Egoist okur

“Keşkistan’da yaşamayı hiç istemezdim…”

Lüset Kohen Fins’in çok sevdiğim ilk kitabını yazmıştım. Yazar, “On Derin Ayak İzi”nin ardından şimdi ikinci kitabı “Enginar Mevsimi”yle okurlarının karşısında. İlk fırsatta okuyacağım ama anladığım kadarıyla içinde bulunduğumuz mevsime çok uygun bir roman. İşte birkaç alıntı:

“Enginar Mevsimi her ne kadar ilkbaharı çağrıştırsa da içinde bambaşka anlamlar taşır. Kimilerine yüzeysel mutluluklar, kimilerine de iz bırakan tecrübeler hediye eder. Çoğu zaman sersemletir ama asla seçeneksiz bırakmaz. Bu dönem aynı zamanda savrukluğun ve muğlak aşkların özgeçmişidir.”

“Bazen yaşamın bahşettiği sonsuz olasılıkların içinde kaybolmayı seçerim. Bazen de hayatın anlamını geçen zamana yükler, zaman geçtikçe hayatı anlamsız bulmaya başlarım. Aklıma gelen şey başıma geldiğinde de hep şaşırırım. Gerçi yaşamayı bir seçenek olarak değil eşsiz bir hak olarak algıladığım zamanlar da olmadı değil. Yenildiğim ve güç bulduğum şey ise hep aynı kaldı: Yüzleşme anında hissettiğim özgürlük duygusu.”

Enginar Mevsimi’ni okur okumaz yazacağım ama o zamana kadar sevgili Lüset Hanım’ın bu yazısıyla, daha doğrusu cesur itiraflarıyla başbaşa bırakacağım sizi. Biz kadınların beden takıntılarına dair sorduğum sorudan yola çıkarak yazmıştı.

Gülenay Börekçi

Hayatın anlamını Ayakkabı Takas Merkezi’nde öğrenin

luset kohen fins gulenay borekci egoistokur kadin beden

Lüset Kohen Fins: “Yol uzun ama teknolojinin bunca ilerlediği çağımızda tünelin ucunda ışık var”

İnsanoğlu sahip olduklarının kıymetini hep iş işten geçtikten sonra anlar. Bu teoriden yola çıkarsak; bedeninin kıymetini de ancak aksaklıklar baş göstermeye başlayınca fark eder.

İnsanların özgüvenlerini perçinleyen ve eksilten unsurlar da kanımca bu farkındalıkta gizli… Erkek/kadın ayrımı yapmak istemiyorum, bu herkes için geçerli. Ama bana sorarsanız, “Bakarsan bağ olur bakmazsan dağ” atasözü, fiziksel özelliklerimiz için de altın kural sayılır. Ne de olsa doğuştan sahip olduğumuz tüm özellikler, genetik kodlamaların da etkisiyle her bedeni diğerinden farklı kılıyor.

Bir şirket düşünün; kadınlar fiziksel güzellik ve estetik unsurlardan sorumlu olsun, erkekler de denetleme kurulunu oluştursun. Sonra görev dağılımı değişsin ve kadınlar denetleme kurulunda görev yapsın. İnanın değişen hiçbir şey olmaz çünkü her canlı fiziksel özellikleri deformasyona uğradığında kuşku dolu bir ıstırap hissi deneyimler. Buna kuşlar, balıklar ve maymunlar da dâhil… Sonuçta yer çekimi yasaları ayaklarımızı yeryüzüne zamklıyor ve göğüs, yanak ve kalça gibi uzuvlarımız otomatikman zamanla aşağıya çekiliyor. Onları diz kapakları, kol içleri ve çene izliyor. Göbeğe gelince; ilk başta öne çıkma eğilimi gösterse bile zamanla o da sarkıyor. Şahsen beni en rahatsız eden şey, göz kapaklarının ve göğüs dokusunun diriliğini yitirmesi. Ayrıca, mayo ve bikini giyerken kasıklarında yaşla birlikte beliren o lanet olası çizgilerden rahatsızlık duyan birçok kadın tanıyorum. Bu konuda yeni takıntılar oluşturmak istemem ama haberiniz olsun, dudaklar ve kaşlar da zamanla inceliyor.

İşte tam bu aşamadan en az iki evre önce, özümsememiz gereken bir atasözü daha var: “Her koyun kendi bacağından asılır.” Neticede kozmetik ve estetik sektörünün çarkları bizi rahatsız eden fiziksel görüntüleri azaltmak için dönüyor. İyi durumda olan fiziksel değerlerimizi muhafaza etmek için de her an iş başındalar. İşin karanlık tarafı, düzgün beslenme, spor ve kişisel bakımın bazen yetersiz kalması. Örneğin, burun estetiği yaptırdıktan sonra hayatını her açıdan yoluna koyacağına inanan fakat bir arpa boyu bile yol alamayan nice insan tanıdım. Amaç ne olursa olsun, önemli olan vücudumuzu ve yüzümüzü iyi taşımak. Giyim ve karakter özelliklerimizi ortaya çıkaran şahsi bir tarz yakaladığımızda bunu iyi yansıtabilmek de önemli. Gerçi göbek yağlarımızı aldırıp kalçalarımızı dikleştirsek bile vücudumuzu çekici bulmuyorsak hiçbir müdahale işe yaramıyor. Mesele hakikatten beyinde başlıyor, beyinde bitiyor.

Şimdi gelin biraz hayal kuralım; zayıflığın ve dolgun dudakların çekici olarak algılanmadığı bir ülkeye gidelim. Bu ülkenin adı Keşkistan olsun. Koltuk altı kıllarının ipeksi bir görüntüye sahip olması için özel bakım maskeleri kullanan kadınlar, yürüdükçe sallanan baldırların ve selülitin çekiciliğine dayanamayan erkekler olsun etrafta. Yanak çizgilerinin derinliğine sevgilisi tarafından iltifatlar yağdırılan kadınlar, göz kenarlarında beliren kaz ayağı çizgilerini gururla göstersinler mum ışığında. Alttan destekli sutyen giyenlere şüpheyle bakılsın.

Sizi bilmem ama ben hayatımın hiçbir döneminde Keşkistan’da yaşamak istemezdim. Gel şimdi çok vaktin varmış gibi kafanda yeni güzellik normları oluştur, bunları yeniden formatla hatta gel bir de psikolojik uyumlama yap! Yok, almayayım. Elimizden geldiği kadar bizi rahatsız eden fiziksel unsurları iyileştirmeye devam. Ne yalan söyleyeyim, yol uzun sayılır, ama teknolojinin, estetiğin bunca ilerlediği çağımızda tünelin ucunda hâlâ ışık var.

Lüset Kohen Fins

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to ““Keşkistan’da yaşamayı hiç istemezdim…””
  1. Meltem Bayramoğlu says:

    Enginar Mevsimi’ni de On Derin Ayak İzi’ni de okudum. İkisi de birbirinden farklı kitaplar fakat konular popüler kültür ve felsefeyle harmanlandığı için iki roman da belli ki aynı kişinin elinden çıkmış. Yazarın sesi bence çok net ve akıcı.

Leave A Comment