Egoist okur

UYKU: Murakami’nin “Anna Karenina”sı

Alman yönetmen Rainer Werner Fassbinder, “Ölüler uyuyamaz” diye şahane bir söz sarf etmiş. Hayranlarını her sene sükûtu hayale uğratan ve besbelli ilelebet “Gönüllerin Nobellisi” kalacak Haruki Murakami de onun gibi düşünüyor olmalı. Kat Menschik’in gece mavisi mürekkeple hazırladığı muazzam illüstrasyonlar eşliğinde yayınlanan nefis -ve korkunç- novella’sındaki yorgun anlatıcıyla tanıştığınızda, siz de anlayacaksınız: Uykusuzluk denen şey, günlerle gecelerin aynılaştığı tekdüze bir hayattan, daha doğrusu hayata falan da hiç benzemeyen “ölü” bir dirilikten başka bir şey değil… Ölümün ta kendisi!

Gülenay Börekçi

uyku murakami dogan kitap gulenay borekci egoistokur

“İmkânsızın Şarkısı”, “Zemberekkuşu’nun Güncesi”, “Yaban Koyununun İzinde”, “Sahilde Kafka”, “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”, “1Q84” ve “Renksiz Tsukuru Tazaki’nin Hac Yılları” adlı romanların yaratıcısı Haruki Murakami’nin “Uyku” adlı küçük, güzel kitabına dair biraz ayrıntı vermeme müsaade edin… Murakami’nin 17 gündür uyuyamadığından yüzü bembeyaz olmuş, gözleri mor halkalarla çevrelenmiş kahramanı gündüzleri gayet normal bir hayat sürüyor. Sabah inanılmaz çirkin olduğunu bir şekilde öğrendiğimiz ama bu çirkinliğin tam olarak neye benzediği konusunda herhangi bir ipucu elde edemediğimiz diş hekimi kocasına bir fincan kahve yapıyor ve onu “Dikkatli ol” diyerek uğurluyor. Adam da her gün aynı kısa cevabı veriyor karısına: “Merak etme.” Sonrası da net bir şekilde önceden belirlenmiş sanki: Koca öğlen eve yemeğe geliyor, keyfi yerindeyse sevişiyorlar, kadın sevişirken tatmin olmasa da, olmuş gibi yapıyor. Sonra koca muayenehanesine, kadın da yüzmeye gidiyor. Akşamüstü okuldan dönen küçük oğlu biraz oyun oynuyor, biraz ders çalışıyor. Ardından ailecek yemeklerini yiyor ve yatıyorlar. Her şey normal… Ama işte kadın uyuyamıyor.

Şimdi soruyorum: İnsan bu kadar sıkıcı, renksiz, ruhsuz bir hayat sürecekse, uykusuz kalmasının ne manası var? Neyse ki çok geçmeden anlatıcımızın hikâyesini ilgi çekici bulmaya başlıyoruz. Bir gece, kocası yattıktan sonra karşı koyamadığı bir arzuyla yıllardır ihmal ettiği kitaplığına bakıyor ve tek ihtiyacı olan şey buymuş gibi Tolstoy’un “Anna Karenina”sına uzanıyor. O an bir rüzgar esecek, hayatı hızla değişecektir. Aynaya baktığında kendi yansımasında, daha önce hiç görmediği türden bir güzellik keşfedecektir mesela. Sonra iştahı açılacaktır ve sağlıklı beslenme tutkusundan vazgeçip konyak eşliğinde çikolata yemeğe başlayacaktır. Gelin görün ki bu değişimi fark eden bir kendidir, bir de biz, yani Murakami okuru. Kocasıyla oğlu için her şey hâlâ aynıdır. (Aklıma gelmişken; Murakami’nin kahramanıyla Tolstoy’un Anna’sı birbirine çok benzemiyor mu? Farklar yok değil elbette. Mesela Anna’nın gizli hayatında öldürücü bir yasak aşk var, Murakami’nin kahramanı ise gizli hayatında kitap okuyor. Ama sıkıcı koca, varlığıyla yokluğu belli olmayan oğul ve gündelik hayatın biteviyeliği aynı.)

Birkaç mühim detay daha var aslında fakat onlardan bahsedersem, bu leziz novella’nın tadı kaçabilir. (Hem zaten eminim ki ilk sayfalarda karşımıza çıkan o tekinsiz görünümlü adam üzerine siz de düşüneceksiniz ve hikâye ilerledikçe sırrı çözecek anahtarın onun elinde bulunduğunu fark edeceksiniz.)

Sırrı çözecek bir başka anahtar da yazarın “Sahilde Kafka” romanındaki şu cümlelerde: “Düş gücünden, bilhassa da düşlerinden çok korkuyorsun. Belki de esas korktuğun şey, düşlerinde üstlenmek zorunda kalacağın sorumluluklardır. Sonuçta uyanıkken hayallerini, arzularını yok saymayı sürdürebilirsin ama rüyalarını bastırman mümkün değil.”

uyku murakami dogan kitap gulenay borekci egoistokur 1

“Koşmasaydım Yazamazdım”

Geçen hafta fonda peri bacaları, öndeyse dünyanın dört bir yanından gelen ve yörenin eşsiz güzellikteki vadilerinde, tepelerinde gece ve gündüz toplam 110 kilometre koşan 1000 atletle birlikte Kapadokya’daydım. Geçen yıl bir ara şahsi blogunda Gönül Abla-vari bir köşeye başlayan Japon yazar Murakami’nin Kapadokya’da benimle ne aradığını merak ediyorsanız, okuyun lütfen.

Dik kayalıkları aşıp Zemi Vadisi patikalarından yumuşak zeminli platolara geliyor, Güvercinlik Vadisi’ni takip ederek tamamen doğal Uçhisar Kalesi’ne tırmanıyor, önce Aşk Vadisi’ne iniyor ardından Akvadi üzerindeki patika ve toprak yollardan geçerek Göreme’ye varıyorlar. Arada düz yollardan da geçiyorlar elbette ve sonra peri bacalarının en iyi izlenebildiği Kızılçukur ve Güllüdere vadilerini takip ederek terk edilmiş köylerdeki eski Rum evlerinin arasından geçiyor, Çavuşin üzerinden Akdağ’a çıkarak Ürgüp’teki son etaba ulaşıyorlar.

The North Face® Kapadokya Ultra Trail için 44 ülkeden gelen 1000 atletten bahsediyorum. Üstelik aralarında arkadaşlarım var. Ama işte onlar koşuyor, ben seyrediyorum. 30, 60 ve 110 km’lik 3 parkurda düzenlenen ve toplam 3360 m tırmanışı da kapsayan Ultra Trail’in bazı etaplarını izlerken hem nefesimi tutuyor hem de açık açık, resmen, utanmadan imreniyorum. Kızgın mıyım kendime, nedir?

İyi ki yanıma Murakami’lerimi almışım. Yalnız kalınca, elimi çantama atıp Doğan Kitap etiketli “Koşmasaydım, Yazamazdım”ı çıkarıyorum. Hani şu yazarın en büyük iki tutkusunu uzlaştırdığı kitabı…

Okurlarının sıklıkla sorduğu bir soruyla başlıyor kitap: “Murakami Bey, insan sizin kadar sağlıklı bir hayat sürünce zamanla roman yazamaz hale gelmez mi?”

Eh, acaba Murakami Bey, nasıl cevaplıyor bu soruyu? En iyisi kitaptan alıntılamak:

“Roman yazmaya çalışırken, insanlığın temelinde bulunan zehir gibi bir şeyi istemesek de saklandığı yerden çekip çıkarır, görünür kılarız. Yazarlar az ya da çok maruz kalır bu zehre. Hem o olmasa, gerçek anlamda bir yaratıcılık eylemi de ortaya konulamaz. (Balonbalığının zehirli kısmının aynı zamanda en lezzetli kısmı olmasına tıpatıp benzeyen bir durum olmalı.) Ama benim bir tezim var: Gerçekten sağlıksız olan şeylerle uğraşmak isteyen insan mümkün olduğunca sağlıklı kalmak zorundadır. Yani sağlıksız bir ruh bile sağlıklı vücuda gereksinim duyar. İşte ben, bu yüzden koşmaya devam ediyorum.”

Ne kadar güzel, değil mi? Uzatmayayım; koşmasaydı yazamayacak hatta belki yaşayamayacak olan Murakami’den ve dünyanın dört bir yanından gizemli Kapadokya’ya koşmaya gelen atletlerden ilhamla bu hafta ben de spora başladım. Şimdilik bir spor salonunda, koşu bandının güvenli zemininde. Ama belli olmaz, seneye The North Face® Kapadokya Ultra Trail’in 110 değilse bile 30 km’lik parkurunda karşılaşabiliriz. Yapamasam da denerim. Murakami’nin bahsettiği şu “zehir” konusuyla da o zaman ilgilenmeye başlayabilirim.

murakami kapadokya gulenay borekci egoistokur 1

“Mr. Murakami’nin Sarayı” adlı blogun açılış sayfasında bu vardı. Yani Murakami’yi, bir yaban koyunu ve çok sevdiği türden bir vahşi kediyle piknik yaparken gösteren bir illüstrasyon. çizen, yazarımızın bir müzik manyağı olduğunu da unutmamış ki hemen oracığa bir seyyar plakçalar da çizmiş.

Gönül Abla olarak Murakami

Haruki Murakami’yi Gönül Abla olarak hayal edebiliyor musunuz? Ben edemiyorum. Daha doğrusu bir süre öncesine kadar edemezdim. Fakat belki hatırlarsınız; yazarımız 2015’in başlarında “Mr. Murakami’nin Sarayı” diye bir blog açmış ve bir süreliğine okurlarının Gönül Abla’lığına soyunmuştu. (Yanlış anlaşılmasın, Gönül Abla lafını, bizde insanların şahsi dertlerini okuyup onlara çözüm konusunda yardımcı olan yazarlara verilen genel ad bu olduğu için, ben yakıştırdım; boş yere başka manalar aramayınız.)

Neticede röportaj vermeyi sevmeyen, en yakın dostları kediler olan, üstelik hayatta katıldığı en faal etkinlik tek başına müzik dinlemek ve -evet, elbette tek başına- koşmak olan bir yazardan söz ediyoruz, o yüzden bu dert dinleme hadisesi bana ilginç geldi. Sağda solda yayınlanan soru ve cevapları da haliyle dikkatle okudum. Çok genç bir okuruna verdiği cevap en güzellerdendi:

“Yetişkinlik hiç de harikulade bir şey sayılmaz. Bu kavram daha ziyade içi boş bir kutu gibidir ve onu neyle dolduracağın tamamen senin sorumluluğundadır. Başarıya gelince, pek de kolay elde edilmez. Ama ne acelen var ki! Sen yetişkin olma halinin içini azar azar doldurdukça hayaline biraz daha yaklaşacaksın; sabırlı ol.”

Kendi adıma koşmaya yeni başladığım günlerde bu sözleri, kulağa küpe niyetine okuyorum.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “UYKU: Murakami’nin “Anna Karenina”sı”
Trackbacks
Check out what others are saying...


Leave A Comment