Egoist okur

KOETHI ZAN formülü: 5 gün + 1 saat + 500 kelime…

“Asla Yapma!” son ayların en çok satan uluslararası polisiyesi. Epey kanlı ve basbayağı ürkütücü. Bir nevi “Kuzuların Sessizliği”. Tek fark yazarının kadın olması. Koethi Zan’ın hikayesi de çok şaşırtıcı…

Zan, Alabama’da, yani Amerikan taşrasının ücra bir köşesinde, tek bir roman bile okunmayan bir evde büyümüş. Okuma zevkini okuldaki öğretmenleri sayesinde edinmiş. Yale Hukuk Okulu’ndan mezun olduktan sonra da avukat olmuş. Uzun yıllar MTV’nin hukuk bürosunda avukat olarak çalıştıktan ve sinemacı, tiyatrocu ve televizyoncuların davalarını üstlendikten sonra da oturup bir roman yazmış.

İşte onunla yaptığım röportaj… Ben yazar adaylarına cesaret vereceğine emin olduğum “5 gün + 1 saat + 500 kelime” formülünü sevdim. Kendiniz karar verin…

Gülenay Börekçi

koethi zan egoistokur asla yapma 1

“Asla Yapma!”yı yazarken ilham kaynağınız neydi?

Gerçek olaylar. Babası tarafından evlerinin bodrumunda tam 24 yıl esir tutulan Elizabeth Fritzl. Onu kaçıran adam tarafından 8 yıl ağır işkencelere maruz bırakılan Natascha Kampusch ve diğerleri, Sabine Dardenne, Jaycee Lee Dugard… Bu kadınlar o travmalardan sağ çıkmayı başardılar. İradelerine, kararlılıklarına, trajediyi atlatma kuvvetlerine hayranım.

“Asla Yapma!” feminist bir kitap olarak tanımlanabilir mi? Sonuçta yola çıkış noktanız kadınlara karşı işlenen ağır bir suç silsilesi…

Kesinlikle feminist bir roman. Hem polisiye bir kurgu içinde kurbanla özdeşleşerek onun ne hissedebileceğini yazmak istedim hem de kurbanın iyileşme sürecini… bu tip vakalarda iyileşme düz bir çizgide ilerlemez. Kişi bazen iyiye gider, bazen eskisinden de kötü hisseder… Ama sonuçta yazarken okura umut vermekten yanaydım, çünkü meslek hayatım boyunca bu tür davalar hakkında çok şey okudum, taciz ve aile içi şiddet gibi davalarla da çok karşılaştım. Kurbanlar bunları aşmak zorundalar, başka türlü ayağa kalkmaları, yola devam etmeleri mümkün değil. Tabii kadına karşı şiddeti ele alırken sömürücü bir dil kullanmamaya, pornografik olmamaya da özen göstermem, bıçak sırtı bir denge gözetmem gerekiyordu. Sonuçta bu, bir kadına karşı şiddet öyküsü, dolayısıyla kadın bu romanın nesnesi değil öznesi.

“Kadına yönelik şiddettin arttığı söyleniyor ama bu umutsuz tablo umutlanma sebebimiz aslında”

Öte yandan kadınlara yönelik şiddet her geçen gün artıyor…

Bu sorunun cevabını tam olarak bilmiyoruz aslında. Kadınlara karşı işlenen şiddet suçları belki artıyor, belki de sadece bizim bu konuya hassasiyetimiz artıyor. Nihayetinde kadınlar artık seslerini buldular ve dünyada önemli bir güç haline geldiler. Bu yüzden ortadaki umutsuz tablo aslında umutlanmamız için bir sebep de olabilir.

Sizin de bir “asla yapma” listeniz var mı? O liste neler içeriyor?

Yazılı bir listem yok tabii. Ama lisedeyken en iyi arkadaşımla bir dizi kural geliştirmiştik. Kuralları yazmamıza gerek yoktu, çünkü zaten her gün bunları deneyimleyebiliyor, birbirimize hatırlatıyorduk. Ne bileyim mesela otoparklarda dolaşmıyorduk. Kitabın özünde de o kurallar yatıyor zaten, kahramanlarım Sarah ile Jennifer aslında ben ve o yıllardaki en yakın arkadaşım.

Birkaç kural daha hatırlatsanıza o yıllardan kalma ve kitapta kullandığınız…

Bildiğiniz şeyler aslında: “Kampüs kütüphane­sine asla geceleyin yalnız gitme… Bir yere gittiğinde arabanı asla altı arabadan daha uzak mesafeye park etme… Lastiği patlamış bir yabancıya asla güvenme… Asla yol­da kalma… Asla panikleme… Asla tanımadığın birinin arabasına binme…”

“Asla Yapma!”yı yazmanın en zor yanı neydi? O zor anlardan sonra kendinizi nasıl teskin ediyordunuz
?

Karanlık, korkutucu sahneleri yazmakla baş edebiliyordum ama kadınlara yönelik duygusal şiddeti yazmak bana zor geliyordu.teskin olmaksa imkansız gibiydi. Sonuçta sabah 5-6 arası yazıyor, sonra da çocuklara kahvaltı hazırlamaya başlıyordum. Sonra da zaten işe gidiyordum. Açıkçası çalışmak bazen en iyi rahatlatıcı olabiliyor.

Şimdi ne üzerine çalışıyorsunuz?

“Asla Yapma!”yla hiç alakası olmayan bir polisiyeyle uğraşıyorum. Yani beni büyüleyen bazı konulara çalıştığımı ve romanımla ilgili bir çeşit ön hazırlık sürecinde olduğumu söyleyebiliriz. Karmaşık psikolojik sorunları, ahlaki ikilemleri ve güç ilişkilerini araştıran kitaplar yazabilmek istiyorum. Hiç beklemediğimiz insanların niçin kötücül şeyler yaptığını ve kurban konumundaki kişilerin onlarla nasıl baş edebildiğini merak ediyorum. İlk kitabımda olduğu gibi, kötücüllük ve akıl yitimi arasındaki bağlantıyla ilgileniyorum.

“Bu romana MTV’nin hukuk bürosunda başladım”

Nerede yazıyorsunuz? Sıradan bir yazma gününüzü anlatır mısınız? Gece mi yoksa gündüz mü yazarsınız? Yalnızken mi yazarsınız yoksa etrafta insanlar varken de yazabilir misiniz?

Bu kitabı MTV’nin hukuk bürosunda full time avukat olarak çalışırken yazmaya başladım. O sırada evimi yeniliyor, bir yandan da iki küçük kızımla ilgileniyordum. Yazmak için her gün sadece 1 saatim vardı, sabahları 5 ve 6 arası. O saatte ev tamamen sessiz oluyordu neyse ki. Galiba bu saatleri seviyorum, hava aydınlanmadığı için dışarısı karanlık oluyor ve bana kendimle başbaşaymışım hissi veriyor. Ben de şalterleri indirip var gücümle çalışıyorum.

Yazarken vazgeçemediğiniz alışkanlıklarınız var mı?

Haftada en fazla beş gün çalışabiliyorum. Günde 500 kelime gibi bir sınırım var, daha fazlasına gücüm yetmiyor. Ama şöyle bir sistem geliştirdim, olur da çok çalışırsam ve 10 bin kelimeye ulaşırsam, o ay artık çalışmıyorum. Tatil gibi… Bir de asla geriye bakmama gibi bir huyum var. Yani yazarken… Bütün taslağı tamamlayana kadar durup geriye bakmıyorum. Sonra geri bakmak ve düzeltmeleri yapmak için nasılsa bol bol vaktim olacak, biliyorum.

“Vazgeçemediğim bir zevk gibi, neyse ki vazgeçmem gerekmiyor”

Âşık olduğunuz ilk kitabı ve sizi nesiyle etkilediğini hatırlıyor musunuz?

Gerçekten ama gerçekten âşık olduğum ilk kitap Uğultulu Tepeler’di. Eminim edebiyatla ilgilenmeye başlayan birçok küçük kız bu cevabı verir. Romantik bir kitaptır ama karanlık bir romantizmdir bu. Dozunda bir şiddet içerir, iç gıcıklayıcı ve hararetlidir… Bugünlerde kızımdan ötürü çocukken, gençken okuduğum bir sürü kitabı yeniden okuyor ve onları adeta bir kez daha keşfediyorum. Herkese tavsiye edeceğim bir deneyim. Galiba Brontë’lere ilk kez karşılaşmışım gibi saplantılı bir sevgi beslemeye başladım. Öyle romanlar yazmışlar ki ikinci seferde ilkinden daha güzel geliyor insana ve üçüncüde ikinciden daha güzel, dördüncüde üçüncüden daha güzel…

Peki en sevdiğiniz yazarlar kimler?

Polisiye severim. Mesela Patricia Highsmith, Graham Greene, Dorothy B. Hughes, Ruth Rendell, Henning Mankell ve Shirley Jackson… Son zamanlarda İskandinav polisiyelerini de beğeniyorum. Klasikler de var tabii. Brontë Kardeşler, Charles Dickens, Lev Tolstoy haliyle ilk aklıma gelenler. 19’uncu yüzyıl romanına özel bir düşkünlüğüm var. O dönemin başyapıtlarını tekrar tekrar okuyorum. Vazgeçemediğim bir zevk gibi, neyse ki vazgeçmem gerekmiyor!

En sevdiğiniz roman karakterlerini sorsam…

Bu soru üzerine hep düşünürüm ve her defasında da çok genç karakterler gelir aklıma nedense… Bülbülü Öldürmek’teki Scout, Matilda, Pippi Longstocking, Küçük Kadınlar’daki Jo, I Capture the Castle’daki Cassandra, Uğultulu Tepeler’in ilk bölümlerindeki Catherine… Bu karakterlerin hepsi zeki, sert, sezgileri kuvvetli genç kızlar. Hayallerinin peşinden gidebilecek kadar cesurlar.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment