Egoist okur

“Katmandu’ya gitmek gerçekten başka bir yere gitmektir”

“Bu şehre içinden kirli suların aktığı, telaşlı kalabalıkların koşturduğu, bin bir türlü iyi ve kötü kokunun birbirine karıştığı dar sokaklardan bakarsanız başka bir şey görürsünüz; her mevsim dorukları karlı ve bulutlu ve hülyalı Himalayalar’dan bakarsanız başka… Bu şehre Batı’dan bakarsanız başka bir şey görürsünüz, Doğu’dan bakarsanız başka… Bu şehre içinizden bakarsanız başka bir şey görürsünüz, dışınızdan bakarsanız yine başka… Ama her koşulda kendinizi bakmaktan alıkoyamazsınız. Nereden bakarsanız bakın göreceğiniz her şey ama her şey daha önce hiç duymadığınız bir dünya hikaye anlatır.”

Beş Sevim Apartmanı, Kırmızı Zaman, Şahbaz’ın Harikulade Yılı 1979, Madam Arthur ve Hayatındaki Her Şey romanlarının yazarı Mine Söğüt, Akşam gazetesinde, 3 yıl önce yeniden gittiği Katmandu’yu yazdı. “Umarım, ben de giderim bir gün” diyerek yayınlıyorum.

Gülenay Börekçi

Elif Köksal: “Himalayalar’da her an her şey olabilir”

Tibet’in Gençlik Pınarı efsanesi

mine sogut katmandu egoistokur 1

Fotoğraflar bu adresten alındı. 

Mine Söğüt’ten Katmandu izlenimleri 

Rus şair Andrey Voznesenski’nin çok sevdiğim bir dizesi vardır: “Neden çekip gitmiyoruz kıyılara?” der şair. Şu koskoca dünyada birbirinden onca farklı hayat yaşanır ve bazı hayatlar bence hep kıyılardadır. Mesela binlerce yıldır Katmandu’da yaşanan hayat… Hep kıyılarda yaşanır.

Katmandu aslında yeryüzünün en büyülü dağının eteklerindeki verimli ovaya kurulmuş bir ‘dağ ülkesi’dir ama ‘kıyılarda’dır. O şehir, kim ne derse desin, benim için bir şehirden öte bir ülkedir ve Himalayalar’ın evladı olmasına rağmen dağlarda değil kıyılarda bir dünyadır. O yüzden Katmandu’ya çekip gitmek hayatın kıyısına gitmek demektir. Binlerce yıldır bu böyle olmalı. Yani bence.

Ben Katmandu’ya ilk kez bundan 13 yıl önce gittim. Son kez de üç yıl önce. Aradaki on yılda hem değişen hiçbir şey yoktu; hem de her şey değişmişti, değişmekteydi. Çünkü kadim krallık geleneği Maocu’lar tarafından yıkılıp, düzen külliyen değiştirilmekteydi. Kulağa tuhaf geliyor değil mi? Krallığı yıkan Maocular… Bizim buralarda, hatta daha da Batılarda Kral’ın ya da Mao’nun kim olduğunu hala hatırlayan var mı?

60’larda ta Amerika’dan kalkıp otostoplar ve otobüsler ve hayaller ve hülyalarla Doğu’nun bu ‘büyülü cenneti’ne gelen ve bir daha ülkesine dönmeyip 40 yıldır Hinduların ve Budistlerin olağanüstü dünyasında yaşayan bir eski Hippi şöyle demişti: “Bu Nepal köylüleri o kadar yoksul, o kadar cahil ve o kadar çaresizler ki, onlara Donald Duck gelip, ‘sizi kurtaracağım’ dese ona oy verirler. Mao kimdir, Maocu olmak nedir, nereden bilsinler!”

Ben şahsen, ne Nepal’e, ne Mao’ya ne de yoksulluk ve cahilliğe, eski ya da yeni bir Amerikalı Hippi kadar uzak bir mesafeden bakmayı beceremedim. Ama farklı bir dünyayı tanımak istiyorsanız, kendi gördüğünüzün dışında, diğerlerinin oraya baktığında ne gördüğünü anlamaya çalışmak da kıymetlidir. Hele söz konusu ülke Nepal’se…

Dünyanın her köşesinden binlerce genç, bundan kırk yıl önce gizemli bir göç dalgasıyla onca yolu aşıp ışığa üşüşen mutlu ve şuursuz böcekler gibi neden Katmandu’ya gittiler dersiniz? Bu sorunun mistik, psikolojik, sosyolojik ya da politik bir sürü cevabı olabilir. Ama Katmandu öyle tuhaf bir ‘kıyı’dır ki bununla hiç ilgilenmez. Kendi bildiğini okur. Tepesinde karlı bir dağ, eteklerinde verimli bir ova, aklında binlerce yıllık gelenekler…

Nepal’deki hayatı kısa bir süre seyrettim, ne kadarını anlayabildim, bilmiyorum. Ölülerini yakışlarını seyrettim mesela. Uzun uzun. Hayattan daha çok kıymet verdikleri ölümle kurdukları ilişkiyi seyrettim. Kokulu otlarla üstü kaplanan cesetlerin turuncu alevlerle nasıl uzun bir törenle uğurlandığını seyrettim. Beyazlar içindeki yakınlarının ölenlerin ardından nasıl gözyaşı döktüğünü seyrettim. Sonra tapınak avlularında esrarlı sigaralar içen ve yıllardır saçlarını hiç kesmeyen, üzerlerine hiçbir şey giymeyen ve devamlı gülümseyen yaşı belirsiz Sadu’ları seyrettim. Onların ‘hiçbir şeye sahip olmama’ erdemiyle ‘her şeye sahip olma’ bilgeliği arasındaki ip köprüde ustalıkla gidip gelişlerini seyrettim. Rengarenk boyanmış harabe evlerinin kapısının önünde birbirlerinin bitlerini ayıklayan ve gelecekleri muhtemelen hiç de ışıklı olmayan küçük kızları seyrettim. Kaldırım kenarlarından akan lağım sularının içinde sokak köpeklerine sarılıp uyuyan ve uykusunda ölüp giden kimsesiz çocukları seyrettim. Katmandu’da birbirini iterek hızla ilerleyen ama bir yandan da nasıl oluyorsa duran, hep duran, durduğu gibi kalan hayatı seyrettim.

Bu şehre içinden kirli suların aktığı, telaşlı kalabalıkların koşturduğu, bin bir türlü iyi ve kötü kokunun birbirine karıştığı dar sokaklardan bakarsanız başka bir şey görürsünüz; her mevsim dorukları karlı ve bulutlu ve hülyalı Himalayalar’dan bakarsanız başka… Bu şehre Batı’dan bakarsanız başka bir şey görürüsünüz, Doğu’dan bakarsanız başka… Bu şehre içinizden bakarsanız başka bir şey görürsünüz, dışınızdan bakarsanız yine başka… Ama her koşulda kendinizi bakmaktan alıkoyamazsınız. Nereden bakarsanız bakın göreceğiniz her şey ama her şey daha önce hiç duymadığınız bir dünya hikaye anlatır.

Katmandu’da şimdiki zaman binlerce yıldır duran bir zamanın içinden ve dışından akıp gider. Dağlardaki köylülerin nasıl olup da komünistleri desteklediğini anlamak için; ya da tapınaklarda gece gündüz dua eden, tanrılarla bağlantıya geçmeden şuradan şuraya adım atmayan Hinduların, Tibet’teki baskıdan kaçıp gelen sürgün Budistlerin hayatlarının her anını nasıl inançlarının kolaylaştırıcı ve zorlaştırıcı, bağlayıcı ve koparıcı, koruyucu ve yıpratıcı rüzgarıyla biçimlendirdiklerini görebilmek için, zaman gibi gerçeğin de göreceli olduğunu hep hesaba katmak gerekir.

Katmandu’ya gitmek gerçekten ‘başka’ bir yere gitmektir. Oranın başkalığının, benzersizliğinin hikayesini, on yıl Katmandu’da yaşadıktan sonra anladıklarını olağanüstü bir dil ve gözlem zenginliğiyle bizle paylaşan Elif Köksal’ın Metis yayınlarından çıkan ‘Katmandu’da Ev Hali’ adlı kitabından okursanız nasıl bir ‘kıyı’yı tarif etmeye çalıştığımı daha iyi göreceksiniz. Ve eğer bir gün kalkıp siz de bizzat o uzak şehre giderseniz… Aslında nereye gittiğinizi ancak oraya varınca anlayacaksınız…

Mine Söğüt, Akşam Pazar

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment