Egoist okur

“Bana dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi”

Deliduman, taşrada başlıyor ama sonra İstanbul’da hatta 31 Mayıs 2013 sonrası Gezi Parkı’nda, barikatların arkasında buluyoruz kendimizi, on yedi yaşındaki Çağlar İyice’yle beraber. Çağlar, kız kardeşi Çiğdem’i, onu meşhur etme ümitlerini, belediye başkanı dayısını, yakın arkadaşı Mikrop Cengiz’i, taşra muhabbetlerini, depresyonun eşiğindeki annesini, eski sevgilisini, hiç unutamadığı dedesini, hatırlarken kahrettiği babasını anlatıyor bize.

Ve çok güzel anlatıyor. Yani her zaman doğruyu söylemiyor ama söylediği yalanlar bile yetişkinlerin ikiyüzlü dünyasında konuşulanların toplamından daha hakiki.

Ama bu kadar… Siz en iyisi romandan seçtiğim birkaç bölümü okuyun. Başlardan seçtim, devamında olanlara dair spoiler vermiş olmayayım diye…

Gülenay Börekçi

emrah serbes egoistokur deliduman 1

ÇAĞLAR’IN KIZKARDEŞİ

“Kız kardeşimin güzelliğinin ve bazı meziyetlerinin bir an önce anlaşılması gerekiyor.”

2013 yazında, büyük şehirlerde başlayıp kısa süre içinde küçük ilçemiz Kıyıdere’yi de etkisi altına alan toplumsal hadiselerin nedenini merak ediyorsanız eğer, 2012 yazının bok gibi geçmesini bir yana bırakırsak, size öncelikle kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini anlatmam gerekir. Çünkü kız kardeşimin güzelliğini ve bazı meziyetlerini bilmeden, o yaz, yıllardır hiçbir şey yapamamanın ruhu yakan acısını nasıl yendiğimizi ve kopkoyu bir karamsarlıktan umuda birdenbire nasıl geçiverdiğimizi asla anlayamazsınız.

Kız kardeşim Çiğdem İyice dokuz yaşındadır, Evliya Çelebi İlköğretim Okulu 3-A sınıfında okur, derslerinde açık ara birincidir ve el yazısı inci gibidir. Benimkine benzemez, Sümerolog falan olmanız gerekmez ne yazdığını anlamak için. Ayrıca sınıflarında açık ara birinci giden öğrenciler gibi içe kapanık ve bencil değildir, hayli sosyaldir. Sadece arkadaşlarınca da değil, yeryüzündeki bütün canlılarca çok sevilir, mesela yolda kediler köpekler gördüğünde onu, yanından geçerken durup hayranlıkla bir daha bakarlar. Bir seferinde hiç unutmam, Migros’un açık otoparkında kabuğuna kapanmış bir kaplumbağa görmüştük, o kederli kaplumbağa bile kız kardeşimi görünce kabuğundan çıkmış, başını takdir edercesine öne arkaya sallamıştı. Bu özelliklerine ek olarak kız kardeşim, yaşına göre selvi boylu sayılır, neşelidir ve enerjiktir. Aynı zamanda da ağırbaşlıdır. Yaşı ile örtüşmeyen sevimsiz bir ağırbaşlılık da değildir bu, çocukça saflığını muhafaza eden bir ağırbaşlılıktır. Bir yerlere gideceği zaman dimdik yürür, oklava gibi zannetmeyin, gayet zarif ve asaletlidir yürüyüşü, onu otuz metre öteden görseniz, ‘İşte asil bir kadın yaklaşıyor,’ dersiniz. Kadınlarda asaletin yaşı olmayacağını farz ederek söylüyorum bunu.

Kız kardeşimi bir tanısanız var ya, gülüşüyle, bakışıyla, sesiyle ve sessizlikleriyle öyle bir büyü yaratır ki üzerinizde; yanaklarını, alnını, saçlarını ve boynunu bir milyon sefer de öpseniz doyamazsınız. Her öpüşünüzde kokusunu içinize çekmenize rağmen. Ona baktıkça kardeş olduğumuza inanmakta bile güçlük çekiyorum bazen, sırf bu yüzden gözlerimin dolduğu oluyor. ‘Sen de biraz abarttın,’ diyeceksiniz. Evet, abarttım. Çünkü bu dünyada o kadar çok mankafa var ki abartmayınca hiçbir şeyi anlamıyorlar. Kız kardeşimin güzelliğinin ve bazı meziyetlerinin ise bir an önce anlaşılması gerekiyor.

Kız kardeşimin başlıca meziyetleri arasında, salonun ortasında bacaklarını yüz seksen derece açıp oturmak ve insan denen canlının en doğal duruş biçimi buymuş gibi rahat tavırlarla gözlerinizin içine bakmak gelir. Ayrıca hentbol topunu ayağında yüz elli sefer sektirebilir. Bunları bile gölgede bırakan en doğaüstü meziyeti ise moonwalk’tur.

MICHAEL JACKSON

“Siyahlığından utandığı için rengini açtırmış, dediler…”

Bana dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi. Kim bilir ona da kim öğretmişti yüz yıl evvel. Ben moonwalk yapmaya başladığım zamanlar, kimsenin moonwalkerlık gibi bir merakı yoktu. 80’li 90’lı yıllara damgasını vurmuş, Michael Jackson’ın kariyerindeki ve özel hayatındaki sıkıntılarla beraber 2000’li yılların ortalarına doğru unutulur gibi olmuştu, ben de o zaman başlamıştım işte. Ama ne zaman ki Michael Jackson 2009 yılında öldü, bir zamanlar ona, vitiligo hastası değilmiş gibi, ‘Siyahlığından utandığı için rengini açtırmış’ diyenler, kendisi de her daim çocuk ruhlu olduğundan çocuklara yürekten bağlı değilmiş gibi ‘Çocuklara çükünü gösteriyormuş affedersiniz’ diyenler, her türlü iftirayı atanlar, birden çark edip ‘Efsanemiz öldü arkadaşlar efsanemiz gitti dostlar’ diye öyle bir yaygara kopardılar ki, ondan sonra da ister istemez yeni bir moonwalk furyası başladı. Ben tabii, sınıf arkadaşlarından görüp özenen kız kardeşime moonwalk öğretirken bir gün işin bu noktaya varacağını tahmin etmemiştim. ‘Michael Jackson klasiktir, hiçbir zaman hiçbir ortamda modası geçmez,’ diye düşünmüştüm. Madem ki özenmiş, o da öğrensin istemiştim.

ÇAĞLAR’IN DAYISI

“Gerçi içyüzü bilinse kim insan içine çıkabilir ki…”

Bahsetmeden edemeyeceğim şimdi, biliyorum yine tepemin tası atacak, onun portresini çizmeye çalışırken yaptığım enerji sarfiyatına yazık olacak, ama ne yapalım, başladık bir kere, en iyisi tarafsız bir gözle anlatmaya çalışmak onu: Dayım iti olan insan, bizim Kıyıdere’nin belediye başkanıdır. Bizim oralardaki herkes sever sayar kendisini. Tabii yüzeysel bir sevgi saygıdır bu, içyüzünü bilseler insan içine çıkamaz. Gerçi içyüzü bilinse kim insan içine çıkabilir ki, o da ayrı bir mesele. Dayımın fırça bıyıkları geçen ay çıkmaya başlamış gibi gayet sevimli durur. Güneş gözlüğü de her daim ceketinin ön cebindedir. Belediye başkanı olduğundan beri takım giyip kravat takmak zorunda hissediyor kendini ama kravatı hep biraz yana kayıktır. Her sabah bağlamasına rağmen, benim okullar açılırken bir sefer bağlatıp bütün sene taktığım kravata benzer. Onu yolda görseniz mesela, aklınıza gelecek en son şey bir ilçede belediye başkanlığı yaptığı olur. İnsanlar seçimle değil de tiple iş başına getirilse kesin kaybederdi.

Zaten 2009 yerel seçimlerinde, Dedemi Kanser Eden Parti’ye gidip adaylık için başvurduğunda da istemediler onu, kendi adamları varmış. Bunun üzerine ilçenin tanınmış simalarından, sikkafalılarla dolu bir heyet, Dedemi Kanser Eden Parti’nin yetkilileriyle görüşmeye gitti, “Yapmayın etmeyin, bizim Altan’ı aday gösterin,” dediler. “Bu adamın hem merkezde hem de köylerde herkesle ahbaplığı dostluğu vardır, hısımlığı akrabalığı, selamı sabahı, çayı çorbası, hoşgeldini beşgittini, senedi sepeti, alacağı vereceği, girdisi çıktısı, eski kırığı yeni platoniği vardır, aday göstermezseniz başka yerden aday olur, sizin oyunuz da düşer, Ya Kime Vereceksiniz Mecbur Bize Partisi aradan sıyrılıp belediyeyi alır Allah muhafaza,’ dediler, yine de dinletemediler. Öbür adayın hakikaten sağlam yerden tanıdıkları varmış. Ama sonra ne oldu, dayım gitti, Kimsenin İplemediği Atların Partisi diye bir parti buldu kendine, oradan aday oldu, seçim sürecinde de bütün ilçede zilini çalmadığı tek ev, tokalaşıp çayını içmediği tek esnaf, başını okşamadığı tek çocuk, pisi pisilemediği tek kedi, kuçu kuçulamadığı tek köpek kalmadı; bütün köylere, köylerdeki kahvelere, evlere, ahırlara, mandıralara kadar gitti, kendisini tanıyanlara bir kez daha hatırlattı, tanımayanlara uzun uzun anlattı, ‘Bana inanmıyorsanız gidin şunlara şunlara şunlara da sorun’ diye güvence verdi, özetle bizim Kıyıdere’de nefes alan ne kadar canlı varsa hepsinin ağzından girdi burnundan çıktı, türlü türlü yalakalıklar yaptı, herkesi bıktırdı, bezdirdi, şu seçimler bitsin de bir sussun artık diye ‘ya sabır’ çektirtti arkasından, 35 oy farkla da kazandı seçimi, hem de sabaha karşı, 20 oy farkla kazandığı ilk sayıma itiraz edildiği için, ikinci sayımda.

İnanmayan varsa Yüksek Seçim Kurulu’nun internet sitesinden Kıyıdere İlçesi 2009 yerel seçim sonuçlarına bakabilir. Kimsenin İplemediği Atlar’ın Genel Merkezi’ndekiler de inanamamıştı çünkü ilk anda bu seçim zaferine, ‘Hakikaten mi kazandık?’ diye kaç sefer cepten aramışlardı dayımı, ben açıp ‘Valla billa kazandık,’ demiştim, zira dayım cenaze işleriyle uğraşıyordu o ara. Seçimi kazandığı sabah dedem ölmüştü. Bir yanda sevinç, diğer yanda keder, hayatının en karmaşık sabahıdır herhalde. Çok da öğretici olmuştur muhtemelen. Diyelim ki Honda Civic’le Lamborghini Aventador’u geçmişsin, götün tavan yapmış özgüvenden, ama bu dünya gelip geçicidir, hepimiz dört kolluyla gideceğiz sonunda diye tevekküle dalmışsın o atmosferde.

Neyse işte seçimlerden sonra, Kimsenin İplemediği Atlar’da eziklenmekten bıkan bir grup at kafası, Dedemi Kanser Eden Parti’ye transfer olurken dayıma, “Sen de gel,” dediler. Dayım da, yok ben istemiyorum, yan cebime koyun ayakları çekti. Dedemi Kanser Eden Parti’nin Merkez İlçe Başkanı da, “Gel,” çağırısı yaptı ama aynı havaları korudu. Genel merkezden birileri arasın diye bekliyordu aslında, seçimden önce, ‘Seni tanımıyoruz yürü git lan,’ demişler ya buna, gururu kırılmış, onlar arasın tribi yapıyor. Aradan bir sene geçti, kimse aramadı, dayım da artık, ‘Aramayacaklar mı acaba?’ diye kudurmak üzereyken, birilerinin aklına geldi herhalde, sonuçta koskoca ilçeden bahsediyoruz, çağırdılar bunu. Ben hayatımda böyle bir sevinç ve böyle bir sevincini gizleme gayreti görmedim. Haberi aldığı gün, hiçbir şey olmamış gibi, “Yarın Ankara’ya gidiyorum Çağlar,” dedi. “Babamı Kanser Eden Parti’nin Genel Merkezi’nden çağırıyorlar, dertleri nedir acaba?” Ertesi sabah altıda, sanki her gün genel merkezlere gidermiş gibi kendinden emin bir edayla gitti Ankara’ya. Aynı gün içinde, Meclis’teki grup toplantısında da yakasına o partinin rozetini taktırdı, yirmi sekiz yeni transferle beraber, toplu sünnet törenindeymiş gibi.

İKİ ÇÜRÜK DOMATES

“Uykuların mı kaçıyor, boğulacak gibi mi oluyorsun, tükenmişlik sendromuna mı giriyorsun o iki çürük domates araya sokuşmayınca?”

Rahmetli dedem ben çocukken derdi ki hep, “Çağlar,” derdi. “Artık kocaman adam oldun. Şu tas ü tarağını siktiğimin dünyasında sakın ha, yosmalar içinde kepaze olmayasın.” İşte bu dayım olacak it de, şu tas ü tarağını siktiğimin dünyasında, siyaset içinde kepaze olmuş biridir. Siyasete girmeden önce o kadar kepaze biri değildi aslında, kendi halinde bir emlakçıydı. Hiçbiri kendisine ait olmayan evleri arsaları alıp satar, arada iki sakal atarlarsa memnun kalır, ertesi gün de beni Çınarcık’a Esenköy’e falan götürür, her istediğimi ısmarlardı. Keyfimize de diyecek olmazdı o günlerde. Siyaset, onun mayasındaki kepazeliği açığa çıkaran bir transistör vazifesi gördü. Yoksa kız kardeşim hariç her insanın mayasında bir parça kepazelik vardır, mühim olan, o kepazeliği ortaya çıkaracak işlerden uzak durmaktır.

Örneğin; baktın manavlık seni kepaze ediyor, çünkü domates tartarken araya iki tane çürük domates sokuşturmadan edemiyorsun, o zaman neden böyle bir şey yapıyorum diye sormalısın kendine. Derin bir nefes alıp o iki tane kodumun çürük domatesini araya sokuşturamadan niçin duramadığını düşünmelisin. O iki tane çürük domatesi araya sokuşturamayınca kendini çok mu çaresiz hissediyorsun? Uykuların mı kaçıyor, boğulacak gibi mi oluyorsun, tükenmişlik sendromuna mı giriyorsun o iki tane çürük domates araya sokuşmayınca? Bütün dünyayı önüne de serseler o iki tane çürük domatesi araya sokuşturamadıktan sonra bir anlamı yok mu? ‘Yeter artık bu dünyanın kahrını cefasını çektiğin, al sana gidiş-dönüş uçak bileti, 6500 dolar da nakit, Singapur’daki bütün kerhaneleri gez gel,’ deseler, yine de o iki tane çürük domatesi araya sokuşturmanın verdiği zevki hiçbir şeye değişmez misin? Dünya yerinden oynasa, taş üstünde taş kalmasa, kıyamet kopsa, uzaylılar gelse bütün sülalene tecavüz etse, yok arkadaş, ben o iki tane çürük domatesi ilk fırsatta araya sokuşturmaya yine de devam ederim mi diyorsun? Herkesin bu hayatta iyi kötü bir pusulası vardır, hedefi vardır, hedefi olmasa bile bir tarzı, duruşu, şekli şemali vardır, senin de bu hayattaki pusulan, hedefin, tarzın, duruşun, şeklin şemalin o iki tane çürük domatesi araya sokuşturmak mı? Yarın öbür gün torun torba sahibi olup bir köşeye çekilip emekliliğin keyfini sürmeye başladığında, geçmişi özlemle yâd ettiğin anlarda, aklına gelecek ilk şey o araya sokuşturuverdiğin iki tane kodumun çürük domates mi olacak OÇ! Merhametsiz şerefsiz! Al o zaman bu yazıyı manav dükkânının girişine as, sonra da dükkânı başkasına devredip siktir ol git! Başka bir iş bul kendine. Ne bileyim, git veznedar ol! Uçaksavar bataryası teknisyeni ol! Ne olursan ol siktir git onu ol, ama artık manavlık yapma! Yapma manavlık! Belki de veznedar olursan, şu paralardan birazını da cebime sokuşturayım demezsin de, seni kepaze eden şeyin o araya sokuşturduğun iki tane çürük domates olduğunu anlarsın. Belki de uçaksavar bataryası teknisyeni olursan, şuradan cebime iki tane uçaksavar mermisi sokuşturayım demezsin de, seni kepaze eden şeyin o iki tane çürük domatesin araya sokuşması olduğunu anlarsın. İt herife bak ya! Zibidiye bak! Dangoza bak! Elim ayağım titredi yemin ediyorum sinirden. İçim daraldı. Her neyse, unutalım… Off! Hayvanoğluhayvan!!

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
10 Responses to ““Bana dayım olacak it öğretmişti bu moonwalk denen naneyi””
  1. iyiturks says:

    Merhaba, Gülenay hanım,
    Bilmiyorum fazlamı ön yargılı olacak ama, daha ilk girişgahınızı oku okumaz aklıma Salinger’in “Çavdar Tarlasında Çocuklar” kitabındaki anlatım uslubü geldi. Yorumu yazmadan da kitaptan alıntılara baktım, bayağı aynı dil… Fare hikayesini kısmını okumamış olmamıza rağmen orada da bir “Fareler ve İnsanlar” kitabında ki benzer hikaye aklımıza geldi. Sizi bilmem ama başkasının ağzı ile yazılmış hissi veren kitaplardan hep uzak durmuşumdur. Zamanla bu ön yargıyı kırabildiklerimde ise kısmi yanılgılar yaşayıp kitaba geç ulaşmış olmanın burukluğunu tatmışım. Bilmiyorum kitabın sizi bu kadar etkilemiş olması dikkatimizi kitaba çekti. Bakalım bu engelleyici ön yargılarımızı kırıp ta kitaba ulaşabilecek miyiz!

    • Merhaba, Çavdar Tarlasındaki Çocuklar’ı okudum elbette. Hayır, anlatıcıların yaşı dışında benzemiyorlar. Fareler ve İnsanlar’a da benzemiyor o bölüm. Önyargılarınızı unutun ve bence okuyun :)

  2. bardamu says:

    Çavdar Tarlasında Çocuklarla bir diğer benzerliği kardeşi idealize etme durumu. Holden’da kardeşini yerlere göklere koyamazdı, burada da aynı durum geçerli.

  3. didem says:

    kitaba bugün başladım ve yarıladım. ben de dirk wittenborn’a benzettim anlatımı. sanki bir dizi filmin bir bölümü ya da belki bir film senaryosu gibi..
    kitapçıda elime ilk aldığımda bir bloggerın romanı gibi gelmişti bana, kitapçıda ve vitrinde bangır bangır kitabın kapağına maruz kalmanın etkisiyle geri koymuştum. ama yanılmışım.

    • Enteresan bir yorum. Dirk W.’yi tanımıyorum ama bakacağım :)

      Teşekkürler fikrinizi yazdığınız için.

      • didem says:

        kitabı bitirdikten sonra yazarla ilgili diğer yazıları okudum. meğer o da senaristmiş, ondan Dirk w. benzetmişim.
        Roman okurken bazen düşüncelerimiz yazarın hayatına, kim olduğuna kayar ya? işte o noktada yazarla ilgili bildiklerimiz roman hakkında ki fikrimizi çok değiştirir diye düşünürdüm. Meğer düşündüğüm kadar çok değilmiş.

  4. Hakan M. Karahan says:

    romanın dilinin akıcı olduğunu hatta kitabın en önemli özelliğinin de akıcılığı olduğunu düşünüyorum (reklamdaki gibi akıyoo! :)) ) Sorun şu ki yazar kitapta ne anlatmak istediğine pek karar verememiş gibi! geziyle kurulan “abuk” bağlantı, kim olduğuna ve tarafına bir türlü karar verememesi, hiçbir akrabası ile normal ilişkisi yok. kızkardeşine karşı hastalıklı sevgi, anneyi yok sayma, dayıyı sürekli it yerine koyma, babadan nefret. uzatmadan bu bir senaryo çalışması, gençlerin ilgisini çeksin diye bol küfürlü ve güya isyankar.

  5. Sibel Yılmaz says:

    Emrah Serbes’i çok sevmeme ve her ortamda fazlaca övmeme rağmen Deliduman’da biraz hayal kırıklığına uğradım diyebilirim. Yani nedenini tam olarak saptayamadığım bir olmamışlık söz konusu. Bunu yazarım belki bir ara :) Bu arada bence Erken Kaybedenler hâlâ en iyi kitabı Emrah Serbes’in.

Leave A Comment