletmek istiyordu. Ben de bir anlamda bunun sözcüsü oldum. O sıralar çalışmıyordum, işsizdim ve sadece öykülerimi yazıyordum. Gökhan benim oturduğum binaya taşınmıştı. Bir araya geldiğimizde onun şarkılarını söylüyor, üzerine konuşuyorduk. Bu şarkı yaratma süreci beni çok etkilemişti. Birlikte stüdyoya girdik, o enstrümanları çalıyor, ben şarkıları okuyordum; bir anda kendimi işin mutfağında buldum. İlginç bir süreçti. Bu arada yaşam biçimimiz, hayatı algılamamız da örtüşüyordu.

Hangi noktada örtüşüyordu?

Kaybedenlerden yanaydık. Kaybolmuşların arasında, kaybetmekten korkmayarak varolmaya çalışıyorduk.

Peki Anadolu Punk?…

Aslında ne yaşam biçimimiz, ne de içinde bulunduğumuz durum punkçı gibi değildi. Ama punk’taki isyan ve direnme tavrı bizimle örtüşüyordu. Hayat mücadelemiz de buna denk düşüyordu. Ancak sahneye çıktığımızda bu şarkıların punk’la beraber yoğun bir biçimde funk da barındırdığını gördük. Yani sahnede durum bambaşka oldu. Orkestramın çalma tavrı da bunda etken.

Bu şarkılar bildiğim kadarıyla on küsur yıllık bir çalışmanın sonucu. Bu süre içinde, toplum olarak geçirdiğimiz sürece de bakmamızı sağlıyor. Ruh halimizin bir dökümanı gibi.

Kesinlikle! Biz toplumun kıyısında köşesinde takılmakla beraber, toplumun direkt merkezindeyiz de. Ayaklarımızın üzerine basarak kendi hayatımızı sürdürmeye, sürdürürken de varolan yaratıcılığımızla, sözümüzü söylemeye çalışıyoruz. Bunu da toplumdan bağımsız olarak yapamıyoruz. Toplumsal meselelerde sürekli kendini tekrarlayan durumlar var. Bunlara ne mani olabiliyorsun ne de durdurabiliyorsun. Yine de sesini duyurmak istiyorsun. Şarkılar buna aracı olabiliyor.

Mesela?

Önemsediğim şey; biz bu hayatı yaşıyoruz ve sonuna geldiğimizde öleceğiz. Madem yaşıyoruz, umutlu olmalıyız. Doğu felsefesindeki bilgiler bana rehber oluyor. Niyetim; Mevlana’dan, Şaman öğretilerinden yola çıkarak bize verilen bilgiye başka şeyler ekleyerek gitmek bu dünyadan. Amaç bu olunca, umut da var! İnsanın olduğu yerde umut hep var.

Ben bu kadar iyimser değilim, hiç umut göremiyorum. Ya da çıkış diyelim.

Hep umut var demek, bir yerden sonra sinir bozucu olabiliyor. Mesela, Pollyanna’yı ateşe atmışlar, üşümüyorum diye sevinmiş. Sonuç olarak derdin içinde neşe, neşenin içinde dert vardır.

Daha önce isyandan söz etmiştin müziğiniz için, Doğu felsefesinde ağırlıklı olarak tevekkül yok mudur?

Tevekkül için uğraşırsın ama isyan etmeden niçin uğraşacağını bilemezsin. Tevekkül için uğraşmak için de isyan etmek gerekir.

Albümde senin yazdığın sözlere baktığımda; ayakta durma meselesinden söz ediyorsun. Senin meselelerinden biri bu. Oysa bugün, bu kaygan zeminde “sağlam durma” çabası önemini yitirmiş gözüküyor.

Sağlam durmak, her şeyden önce güvenilir olmaktan geçiyor. Tavrının net olması gerekir. Bu tanımın içine vicdan da, ahlak da girer. Bana göre erdem budur. Bazen yanlış yapmamak adına dikkatli adım atıyorsun. Çoğu insan bunu kendini kısıtlama olarak görüyor. Oysa ki erdeme ulaşmada dostluk, ahlak, vicdan gibi durumları üst başlık yapıyorsan kişiliğinde, kendini hiç de fazla sıkmıyorsun demektir. Aksine, çok rahatlıyorsun. Güvenilir olmanın karşılığı, senin de diğer insanlara güveniyor olmandır.

Şu an o kadar güvensiz bir ortamdayız ki, senin söylediğin o ruh olgunluğuna ulaşma meselesi çoğunluğun unuttuğu bir durum oldu. Nasıl başa dönüp de kendimizi tekrardan onarabiliriz?

Böyle düşünenlerin, hissedenlerin onarılacak yanları yok. Ama hayal kırıklığıyla içine kapanıp küsmek herkesin başına gelen bir şey. Bunun geçici olduğunu bilmek lazım. Zaman bunu halledecek. İyi ve doğru kazanacak. Doğrunun yolu uzun. Ama gideceğe yere varıyor. Sabır gerekli.

Şarkıda dediğin gibi kendine emanet olmak mı gerekiyor? Ya da başka bir sonuç da çıkarabilirim bu şarkıdan: Kendini kendinden başkasına emanet etmemek… Böyle midir?

O düşünme biçimi de başka açıdan doğru. Kendini önce kendine emanet et. Çünkü sen bir nefesi temsilen varsın, bir can taşıyorsun. Kendine emanet olduğunda evrene de olmak anlamını taşıyor.

Peki ya akıl? Ona nasıl mukayyet olacağız?

Akıl gittiğinde kendine bir şekilde mukayyetsen eğer, çok şahane bir yere varıyorsun. Aklının gittiğinin bilincinde olmak şu demek: O aklın gitmesiyle, kontrol etme edimi aynı anda devreye girdiğinde kendindeki birçok şeyi fark ettiğin gibi, çevrende başkalaşan şeyleri de fark ediyorsun. Yani akıl gitmesinin yararları çok büyük. Akıl gittiyse, dışardan bir gözle kendine bakabiliyorsun, öyleyse kendini bulacaksın demektir.

Yaratım aşamasında bu iyi bir şey tabii. Peki başlangıç noktan ne? Şarkılarda yıkıp yeniden başlama arzusu var.

Çalışırken de var bu. Dağılmadan toplanmaz hiçbir şey. Aslında dağınık biriyim. Ama o dağınıklığın içinde belli bir düzen vardır. Günün birinde radikal bir karar verip kendi hayatını değiştirip bambaşka bir hale soktuğunda, bu dağınıklığın çok faydasını gördüm. Nasıl olsa toplanacağını bildiğin bir şekilde dağılıyorsun.

Peki toplum için bunu söyeleyebilir miyiz? Yani bir bakmışsın kaos ve dağılmışsın, sonra hoop toplanmışsın.

Tabii ki, ben çok umutluyum. Öyle güzel dağıldık ki; ne var ne yok ortaya döküldü. Bu iyi! Biz en güzel mücevherlerimizi kutuya koyar saklarız. Çünkü onlar bizim için değerlidir. Elmas vardır, altın ya da gümüş vardır. Derken kafan bir dağılır, mücevherleri toplamak istersin. Mesela Gezi direnişini, gezicileri o çekmecede saklı olan mücevherlere benzetiyorum. Ortaya çıktılar ve ışıl ışıl parladılar. Etrafta ne kadar bok püsür olsa da, karanlık ne kadar yaygınlaşsa da, onlar tüm bunların arasında parladı. Yaydıkları ışıkla karanlığı aydınlattılar. Az olabilirler ama pahada çok ağırlar.

Deniz Durukan

 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment