Egoist okur

“Kanser insanı öldürmez, ona yaşamını hediye eder…”

Antoine de Saint-Exupéry’nin Küçük Prens’ine benzettiğim Metin Hara, panik ataktan kansere birçok hastalığın tedavisini üstlenen bir şifacı. İnsana Güven adlı merkezinde, bireysel şifa seanslarının yanı sıra “İllüzyonu Aşmak” ve “İç Ben” başlıklı seminerler düzenliyor. İlkinde konusu beden, ikincisinde ruh… Bütün bu seminerlerde amacı aslında herkesin içinde bir şifacı bulunduğunu göstermek. Hara’ya göre, hepimiz içimizdeki bedensel ve ruhsal şifa enerjilerini harekete geçirebilir, kendi kendimizin ve başkalarının terapisti olabiliriz.

Anlattıklarını inanılmaz bulanlara açıklaması kısa ve net: “Bütün o fabrika üretimi ilaçlardaki kimyasalların bizi iyileştirebileceğine inanıyorsunuz da insanın bağışıklığının kendini yenilemesi ve bedeni iyileştirmesi kabiliyetini savunduğum için benim yaptıklarıma doğaüstü diyorsunuz, biz gerçekten bu noktaya mı geldik?”

Bu kadarıyla yetinmeyenler için işte hiperaktif görüntüsü, dövmeleri ve huzur veren varlığıyla son zamanlarda beni en şaşırtan kişilerden biri olan Metin Hara’yla yaptığım röportaj…

Gülenay Börekçi

metin hara egoist okur gulenay borekci kanser sifa

“Kanser insanı öldürmez, tam tersi ona yaşamını hediye eder…”

Gülenay Börekçi: Şifacı diyor musun kendine?

Metin Hara: İnsanları başkalarından daha iyi anlayabildiğimi söylüyorum.

G.B.: Bunu ne zaman fark ettin ilk kez?

M.H.: 12 yaşımdayken.

G.B.: Nasıl oldu?

M.H.: Tam olarak anlatamam; çocuktum. Birisinin ağrısı var diyelim, sezgisel olarak ellerimi ağrıyan yerine koyuyordum, bir süre sonra ağrısı hafifliyordu. Bu türden üst üste gelen tesadüfler çoğaldıkça tesadüf olmadıkları da bir şekilde ortaya çıktı. Kolay bir süreç değildi, aileme sorduğum sorulara cevap alamıyordum. Psikologlara falan da gönderdiler ama nasıl derler, su bir kere akmaya başlamıştı. 15 yaşıma geldiğimde bir yol göstericim oldu, içsel yolculuğuma onunla devam ettim. Nefes egzersizleri, enerji çalışmaları derken akacak bir mecra bulmuştum, oradan ilerlemeye başladım. 18’imde 100’den fazla tekniği deneyimlemiştim. Meditasyon, Sufizm, Kabala…

G.B.:  Çapa Fizik Tedavi ve Rehibilitasyon mezunusun, o nasıl oldu?

M.H.: Lisedeydim, babam trafik kazası geçirdi ve 36 gün yoğun bakımda kaldı. Hekimler bir daha yürüyemeyeceğini söylediler. Maddi manevi çok zordu ailemiz için. Babamı bebek gibi yürütmeye çalışan doktorları izlemek mesleki seçimimi yapmamı sağladı. Yürümek nedir ki deriz hep, değil mi? Değilmiş işte. Çok büyük bir şeymiş, inanılmaz bir şeymiş.

G.B.: Şifacı olarak hiç yardım etmedin mi babana?

M.H.: Etmeyi denedim ama insan annesine, babasına, evladına şifacı veya doktor olarak değil, evlat ya da anne, baba olarak yardım edebilir en çok. Benim en zorlandığım iki hasta, annemle babam oldu. Yakınlarına şifacı soğukkanlılığıyla yardım etmen zor. Babamı ayağa kaldıran şey hem fizik tedavi uzmanları hem de daha da önemlisi bir gün ayağa kalkıp yürüyeceğine dair inancıydı. Bacakları paramparçaydı ama her sabah parmaklarını oynatmaya çalışırdı, yürüyeceği zaman kasları güçlü olsun düşüncesiyle… Babamın inancı onu iyileştiren şeylerden biri, dolayısıyla şifacılığın bir türüydü.

G.B.: Baban yürümeye başladı ama bir süre sonra annenin kanser olduğu ortaya çıktı.

M.H.: İyi ki ortaya çıktı, yoksa bugün hayatta, aramızda olmazdı.

G.B.: Seminerlerde dinledim, kanser seni korkutmuyor…

M.H.: Tetkikler yapıldıktan ve erken teşhis konulduktan sonra kanser insanı öldürmez, tam tersi ona yaşamını hediye eder. Hayatındaki birçok anlamsız şeyi kafana takıp kanser olursun ama kanser olduğunu öğrendikten sonra hepsi silinir, geriye öz kalır, “esas” kalır… Hayatını hakikaten değerli kılanlar kalır. Bağımlılıklarından kurtulursun.

G.B.: Ölümü de korkutucu bulmuyorsun…

M.H.: İyi bir şifacı eğer gerekliyse hastasının ölümüne de izin vermelidir. Gerektiğinde Azrail ol, insanların onurlarıyla ölmesine izin ver… Oysa modern toplumlarda bu konuda korkunç bir ikiyüzlülük söz konusu. Abartısız söylüyorum, ölümlerin yüzde 85’i intihardır aslında. Sigara içiyoruz, kötü besleniyoruz, hareketsiz yaşıyoruz… Ama Batı tıbbı ötenaziyi tabu sayıyor, ne saçma değil mi? Bakın ne anlatacağım… Uzakdoğu’da ölen insanları uğurlarken kutlama yapıyorlar. Biz de burada her yıl Şeb-i Arus olarak “Güneşin doğuşunu da seyrettin, batışını da seyret” diyen Mevlana’nın ölüm gününü kutluyoruz. Çünkü hayatımız sürekli ölümlerden ve sürekli doğumlardan ibaret. Her saniye ölüyoruz. Kırmızı kan hücrelerim an be an ölmeye devam ediyor, kemik hücrelerim azar azar kayboluyor. Sürekli ölüyor ve sürekli doğuyoruz. Ölüm ve yaşam iç içe. Bütün ekosistem, evren bu devinime bağlı olarak var oluyor. Aldığın nefesi bile tutamayarak geri veriyorsun, o yüzden bu bedeni bu kadar sahiplenmeye çalışma. Bizler bedeni olan ruhlarız, ruhu olan bedenler değiliz, sırayı şaşırmayalım.

G.B.: Batı tıbbını da, Doğu usulü şifacılığı da öğrendin. İkisi senin içinde hiç savaşmadı mı?

M.H.: Mantıklı bir adamım, Batı tıbbının eksikliklerini görebiliyorum. Diyelim ki babam kaza geçirdi yahut akut bir rahatsızlığı var. Soruyorlar; “Batı tıbbı mı uygulansın, Doğu tıbbı mı?” İlkini seçiyorum. Ama diyelim ki babamın ömür boyu sürecek kronik bir rahatsızlığı var, o zaman ikincisi… Batı tıbbı semptomatik ve hızlı tedavi odaklı ama bazı uygulamaların bağışıklık sistemini çökerttiğini, uzun vadede başka organların işleyişini bozduğunu görmek lazım. Dolayısıyla geleneksel Doğu tıbbının modern Batı tıbbının yapamadıklarını yapmak, onu tamamlamak gibi bir işlevi var, o yüzden ikisi de vazgeçilmez.

“Aşk söz konusu olduğunda kafa biraz karışmalıdır”

Küçük Prens’e benzediğini söylediler mi sana hiç?

M.H.: Söylediler gerçekten.

G.B.: Evet ama bu iyi bir şey mi onu bilmiyorum işte. Kafası karışık bir karakter Küçük Prens, oysa senin kafan hiç karışık değil gibi…

M.H.: İyi bir şey. Ayrıca yanılıyorsun, Küçük Prens’in kafası karışık falan değil; sadece senin kafanı karıştırmaya çalışıyor. Onu öldürmeye gelen yılana bile sevgi duyan bir çocuk o, ölümün de hayatın bir parçası olduğunu biliyor. Aslında Küçük Prens’in kafası bir tek Gül’ünden bahsederken karışıyor.  “Neden onu seviyorsun, onun bizden ne farkı var?” diye soruyor bahçedeki yüzlerce, binlerce gül. Cevap belli: “Çünkü ben ona emek verdim, baktım, suladım…” O bir tek gülün Küçük Prens için diğerlerinden niçin  farklı olduğunun cevabı bu olabilir mi? Hem evet, hem değil. Karışık! Neyse, aşk ve gönül meseleleri söz konusu olduğunda insanın kafası karışmalıdır da, doğrusunu ve yanlışını bilmediğimiz tek konu bu değil mi nihayetinde? Bizim zihnimiz gönlün okyanusunu anlamaya hiçbir zaman yetmemiştir, yetmeyecektir.

“Gençler kendilerini çektikleri selfie’ler ve aldıkları like’lardan tanıyor”

G.B.: Sevme kabiliyeti diye bir şey var mı?

M.H.: Sevme kabiliyeti var ve geliştirilebilen bir şey. Ve o, zihnin susma kabiliyetiyle ters orantılı bir şey. Zihnini ne kadar susturursan kalbini o kadar açarsın. İnsanların zihni susmadığı için günümüzde ilişkiler tıkanmış durumda. Zihinde mükemmeliyeti aramak ilişkileri ticarete dönüştürüyor. “Ben sana şunu verdim ama sen bana bunu vermiyorsun, çek git o halde” diyorsun… Halbuki sevgi tam olarak birbirine oturmayan taşları bir hoşgörü harcıyla bağlayan bir şey aslında ama biz, birlikte olacağımız kişiyi, “uygundur, uygun değildir” tarzında kararlar vererek seçmeyi tercih ediyoruz. Dikkat edin, anne ve babalarımız bizden daha mükemmel insanlar değildi ama 50 sene, 60 sene birlikte yaşayabiliyorlardı.

G.B.: Belki de yaşadıkları ilişkiyi üzerine mesai harcamaya değer buluyorlardı…

M.H.: Kesinlikle öyleydi. Bir de şu var tabii, yeni jenerasyon kendini hiç tanımıyor. Kendini derinlemesine tanımayanın yaptığı tercih şekilsel oluyor. Gençler kendilerini çektikleri selfie’lerden ve aldıkları like’lardan tanıyor çoğunlukla. Algıları da dışarıdan içeriye gelişiyor haliyle, içeriden dışarıya değil. Bu bizim büyük problemimiz.

Sağlık için insana gereken 3 şey

G.B.: Sağlıklı bir insan olmak için yapmamız gerekenlerin özetini verir misin?

M.H.: Birincisi, fizyolojimiz psikolojimizi etkiler, o yüzden omurgamızın duruşuna dikkat etmemiz gerekir.

G.B.: Spor mu yapacağız bunun için?

M.H.: Spor önemli tabii ama spordan ne anladığımız da önemli. Kas kitlesini geliştirmeyi anlıyorsak o yanlış. Bedende iki ana parametre var, güç ve esneklik. Bu ikisinin eşdeğerde geliştirilmesi gerekir. Yoga ve pilates iyidir veya yüzme ve yürüyüş iyidir ama sadece dumble indirip kaldırıyorsan, fizik tedavi ve tıpta biz buna spor demeyiz. Kardiyovasküler egzersiz spor sayılmaz, esnemeyi de öğrenmelisin. İkincisi, yediğimiz içtiğimiz şeyler… Sağlıksız yemek insanı anlık mutlu etse bile ardından uzun süreli depresyona sebep olur.

G.B.: Sağlıklı yemek nedir tam olarak?

M.H.: Vücudun ihtiyaçlarına kulak vererek doğaya uygun yemek… Bütün gün bilgisayar başında, televizyon karşısında oturup akşam internet sitesinden pizza sipariş etmek bariz sağlıksızdır, bunda hemfikiriz, değil mi? Aklın yolu bir sonuçta, kapalı kutularda ve pakette satılan her şeyden uzak durmak sağlıklı yemek adına mükemmel bir başlangıç olabilir. Arada hatalar yapabilirsin tabii ama elinden geldiğince dikkatli olsan, bu kadarı bile yeter.

G.B.: Başka?

M.H.: Stresten uzak duracaksın. Çünkü stres düzeyi aşağı çekilmediğinde bağışıklık zayıflar, bağışıklık zayıfladığında da hastalıklar ortaya çıkar. Alzheimer olunca diyabeti ortadan kalkanlar var mesela, çünkü zihin problemleri unutmaya başlayınca beden iyileşiyor.

“Paniğe gerek yok, geç kalmış değilsin!”

G.B.: İnsan bedeninin kendini yenileme kabiliyetinden söz ediyorsun, bu gerçek mi?

M.H.: İnsanoğlu normalde, fabrika ayarları bakımından iyileşmeye meyillidir. Elini kesersin ama hiçbir şey yapmazsın… Ve o yara iyileşir. Çözüm bu kadar basittir çoğu zaman. Gözüne bir şey batar, gözün yaşarır ve gözyaşın o şeyi dışarı atar. Akciğerinde enfeksiyon olur, birkaç gün öksürürsün ve düzelirsin.

G.B.: Peki doktora ihtiyacım olduğunu ne zaman anlarım?

M.H.: Kendimden örnek vereyim: Takmayan, doktora gitmemek gerektiğini düşünen biri değilim. Aslında epey takarım. Bu şu demektir… Tıptan kaçmak yerine onun bütün olanaklarını kullanırım. Doktora başkalarından daha sık ve erken giderim mesela. Diş ve göz kontrollerimi ihmal etmem. Belin bir sene ağrıdı, sonra ameliyatlık oldun… Bu benim tercih edeceğim bir şey değil. İlk ağrıdığı anda giderim. Ama vara yoğa ilaç, vitamin kullanmak konusunda temkinliyim.

G.B.: Yaşam biçimimi düzeltmek için geç kaldım diye endişeleneyim mi sence?

M.H.: Hayır, paniğe mahal yok, geç falan kalmadın… Düşünsene, doğru düzgün su içmiyoruz. Doğru dürüst şeylerle beslenmiyoruz. Deli gibi stres yapıyoruz. Gene de çoğumuz 70’i görüyoruz. Beden mucizevi çalışan bir makine gibi. Ben mesela 18 yaşıma kadar dünyanın en berbat beslenen çocuğuydum, sadece fast food yiyordum neredeyse.

G.B.: O zaman insan bedeni söz konusu olduğunda birçok hatanın geri dönüşü var…

M.H.: Aynen öyle. Her dert çare olanaklarıyla doğar. Bugün arkanda bıraktıkların için geç kalmış olabilirsin. Ama yeni tohumlar ekmek için asla geç değil. Üşenme, şimdi, hemen değiştir bazı şeyleri, zararlı otları ayıklamaya bir an önce başla, altı ay sonra bütün bahçen zaten değişmiş olacak.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment