Egoist okur

Solmaz Kâmuran’dan İbrahim Müteferrika’nın esrarengiz hayatı

Macar, Solmaz Kamuran’ın altıncı romanı ve Türkiye’ye ilk kez matbaayı getiren ve böylece okumanın yaygınlaşmasında pay sahibi olan İbrahim Müteferrika’nın hayatını anlatıyor. Ama bir biyografi kesinliğinde yazılmamış, yelkenlerini yazarın hayalgücünün şişirdiği bir tekneyle yol alıyor. Müthiş.

Solmaz Hanım’la Üniteryen doğup Mevlevi olarak ölen Macar asıllı bu ilginç şahsiyeti konuştuk. Hem de Habertürk Kütüphanesi’ndeki orijinal İbrahim Müteferrika baskılarının önünde…

Gülenay Börekçi

  ibrahim muteferrika egoistokur gulenay borekci 1

Kürkçüye borçlu öldü!

İbrahim Müteferrika tarih kitaplarında bir cümleyle anılan bir isimdi bizim için: “Osmanlı’ya matbaayı getirdi.” Bunun pazardan eve domates getirmek gibi sıradan, önemsiz bir şey olmadığı üzerine çoğumuz pek düşünmedik. Bizi bunu düşünmeye sevkedecek bir tarih eğitimi de almadık zaten. Osmanlı’ya matbaayı getirmek aslında ne demek aslında” sorusunun cevabı Solmaz Kamuran’ın altıncı romanı ‘Macar’da.

Yazıyla, çiziyle derinden alakalı bir hayatı var Solmaz Kamuran’ın. Hem romancılığından ötürü, hem de Çetin Altan’la evlenerek artık bir parçası olduğu Altan ailesinden ötürü… Sanırım İbrahim Müteferrika’yı yazmak onun yazıya olan vefa borcunu ödemenin de zarif ve etkileyici bir biçimiydi.

İbrahim Mütferrika’da bir roman kahramanı bulmanızı sağlayan şey neydi?

Sadece matbaacı olarak değerlendirmiyorum onu. Büyük bir entelektüeldi. Bilgi ve birikim olarak belli bir düzeye eriştikten sonra gelmişti buraya zaten. Macaristan’da edindiği bir yaşam biçimini, kültürü, edebiyat tutkusunu burada da devam ettirmek istedi. İstanbul’un ilk matbaasını bu yüzden kurdu. Fakat ben onun büyük bir hayalkırıklığı yaşamış olduğunu hissediyorum. Bu işi para için yaptı desek, değil. Büyük paralar kazanmamış zaten. Bastığı kitapların büyük kısmı satılamayıp depolarda unutulmuş.

Onun ölümünden sonra matbaa hikayesinin Osmanlı için çok uzun bir süre kapanmasının sebebi ne?

Demek ki; o zaman da kitap okumayı sevmeyen, meraksız bir toplummuşuz.

“Ben her romana bir merakımın peşinde giderim” diyorsunuz. Sezgileriniz, İbrahim Müteferrika’nın hayatını yazmaya, kendinizi yazı aracılığıyla onun yerine koymaya nasıl yönlendirdi sizi?

“Yerine koymak”, doğru bir tanım. Ben mi oyum, o mu ben, bilemedim yazarken; bu ikisi karıştı birbirine. Bana en çekici gelen şey, hakkında pek az şey bilinmesiydi. Bu belge azlığı beni tahrik etti, kışkırttı; boşlukları doldurmayı istedim. Deli gibi izini sürdüm, defalarca Macaristan’a gidip hayatına ilişkin ayrıntılar bulmaya çalıştım, başkalarına önemsiz gelecek küçük belgeleri takip ettim. Okudukça, gördükçe daha da merak ettim.

Sizi en etkileyen neydi?

İbrahim Müteferrika’nın doğup büyüdüğü yerlerin resmi dini olan üniteryenliğin, masonluk ve mevlevilikle hangi noktada kesiştiğini araştırıyordum. Nefsi terbiye etmek, insan-ı kamil olmak nedir, bunlar üzerine düşünmek beni çok heyecanlandırdı. Nefis terbiyesi zordur ve insanın kendi zaaflarıyla yüzleşerek onlarla baş edebilmeyi öğrenmesi sadece bilgiyle olacak iş değildir.

Romanınızda bildiğimiz kiliselere günahkarların gittiğini söylüyor Müteferrika…

Kiliseler, camiler, sinagoglar; bütün ibadet yerleri aslında sosyal yerler. Kahramanım, “Bizim kilisemiz tabiattır, kainattır” diyor. “Kimi zaman devleşir, kaybolursun içinde, kimi zaman da tek senden ibarettir.”

Hem doğu hem batı olan, “iki dünyanın kalbinin attığı yer” diye tarif ettiğiniz İstanbul gibi, İbrahim Müteferrika’yı da ikiye bölmüş, ona bir ikiz kardeş uydurmuşsunuz. Bu ikizlik meselesinin gerçeklikle alakası yok, değil mi?

Elbette yok. Öte yandan da hepimizin bir ikizi var. Varlığını içimizde sürdüren ve bize çok benzese de aslında bizden başka olan biri… Bazen o ikizlerden biri ölür, diğeri tek başına devam eder yola. Ya da ölmez, çarpışa çarpışa yaşar giderler… İnsanın bu ikinci kişiliğini ortaya çıkarabilmesi, bundan utanmadan onunla yüzleşmesi çok önemli. Benim romanımda İbrahim Müteferrika bunu yaptı.

İkizlik teması derin bir yalnızlığa da vurgu yapıyor. Çünkü insan ancak çok yalnız, çok yersiz yurtsuzsa kendine bir ikiz kardeş uydurur…

Her aydın gibi o da yalnızdı. Ülke değiştirmenin acısını yaşamış, sevdklerini kaybetmiş, sonra hiç evlenmemişti. Daha doğrusu evlenmiş, ama 70’ine geldiğinde… Bir kadına yardım amaçlı bir evlilik deniyor.

Ruhuna, karakterine uygun birine rastlayamadı belki…

O dönemlerde öyle bir şey yok. Aşk çok modern bir kavram.

Ama evlenmemek de tuhaf o dönemde…

Belki aseksüeldi, belki içine kapanmıştı. Bildiğimiz adamlardan hiçbirine benzemiyor ki. Karmaşık, huzursuz bir ruh. Maddi değeri olan bir şey bırakmamış. Mütevazı bir evi varmış Yavuz Selim’de, yanında da matbaası. Kürkçüye borç bırakarak ölmüş. Osmanlı hariciyesi için önemli bir adam olduğundan, sadece toplantılarda kürk giyiyormuş. Sadabad eğlencelerine de hiç katılmamış.

Don Quijote’a bir selam

Bu kitapla sadece matbaayı getiren adama değil, roman sanatına da vefa borcunuzu ödemişsiniz. İbrahim Müteferrika’nın, tuttuğu defterlerde Cervantes’in Don Quijote’sinden esinlendiği çıkarımını yapmış, çeşitli göndermeler eklemişsiniz. ‘Macar’ın bu yönünden söz eder misiniz?

Osmanlı’da kimsenin haberi yoktu Don Quijote’dan, okunmamıştı. Ama İbrahim Mütferrika dönemin kültür merkezlerinden Transilvanya’dayken bal gibi de okumuş olabilir. Tabii bir yazar olarak edebiyat tarihinin bu ilk romanına bir selam göndermek, satır aralarında bir Don Quijote havası yaratmak da istedim. Özellikle de Müteferrika’nın Macarca yazdığı ilk bölümde. Osmanlıca yazdığı ikinci bölüm daha ağır. Ne de olsa o satırları daha yaşlı bir adam yazmış. Bir aşk hikayesiyle biten üçüncü bölümse günümüzde geçiyor. Kendimle, romanımla dalga geçtiğim, hatta zaman zaman onu kıyasıya eleştirdiğim bölüm o.

Zorunluluktan Müslüman oldu

İnsanın inancını özgürce yaşayamadığı bir yer sonunda onun vatanı olmaktan da çıkar mı? İbrahim Müteferrika’nın inancı neydi? Onun vatanı gerçekte hangisiydi?

Bugün Habertürk’ün kütüphanesinde gördüğümüz kitapların birinde “Koloszvar’lı İbrahim Müteferrika” imzası vardı. Yani onun vatanı hep Koloszvar’dı. Bazıları bana kızabilir ama ben İbrahim Mütefferrika’nın koşullar gereği Müslüman göründüğünü ama içinde Üniteryen kaldığını düşünüyorum. Öldüğünde evinde bir tane Kuran-ı Kerim yokmuş mesela. Bu ilginç değil mi? Şarap da içiyormuş. Belgelerde var; Venedikli bir katip “Şarap içtiğinde daha konuşkan, daha neşeli oluyordu” diye yazmış. Öte yandan Üniteryenlik’le İslam’ın benzeşen yanları var, hatta Üniteryenlik tasavvufa çok yakın sayılır. O yüzden sonunda Mevlevi olması, mezarının Galata Mevlevihanesi’nde bulunması normal.

Her baktığımız fotoğrafımız, geçmişteki birini gösterir

Kitapta geçen bir ifade var; “hülyasız bir hayat” ne demektir?

En bedbin insanın bile gerçekleştirmek istediği tutkuları, hayalleri vardır. Gerçekleştirmeye değecek bir şeyin kalmadıysa, yarını merak etmiyorsan, olacakları şimdiden tahmin ettiğini sanıyorsan, sürprizlere açık değilsen, hiçbir şey için heyecan duymuyorsan, artık senin hayatın hülyasız bir hayattır.

Kitabınızdaki gibi sizin de 20, 30, 40 ve 50 yaşlarındaki halleriniz birbiriyle fikir ayrılığına düşüp kavga etti mi hiç?

Şüphesiz. Her baktığımız fotoğrafımız, geçmişteki birini gösterir aslında. 20 yaşım gelse şimdi, benimle kavga etmek için yapmadığı rezillik kalmaz, her söylediğime itiraz eder.

Şimdiki siz ne yaparsınız?

Gülümserim ona, kızmam. Ama 40 yaşımdaki halim, kızdırabilir beni. İlkine tecrübesiz derim, hoşgörürüm, ama 40 yaşımdaki halimi çok keskin eleştiririm.

Yine kitaptan bir ifade; “Kader geminizin rotasını” ne derece kendiniz belirlediniz?

Pek az. Ben sadece rotayı düz tutmaya çalıştım. Sıkıca yapıştım dümene. Dalgalara kapılıp sürüklenmemek, batmamak için. Sadece kendimi değil, çevremdekileri de kurtarabileyim diye…

İbrahim Müteferrika Cumartesici miydi?

Üniteryenlerin Cumartesiciler diye bir kolu var. Cumartesileri çalışmadıkları için Yahudilerle karıştırılıyorlar. Venedik’teki kayıtlarda Müteferrika “Yahudi” diye geçiyor. Solmaz Kamuran’a göre bunun anlamı şu: Demek ki cumartesileri çalışmıyordu.

10 yıllık çabanın ürünü

Solmaz Kamuran Macar üzerine 10 yıl çalışmış. 2000’lerin başında yayımlanan ilk hikaye kitabı “Bir kadın, Bir Erkek, bir Levrek İskeleti” adlı ilk öykü kitabında bile ‘Macar’dan bölük pörçük izler var.

Masonluğun kurucularından

‘Macar’a göre, “O yıllarda Matbaaya isyan edecek 90 bin hattatımız değil 90 bin esnafımız bile yoktu” diyen İbrahim Müteferrika bu topraklarda Masonluğun da kurucularından.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment