Egoist okur

Mithat Şen: “Hikaye büyük bir tuzak”

Beden, binlerce yıllık görsel sanatlar tarihinde en çok üretilmiş imge. Mithat Şen de çok uzun süredir beden resimleri yapıyor. Ama onun bedenleri tamamen özel ve başka bir evrene ait. Hem yazıyı hem figürü andıran fakat ne hat ne figür olan yapılar bunlar. Bugüne dek üzerlerine çok yazıldı, hatta birkaç da kitap kaleme alındı, ama bana öyle geliyor ki; dokusu, ağırlığı, duyusal bileşenleri sürekli değişen, dönüşen bu sessiz ve tehditkar yapıları hâlâ en iyi kendileri ifade ediyor. Sonsuz bir süreklilik içinde duran-devinen, yaklaşan-uzaklaşan, azalan-çoğalan, birleşen-parçalanan, hafifleyen-ağırlaşan, daralan-esneyen bu yapılar tıpkı kan hücreleri gibi. Hepsi aynı, ama aynı zamanda her biri tek ve eşsiz. Sanatçının röportajımız sırasında dediği gibi: “Bir şekiller toplamını tekrar ediyorum. Ve o toplamın içindeki bir beden artık tek bir beden olmaktan çıkıp, tüm bedenlerin, kainatın simgesi haline geliyor.”

Gülenay Börekçi

Beden sanatçısı

Yapıtlarınızın bir özelliği de hikaye anlatmamaları…

Yaptığım şey, doğadan bir parça alıp onu, doğanın üretim biçimini kullanarak ama doğayı referans göstermeye ihtiyacı kalmadan tekrar etmek. Doğadan olduğunu unutana kadar. Kendisi doğa olana kadar. Hikaye büyük bir tuzak. Hüsn-ü hat da neticede harflerden, şekillerden oluşur. Üzerinde yol alınabilecek hale gelmesi için sizin onu okuma dışında yöntemlerle anlamlandırmanız gerekir. Hatta Arapça bilip yazılanın kutsal bir metin olduğunu kavrasanız bile, ne anlama geldiğini kavrayamayabilirsiniz. Yine de bu onun ritmini bozmaz, sizin onu estetik alımlayışınızı değiştirmez. Elinizdeki hüsn-ü hattın bir hikaye anlatması veya Kuran’dan bir ayet olması onu kısmen mukaddes kılsa da, söz konusu dili hiç bilmeyenler hatta başka dinden olan birileri de ondan estetik haz alabilir.

Hikayeleri olmadığı gibi isimleri de yok…

Göndermeleri ve yönlendirmeyi engellemek için, resimlerimi adlandırmıyorum. Bakanla baktığı yapıtı baş başa bırakmak için… Röportaj vermeyi pek fazla istemeyişim de bundan. Röportajda söylediğiniz her şey bir yönlendirmeye sebep olabilir çünkü.

Resimlerinizden konuşmak istemediğinize göre şunu konuşalım: Gelenek dediğimiz şeyin bu toprakların genetiği olduğunu söylemişsiniz…

Eski usuller önermek niyetinde değilim. Bahsettiğim şu: Modernizmin batılılaşma ve çağdaşlaşma adına kabulü ve dayatılmasıyla birlikte bu coğrafyada çok ciddi bir semantik kopuş yaşandı. Bu yeni yapılanma gayreti, toplumun ve bireyin kendini ifade etme, anlamlandırma bilgisini kuramadı. Yani bizim artık bir anlam matrisimiz yok. Hatırlatıyorum sadece, şarkıdaki gibi… “Sen unut geçmişini, ben aklımda tutarım.”

Anlam matrisimiz yok derken…

İster kuzey-güney, ister doğu-batı aksında olsun, her coğrafyaya ait özel bir anlamlandırma bilgisi ve yöntemi olduğunu söylüyorum. Hıristiyanlık niçin Roma döneminde geldiği veya icat edildiği biçimde kalmadı da mezhepler ortaya çıktı. Niçin en yakın komşumuzda Şia var da bizde Sunni Müslümanlık benimsendi. Madem İslam ya da din evrensel, niçin farklı yollar seçildi… Modernistlerin tüm dünyanın aynı kozmolojiyle algılanabileceği varsayımı yanlış. Aramızda fark yokmuş gibi yapmamız da aslında II. Dünya Savaşı sonrası Amerika’nın egemenliğiyle dayatılmış bir şey. Görünüşte bizi birbirimize bağlayan popüler Amerikan kültürü, Batı’nın “ilkel” ve “vahşi” saydığı Hıristiyanlık dışı toplulukları “uygarlaştırma” projesinin görebildiğimiz son aşaması.

Ve sanat bütün bunlardan bağımsız değil…

Her sanat yapıtı bir iddiadır. Sanatçı yapıtıyla yeni kurallar ilan eder. Bunu da kendinden önce yaşamış sanatçıların kurallarını yıkarak yapar. Aslında şunu söylüyordur: Siz sanat yapmak için bir yöntem önermiştiniz, bense şimdi buna karşı yeni bir sanat yöntemi ve kuralları öneriyorum.

Bir geleneği yıkmak için o geleneği çok iyi biliyor olmak gerekmez mi?

Kuşkusuz öyle. Ama işte II. Mahmut ve III. Selim tarafından batılılaşma diye başlatılıp Cumhuriyet’le birlikte çağdaşlaşma adını alan paradigma, bazı alanlarda beceriksiz kaldı. Becerebilseydi, her şey farklı olacaktı.

Becerilemeyen neydi?

“Çağdaşlaşmak” adına geleneği görmezden geldiler; daha doğrusu geleneği çağdaşlaşmanın önündeki engel saydılar. Halbuki Cumhuriyet’le birlikte yapılabilmiş birçok radikal değişim, gerçekte Osmanlı projeleriydi.

Aradaki boşluğu kapatmaya olanak yok gibi. Gene de bir teklifiniz olmalı…

Olanak yok demek yanlış olur. Kaybolan anlam bütünlüğünü yeniden oluşturmak adına bir şeyler yapılmasına ihtiyaç duyulduğu hissediliyor. Bizde modernizmi yapısal bir sorun olarak gören çıkmadı. Modernizm batının kendi meselesiydi, eleştirisi de kendinden geldi. Post-modernizm, modernizmin tek tip üst söylemine bir karşı çıkıştı. Bizse, post-modernizmi de bir tek tip üst söyleme çevirmeyi başardık. Birkaç taklit dışında modernizme hiçbir katkısı bulunmayan bu coğrafya, post-modernizmi gayet kullanışlı kıldı. Geleneksel sanatlardan mistisizme ve ritüellere kadar… Ben sanatı gelenekle temellendirmenin, bu kaba suistimallerin önüne geçmek için bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey olduğunu düşünüyorum.

O halde sizin resminizin gelenekle ilişkisinden söz eder misiniz?

Modernizmin “sanat evrenseldir” dayatmasına karşı çıkarken, “Evrensel olan sanat yapıtıdır, yapma yöntemi değil” demiştim. Gelenek, o yöntemin en önemli parametresidir. Benim resmimin gelenekle ilişkisi de budur.

Bir dönem sergi açmamıştınız…

Bu 10 yıllık süreç gerekliydi. Resmimi başka bir noktada var etmeye karar vermiştim, sergilerin kaçınılmaz telaşına kapılmak istemedim. 2001’den itibaren düzenli olarak sergi açıyorum. Bakın; orijinal görmek mühimdir, sergi açmak bu yüzden zorunludur. Fakat minyatür görmek de çok mühimdir. Bir minyatürü bağlamından kopmuş olarak kitapta ya da çerçeveli cam arkasında görmek, doğrudan görmeye benzemez. El yazması bir kitabın içindeki minyatürler bütününün bir tekiyle minyatürü kavrayamayacağınızı anlarsınız o zaman. Eski yapılardaki yazıları kanıksadığımız için üzerinde durmuyoruz ama biraz içine girseniz, o yazıların ne kadar etkileyici olduklarını fark edersiniz. Hayatın bu kadar içinde ve bu kadar yüksek bir görsellikten nasıl kolayca vazgeçildiğini de anlamayabilirsiniz o zaman.

Mimari kaçılabilecek bir şey değil. Düşünsenize; her gün işe giderken mecburen de olsa o çeşmenin önünden geçeceğim, şu caminin minaresine bakıp mezartaşının üzerindeki yazıyı görecegim…

Ve unutacaksın, öyle mi? Süratle unutacaksın.

Bence unutmuyoruz ve fark etmesek de onlardan etkileniyoruz.

Sözünü ettiğim şey işte o etki. Gelenek bu toprakların genetiğidir dediğimde kastettiğim tam olarak bu. Çevremizdeki her şey ister istemez bizim algımızı farklılaştırır. Bu coğrafyada yaşamanın, üzerinde hiç etkisi olmadığını söyleyebilir mi insan?

“Üslubun da zamana ihtiyacı var”

Sanatın gelenekle ilişkisi konusunda böyle düşünmeye hangi sürecin sonunda başladınız?

Hep böyle düşünüyordum, 20 yaşımdayken de… Ama o zaman yaptığım işin görsel karşılığını şimdikine yakın bir güçte ortaya koyamamıştım. Üslubun da zamana ihtiyacı var. Ayrıca yöntem konusunda eksiklerim vardı. Bu coğrafyada önemsenmemiş, unutturulmuş şeyleri öğrenmeye çalışıyordum. Teknik bilgi edinmekten değil, ruhuna vakıf olmaktan söz ediyorum. Bunları öğrenebileceğimiz yerler yoktu o yıllarda.

Kendi kendinize mi öğrendiniz?

Elbette. Bu konuda hiç destek görmediğim gibi, yadırgandığım da oldu. Bazılarına enteresan geldi belki, o kadar. Bense başka şeyleri yadırgıyorum, özendiğimiz ama hiçbir zaman bize dair olmamış şeyleri bu kadar kolay kabullenmeyi, içine alabilmeyi, içinde olabilmeyi ve bunlara dair hiçbir şeyi merak etmemeyi…

Tam olarak ne yapmayı istiyordunuz?

Batının sanat yapmak için kullandığı malzemeleri kullanmak istemiyordum. Bu bir tavırdı, karşı olduğumdan değil. Tuval üzerinde boyayı kullanarak bir gerçeklik yanılsaması yaratmayacak, farklı bir yöntem bulacaktım. Böyle olunca, ister istemez farklı malzemeler kullandım. Bu iş malzemeyi dönüştürme işidir de.

Son zamanlarda ressamlarla yapılmış röportajlarda resimden ziyade galerilerin, galerilerle ressamlar arasındaki ilişkilerin, koleksiyonerlerin ve resim fiyatlarının konuşulduğunu görüyorum…

Fevkalade sıkıcı konular bunlar. Fakat öyle bir durum var. Dilerseniz hayıflanırsınız, dilerseniz olumlarsınız. Diyebilirsiniz ki; Türkiye’de sanatçılar resimle ilgili meselelerin hepsini tartışıp çözümledi, bunlarla ilgilenmeye ihtiyacı kalmadı… Ben öyle düşünmüyorum.

Bu hale nasıl gelindi?

Başta konuştuğumuz şey; bir teklifleri yok. Bu coğrafyanın teklif ettiği yöntem, bilmediği halde karşı çıkmak.

Doğu ile Batı arasındaki ayrım sanıldığından çok daha derin belki de…

Öyle elbette. Ama ne Batı korkunç, kötü ve olumsuz, ne Doğu tam tersi. Algı farklarının yarattığı yöntem farkları var sadece. Dayanılmaz olan, bu farkların yok sayılması, tektipleşme… Tabii bütün bunları biliyor ve söyleyebiliyor olmanız, sizi sanatçı yapmaz. Bunlardan konuşmak ne sanatçı olduğunuzun kanıtıdır, ne de buradaki işlerin büyük sanat yapıtları olduğunun… Vurgulamaya çalıştığım şu: Batı sanatı, bizim unuttuğumuz, onlarınsa unutamayacağı kadar katı ve keskin bir geleneksel yapının sonucunda geldi bugüne. Buna gericilik adını verenlere “batı sanatı gericiliğin doruğu sayılır” demek isterim. Her büyük batılı sanatçı kendi geleneğiyle ilgili mutlaka bilgi sahibidir. Bu söylediğim, Klee için de böyleydi, Kandinsky için de. Hiçbiri rastlantısal biçimde çıkmadı.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment