Egoist okur

L.X. Polastron: “Modernizm budalalığa engel olamadı”

Akademisyen Lucien X. Polastron, Everest Yayınları’ndan çıkan şahane kitabı “Kitap Yakmanın Tarihi”nde bir kitapseverin en büyük kâbusunu anlatıyor ve kitapların, kimi zaman da koca koca kütüphanelerin insanın küçük hırsları uğruna barbarca yok edilmesinden bahsediyor.

Polastron, “Herkes gibi ben de İskenderiye ya da Qin Shiuang Di kütüphanelerinin hikâyelerini biliyordum. Derken kâğıdın evrensel tarihi hakkında çalışmaya başladım ve farklı coğrafyalarda ve dönemlerde gerçekleştirilmiş muazzam sayıda kitap katli vakasıyla karşılaştım” diyor.

Onunla “kitap yakmak” denen büyük insanlık suçunu konuştuk. Anlattıkları arasında Nazi’lerin organize kitap yok etme faaliyetleri de vardı, IŞİD’in gelişigüzel kütüphane talanları da… Yazara göre uzun vadede “us fakirleşmesi”ne yol açacak dijitalleşme süreci bile ufuktaki tehlikelerden biriydi.

Gülenay Börekçi

lucien x polatron everest yayinlari gulenay borekci egoist

Lucien X. Polastron: “Yeni bir kitaplayken hep ilk günkü heyecanı duyuyorum…”

Kitaplarla ilişkiniz nasıl? Tutkulu bir okur olduğunuzu tahmin ediyorum. Okumayı nasıl tarif edersiniz?

1950’de annem bana gizlice ilk kitabımı verdi. Gizlice, çünkü babam 6 yaşındaki bir çocuk için kitaba para harcamanın israf olduğunu düşünüyordu. Ségur Kontesi’nin yazdığı çocuk romanı Le Général Dourakine, benim için büyüleyici bir okuma deneyimiydi. Ayrıca kitap, körpe gözlerime bir obje olarak da güzel gelmişti. Ona dokunmak, ellerimde tutmak, bütün kitapların değerli olduğuna inanmamı sağladı. O günden bu yana, durmaksızın sayfaların arasında saklanan sırrı arıyor, esrarı keşfediyorum. Bugün 10 bin kadar kitabım var ve ne zaman elime yeni bir kitap alsam ilk günkü heyecanı duyuyorum.

Kütüphanenizin vazgeçilmezleri nelerdir?

Sözlükler ve ansiklopediler. 10 ciltten 17 cilt olanına kadar bir duvarımın tümü bunlarla kaplı. Her sayfaları kendi içinde bir dünya.

“Cennete inanmak şu saçma hayatın acılarını hafifletir…”

“Okumanın Tarihi”ni yazan ünlü edebiyatçı Alberto Manguel’le bir röportaj yapmıştım. Bir toplumun yazmadan var olabileceğini ama hiçbir toplumun okumadan varlığını sürdüremeyeceğini, bu yüzden de okumanın yazmaktan önce geldiğini söylemişti. Katılır mısınız?

Edebiyatın var olduğu ama yazmanın var olmadığı zamanlar vardı, yani insanlar hikâyeleri okumuyor, dinliyordu. bu durumda okumanın da şart olmadığını söyleyebilirsiniz. Öte yandan düşünceleri ve hayalleri yaratacak kimse olmadığında, geriye hiçbir şey kalmaz. Öyle bir toplum var olabilir belki ama biz onu basitçe “barbar” diye nitelendiririz.

Tarihin bilinen ilk kütüphanesi olan efsanevi İskenderiye Kütüphanesi tam üç kez yakıldı. bu şekilde sayısız önemli eser oldu. Orada tam olarak ne oldu, bu muazzam kütüphane niçin ve kim tarafından yok edildi.

O kütüphanenin yok edilişi neredeyse fantastik bir hikâyedir ve yaklaşık 1000 yıl sürmüştür. Birden fazla vaka söz konusudur, eski Mısır kraliçesi Kleopatra’nın rızasıyla Roma’daki kütüphane için kitap çalan Jül Sezar’ın neden olduğu o fazlasıyla nam salmış yangın gibi… İmparatorlar ve papazlar yüzünden gerçekleşen sayısız kitap yakma vakası da kaydedilmiştir. Tabii enerji kaynaklarının yokluğu ve fiziksel çürüme de kitapların yoktalanlarda büyük rol oynamıştır. Arapların hamamlarını kitap yakarak ısıttıkları o ünlü hikayeye gelince; o sadece katıksız bir fantezidir.

Neden kütüphanelere ihtiyacımız var diye sorsam cevabınız ne olur?

Gidip oradan kitap almasak bile yakınımızda bir kütüphanenin var olduğunu bilmek yaşamamıza yardımcı olur. Başka bir deyişle cennete inanmak, şu saçma hayatın acılarını hafifletir.

Kitapların birer bilgi kaynağı olduğunu düşünürsek, Cennet Bahçesi’nde yetişen ve meyveleri insanoğluna yasaklanan Bilgi Ağacı geliyor aklıma. Bu anlamda kitap yakmak da bilgiyi insanoğluna yasaklamanın bir çeşidi değil midir?

Korkunç ama öyle! Gerçekleri bilmek insanı kölelikten kurtarır, bu yüden de dünyaya hakim olmak isteyenlerde şiddetli bir tepkiye yol açabilir. İnsanlığın özgürleşmesine yardım ettiği için cezalandırılan Prometheus’u unutmayalım.

“Hıristiyanlık açık ara kundaklama şampiyonudur” 

Kitap yakmaya Doğu’da mı yoksa Batı’da mı daha sık rastlıyoruz? Müslümanlık, Hristiyanlık, Musevilik; hiçbir dinin masum olmadığını belirtiyorsunuz…

Nicelikte Hıristiyanlık açık ara kundaklama şampiyonudur. Sırf Avrupa, İspanya ve İskenderiye’de yok ettiklerini değil, Maya’lar gibi uzak medeniyetlerin topraklarında yaptıklarını da hesaba katın. Yine de bazen dini siyasetten ayırmak zordur. Kütüphaneler, inanç sahibi olmayan Çin’de de yok edildi. Yakın dönemde IŞİD’in Musul’da yaptıklarından yola çıkarak, dinin bazen iktidara giden yol olarak da kullanıldığını söyleyebiliriz.

Yakılan kitapların türü konusunda ne söylersiniz, tarihte dini kitaplar mı yok edilmiş daha çok, yoksa tarih, sanat ve felsefe kitapları mı?

Açıkçası, tek tek okuyup ayırmaktansa tüm külliyatı yakmak daha kolaydı, kundakçıların okuryazar olduğu söylenemez. İtinalı bir tasniflemeye 1933’te Nazi’lerde şahit oluyoruz: Berlin otodafe’sinde (engizisyoncuların cezalandırmak için yaktıkları ateş) her yazar ve kitap ismi dikkatle halka okunurdu ve evet, tarih, sanat ve felsefe kitapları da alevlere atılırdı.

Bir zamanlar var olduğu söylenen ama yakıldığı, yok edildiği için hiçbir zaman okuyamayacağımız kitaplar konusunda ne anlatırsınız?

Antik Yunan ve Latin edebiyatından bugünlere sadece küçük bir yüzdenin kaldığını üzülerek biliyoruz ama bu kaybın sebeplerinden emin değiliz. Muhtemelen zamanın çürüten akışının rolü var daha çok.

“Dijitalleşme us fakirleşmesine sebep oluyor”

Size göre 20’inci ve 21’inci yüzyılın en pis kitap yakma hadiseleri hangileridir?

Nazi’lerin iyi düşünülmüş bir organizasyonla farkı disiplinlerden kitapları yakması ile köktencilerin önlerine çıkan her tür bilgiyi yok etmesi arasında seçim yapmakta zorlanırdım. En berbatı, arkaik bakış açılarının yakın dönemlerde de ortaya çıktığına tanık olmak. Modernizm budalalığa engel olamadı.

Kitapları korumanın da bir tarihi var mı? O tarihten enteresan anekdotlar bulabilir miyiz?

Çok nadir olsa da var. O muhteşem Aby Warburg Kütüphanesi’nin Hamburg’tan 531 tahta kasayla teknelere yüklenerek Londra’ya taşınması gibi… Bu kütüphane hâlâ orada. Fransız Ulusal Kütüphanesi’nin en değerli ciltlerinin civardaki şatolara taşınması da var. Ama iki vakada da, başarmak için zengin bankacıların olanaklarına yahut güçlü bir devletin imkânlarına ihtiyaç olmuştu. Bir de elbette yeterli zamana.

Söylediklerinizden anlağım kadarıyla kitaplar narin nesneler. Suya, ateşe ve diğer tabii etmenlere dayanıksızlar. Yok edilmeleri kolay. Bu durumda kitapların dijitalleştirilmesi bilgiyi koruma adına bir önlem olamaz mı?

Yanan kütüphanelerden ciltlerin köşeleri ve sırtları hariç tüm kitapların zarar görmeden kurtulduğu durumlar var. Ciltlenmemiş kitaplarsa kolay yanar ama kimi zaman itfaiyenin sıktığı su, alevlerden çok daha fazla zarar verir. Büyük kütüphaneler her şeye rağmen emniyetlidir, çünkü modern teknolojinin imkânlarıyla korunurlar. Kitaplan dijitalleştirilmesi meselesine gelince; korkarım oldukça riski bir çıkış kapısı bu. Bu tür icatların ne çabuk eskidikleri ortada. Metinlerin iki nesil sonra okunabileceğini kimse garanti edemez, tabii on yıl sonra yeni bir kaynağa aktarılmadıkları takdirde. Öte yandan bunun maddi yükü ağır. NASA, verileri muhafaza etmek için her yıl milyarlarca dolar harcıyor.

Bildik okuma yöntemlerinden yanasınız…

Kesinlikle. Dijital kültür cümlelerin kısalmasına, kelime haznesinin daralmasına neden oluyor, yani yakında “us fakirleşmesi” gibi bir durumla karşı karşıya kalabiliriz. Neticede bildiğimiz ve sevdiğimiz edebiyatın gelişmesi ancak kağıttan yapılan kitapla mümkün oldu.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment