Egoist okur

Kürşat Başar: ASLINDA HAYALET…

“… Sonra en azından şundan kendi adıma emin oldum: Kürşat Başar’la yaptığım her iki röportajda da ben bir hayaletin karşısında oturmuştum. Şimdi de bir hayaletin yazdığı kitabı okuyordum.”

Tolga’nın bu yazısı okuyunca, yıllar önce yazdığım bir yazıyı hatırladım: “Yaşayanların bazıları hayalettir aslında…”

Tolga, Everest Yayınları etiketli “Aslında Hayal”i anlatacaktı, bunun yerine şahane bir şey yaparak Kürşat Başar’ı anlattı. Fazlasıyla şahsi bir portre sanabilirsiniz yazısını ama tam öyle değil aslında. Çünkü ben de aşağıdakileri okuduktan sonra fark ettim; kendisiyle röportaj yapmanın yanı sıra bir dönem birlikte çalışmış da olmamıza rağmen, Kürşat Başar benim için hep o eşsiz “bazıları”ndan bir oldui.

Hayaletleri sevdiğimi söylemiş miydim?

Gülenay Börekçi

Kürşat Başar: “Popüler işler hep vardı ama onlara ‘büyük roman’ denmezdi”

aslinda hayalet kursat basar everest yayinlari egoistokur

Kürşat Başar; aslında hayalet…

Kürşat Başar’ın “Aslında Hayal” adlı otobiyografik çalışması mayısta yayımlandığında kitaptan hemen haberdar olmuştum ama okumam temmuzu buldu. Hem de ne temmuz! Kitabı 14 Temmuz’da alıp okumaya başlamıştım ki, araya 15 Temmuz gecesi girdi. Herkes gibi bende de ne uyku kaldı, ne sinir sistemi. Sabahı sabah edip huzursuz bir uykuya daldıktan birkaç sonra şiddetli baş ağrısıyla uyandım. Ve tabii yoğun, üzüntülü bir umutsuzlukla. Anlamsızlık duygusuyla.

Fakat tuhaftır, bütün bunlar kitabı bitirmeme engel olamadı. Onu yaptım, bunu yaptım, sonunda yapacak daha iyi bir şey bulamadım ve kitabın geri kalanını tamamladım. Kendimi anlatmıyorum tabii bunları yazarak; bazı kitapların her şartta kendilerini okutabilme gücüne eriştiklerini söylemeye çalışıyorum. Çok da edebi bir formülü, numarası olduğunu sanmıyorum bu gücün. Ya da kitabın başyapıtlar arasında yer almasını da gerektirmiyor. Ama “Hadi bu sefer de öyle yazayım, su gibi aksın, kendini her şartta okutsun” demekle becerilemiyor bu iş. O yüzden ben bilmiyorum bunun nasıl yapıldığını.

Geçtiğimiz on yıl içinde Kürşat Başar’la iki söyleşi yaptım. Her ikisinde de evine konuk oldum. İlkinde 1.81 boya 78, üç dört yıl sonraysa, ikincisinde yani, 84 kiloydum. Kapıda görür görmez “Tipi değiştirmişsin” demişti bana. Çok şaşırmıştım buna. Sonrasında, arada geçen bir-iki anımsama cümlesinde, onun hiçbir şeyi unutmayanlardan olduğu kanısına varmıştım.

“Aslında Hayal”de, yaşanmış olayları çok farklı bir şekilde hatırlayıp anlatabildiğine, böyle birkaç kişiye ve olaya daha rastladığına değiniyor Kürşat Başar. Benim söz ettiğim her şeyi hatırlama haliyle çelişmeyen, başka bir şey bu dediği. Zaten her şeyi hatırlama haliyle hiçbir şeyi olduğu gibi anlatmama halinin biraz iç içe geçmesi de gerekiyordur belki, dediği şeyi hakkıyla yaşayabilmek için.

Asıl anlatmak istediğim bunlarla ne kadar ilgilidir, tam kestiremiyorum ama her iki konukluğumda da samimiyetle ağırlanmama rağmen tuhaf bir şekilde huzursuzdum. Öyle ki, oturduğumuz salon, pencerelerinden eşyasına, gayet kimlik sahibiyken, bütün bunlardan doğan atmosferi bir hayal gibi yaşamaya başlıyordum. O kadar hayal gibi ki, evinden çıktıktan on dakika sonra bile nerede ne eşya vardı, hatırlayamıyordum. Pencerelerinden düşen muhteşem ışıklar dışında hiçbir şey kalmıyordu aklımda. Kürşat Başar’a hem konsantre olmakta zorlanıyor hem de zekice ve esprili konuştuğu için sohbete eş bir düzeyde katılamama sıkıntısı yaşıyordum. Okuyanlar bilir, ileriki yıllarda beni kahkahalara boğacak olan “Çok Güldük, Ağlamayalım” adlı kitabında zaten belirgindir bu yönü. Fakat ben de, televizyondan falan gördüğüm kadarıyla, ilk kitaplarındaki çok sevdiğim melankoliye yakın bir adam beklemiyordum zaten karşımda. Sorun, karşında hayal ettiğin gibi birini bulmama şaşkınlığı değildi. Ama ne olduğu da belli değildi.

Sonra işte, o kadar yıldan sonra yani, “Aslında Hayal”i okumaya başladığımda da aynı duyguya kapıldım. Sanki karşısında oturmuş onu dinliyor ve yavaş yavaş, alışık olmadığım bir huzursuzluğa kapılıyordum. Huzursuzluk dediğim şey, form diyebileceğim bir şeyle ilişkiliydi sanki. Sıklıkla rastlantılara değiniyordu. Hatta bütün hayatını rastlantılar üzerinden anlatıp çözümlüyordu. Eğer, kendisiyle iki kere bir araya gelip her ikisinde de bulunduğum gerçekliğin dışına düşme deneyimi yaşamamış olsaydım, herhalde içimdeki hissi ve bunun söz ettiği rastlantılarla arasındaki bağı böyle yorumlamak aklıma gelmeyecekti.

Gerçekten de, okudukça görünüyordu ki, rastlantılar hayatının her aşamasındaydı. Belki bir tek yazarlığı hariç. Fakat bu noktada da, kitap en çok edebiyatla hayat arasındaki rastlantılara ve gerçekle hayalin iç içe geçişe değiniyordu. Geri kalan şaşılacak sayıdaki ve belirleyicilikteki rastlantıları peş peşe okurken, hem konukluklarımda karşısında hem de şimdi bu kitabı okurken, ikide bir neyin dışına düştüğümü kavrayıverdiğimi sandım. Karşısında oturup onu dinlemekle hayatındaki –insanlara pek nasip olmayacak türden- rastlantılara bakıp kalmak beni aynı şeyin dışına düşürüyordu. Evet, çok geniş bir şekilde bunun bir şeyin formuyla ilgili olduğunu seziyor ama hâlâ neyin formu olduğunu bulamıyordum.

Sonra birden, yaşamın, dedim kendime. Kürşat Başar’ın hayata bildiğimiz anlamda ne kadar dâhil olduğunu kestiremediğimi fark ettim. Fiziği, sesi, sohbeti, esprisi örtüyordu onda hissettiğim hayat dışılığı. Hatta ben onun canlılığı karşısında daha hayat dışı kalıyordum. Fakat ilk kitaplarında da sanki hayat dışı bir formdan sesleniyor gibiydi. Kim bilir, belki de metinleri, hayatla arasındaki bu tuhaf bağdan doğmuştu zaten. Bildiğimiz anlamda insani olmayan ama bunun görülemeyecek kadar yanıltıcı biçimde kendi formunu bulmuş bir haliydi belki de beni tedirgin eden ve kendine çeken.

Sonra, bunları böyle düşünüp tartarken, tam olarak hiçbirinden değilse de, en azından şundan kendi adıma emin oldum: Her iki görüşmede de ben bir hayaletin karşısında oturmuştum. Şimdi de bir hayaletin yazdığı kitabı okuyordum. Kürşat Başar’ın edebiyatı, hayatın kendisinden çok, hayatın hayaletinden doğuyordu sanki.

 Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment