Egoist okur

Ayşe Düzkan: “Mutlu aile fotolarında şiddet, sömürü, mutsuzluk var”

Aile içinde şiddete uğrayanların medeni hallerine bakarsak… Resmi nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranı yüzde 11.8, dini nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranı yüzde 5.6. Hem resmi hem dini nikahlı eşinden şiddet gören kadın oranıysa yüzde 52.9’la tavan yapıyor. Ayrı yaşadığı eşinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 1.0, boşandığı eşinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 6.1, sevgilisinden şiddet gören kadınların oranı yüzde 19.7.

Bir zamanlar efsane Pazartesi dergisini çıkaran Kadın Kültür ve İletişim Vakfı‘nın kurduğu kolektif Güldünya Yayınları’nın koordinatörü Ayşe Düzkan‘la hem kadına şiddeti konuştuk hem de kadın hakları konusunda popüler kültürde, edebiyatta, müzikte, sinemada durduğumuz yeri. Feminizmin bizim topraklarda yarattığı en büyük isim olan Duygu Asena’yı da hatırladık…

Gülenay Börekçi

ayse duzkan egoistokur gulenay borekci guldunya 1

Ayşe Düzkan Güldünya Yayınları’nın kordinatörü. “Güldünya’yı özgürlükçü ve eşitlikçi kadınların kaleminden çıkmış bir edebiyatı önemli bulduğumuz için kurduk” diye anlatıyor.

“Ezilen ses çıkarmaz, susar ve mücadele etmezse ne çatışma olur ne olay çıkar”

Koordinatörü olduğunuz yayınevini, Güldünya’yı konuşalım mı önce?

Açıkçası 80’lerdeki kadar kısır bir yayın dünyamız yok, birçok yayınevi feminist denebilecek kitaplar basıyor. Feminizmin içindeki farklı eğilimler ve hareketin tartıştığı şeyler bu kitaplarda pek yerini bulmuyor. Diyelim ki hareket şu sıralar en çok kadına yönelik şiddet ve cinayetlerle uğraşıyor ama bununla ilgili teorik kitap çıkmıyor. Seks işçiliği ya da trans meselesi tartışılıyor, bu konuda kitap da pek yok. Hiç çıkmıyor demiyorum ama sayısı az. Genel tabloya bakınca iki tür feminist kitap yayınlandığını görüyoruz: Ya çok satabilecek kitaplar yayınlanıyor ya da kuru akademik kitaplar… Aslında “satabilecek” değil de “pazarlanabilir” demek lazım burada. Bir kitabın çok satması güzel bir şey de olabilir çünkü. Her neyse, Güldünya’yı özgürlükçü ve eşitlikçi kadınların kaleminden çıkmış bir edebiyatı önemli bulduğumuz için kurduk.

Peki yayınevinin adını nasıl anlatırsınız? Güldünya Tören’den geliyor değil mi?

Çok özel bir vakaydı Güldünya, kaçabilmişti, kurtulabilirdi de… Ama hastanenin güvenlik görevlileri, ailesidir diye onu yaralayan insanları içeri aldılar ve Güldünya bu kez öldürüldü. Kadına yönelik en büyük tehlikenin aile içinde olduğunu gösteren bir olay bu, hatırlatmak istedik. Bir de tabii çok güzel, çok pozitif bir isim.

Gittikçe artan kadına şiddet konusunda pozitif olmamız imkansız gibi geliyor bana, ne diyorsunuz?

Hayır, pozitif bakmamızı sağlayacak hiçbir şey yok. Eskiden dayaktan bahsediyorduk, bugün cinayetten bahsediyoruz. Problemimiz yasaların uygulanmasıyla ilgili. Devlet bu konuda çok sorumsuz davranıyor, “Ailem beni öldürecek” diye başvuran kadına “Kendini sen koruyacaksın” diyorlar.

Yani bütün sorumluluk zaten tehdit altında olan ve korunması gereken kişinin omuzlarına bindiriliyor…

Evet, öyle. Nikahında olmadığın bir adamın cinsel tacizine uğrarsan, bu suç ama evli olduğun adamın şiddet ve tacizleri suç değil. Bir erkeğin saldırısına uğrarsan başına gelene “tecavüz” diyorlar tamam ama sonra ne oluyor, hakim seni o adamla evlendiriyor.

“Gelecekte bu dönem, kadınların özgürleşme çabalarının arttığı, erkeklerin de kendilerini zayıf hissederek bunu önlemeye çalıştığı dönem olarak hatırlanacak”

O zaman iki ayrı sorun var: Şiddet bir sorun, o şiddetin yanında duranların ittifakı ikinci bir sorun.

Kesinlikle. Ama bu negatif tablo içinde sevineceğimiz bir yan da var. Gelecekte bu dönem “Kadınların özgürleşme çabalarının arttığı, erkeklerin de kendilerini zayıf hissederek bunu önlemeye çalıştığı dönem” olarak hatırlanacak. Cinayetlere bakın, neredeyse tamamı ayrılmak isteyen kadınlara engel olmak isteyen erkekler tarafından işleniyor. Kadınlar özgürleşmek istiyor. İktidar ise onu korumuyor. Öyle bir sistem ki bu, bütün erkeklerin bir çıkarı var. Kadın özgürlüğünü savunan birçok erkek de bu sistemin avantajlarından yararlanıyor.

Bu sırf bizim memleketin sorunu mu?

Kadına şiddet dünyanın da meselesi, orası kesin. Ama ezilen ses çıkarmaz, susar ve mücadele etmezse ne çatışma olur ne olay çıkar, öyle düşünelim…

O halde bu yaşanan aslında iyi bir şey de sayılabilir…

“Gecenin en karanlık anı, gün doğmadan hemen öncesidir” falan derler ya, işte biz şimdi oradayız. Bu büyük çatışmadan mutlaka bir yere varacağız.

Öbür taraf ne yapıyor karanlığı sürdürmek için?

Masallar uyduruyorlar. Bütün kadınların evlenmek istediği yalanını yayıyorlar mesela. Yok biyolojik saat işliyormuş, çocuk doğurmak kadınlar için bir ihtiyaçmış… Onlara göre kadınlar hep evlenmek istiyor, perişan haldeki erkekler de avlanmamak için hep kaçıyor. Gözümün önüne ellerinde kelebek kepçeleriyle kırlarda koşan kadınlar geliyor. Bunu nerede söylüyorlar? Boşanmak isteyen kadınların öldürüldüğü bir ülkede… Kadınların evlenmek istediği yalan, onlar öldürülme pahasına boşanmak istiyor. Oysa biz medyasından reklam dünyasına, twitter’ından pop şarkılarına her yerde o masalları dinliyoruz. Mutlu aile fotoğraflarının altında ağır şiddet, kadın emeğinin sömürüsü, kadın depresyonu, kadın mutsuzluğu var. Omzunda çok ağır bir yük taşıyan erkeğin mutsuzluğu da var ayrıca.

Boşanmalar bu yüzden mi artıyor?

Evet, bu yüzden. Ama birbirimizi nesne gibi görmeye başlamamızın da etkisi var belki. Erkek kadını kullanıp tüketeceği bir mal olarak görüyor, daha zengin olunca da daha yenisini, daha gencini, güzelini istiyor. Birini nesne olarak görürsen, eskidiğinde onu değiştirme isteği de duyarsın.

Genç sevgili hayalleri kadınlarda eleştirilen bir şey…

Hem de nasıl! Pınar Altuğ örneğini hatırlayalım, yıllarca fotoğraflarının altına “genç erkeklerden hoşlandığı” yazıldı ısrarla ve inatla. Oysa kadınların cinsel potansiyeli erkeklerden fazla, bunu görmemek için kör olmak lazım. Olgun kadınları çekici bulan genç erkekler de var ama bu tür ilişkiler onaylanmıyor. Masallardan edebiyat eserlerine yüzyıllardır hep “öğreten, kurtaran erkek” kalıbı pompalandı. Kadınlar ideolojik bir tahakküm altındaydı. Dolayısıyla bazı şeylere karşı çıkarken siyaset ve teori yetmez, eşitlikçi, özgürlükçü filmlere, romanlara, şarkılara ihtiyacımız var.

“Genç kızlar, sahneye çıkmanın groupie olmaktan daha heyecan verici olduğunu yeni yeni öğreniyor” 

Siyaset ve teori yetmez dediniz. Bir keresinde İngiliz feminist Caitlin Moran’la konuşmuştum. “Feminizm akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” demiş ve gündelik hayatta baş etmemiz gereken birçok küçük önyargıdan bahsetmişti.

Haklı. Önyargılar her yerde. Rock müzikteki “groupie” kavramını düşünelim. Hoş, yakışıklı adamlar sahneye çıkıyor, kızlar da peşlerinde dolanıyor. Rock âleminde kızlara önerilen şey groupie’lik, hadi olsun menajerlik. Sahne yok. Görünürlük yok. Sahneye çıkmanın groupie olmaktan daha heyecan verici olduğunu yeni yeni öğreniyor genç kızlar. Çok gerilediğimiz konular da var. “İkinci Bahar” dizisinde toplumun kolay kabul edemeyeceği ilişki halleri sergileniyordu. Evlenmeden çocuk yapan bir kadın yahut birbiriyle flört edip evlenen orta yaşlı bir çift vardı. Muhafazakar paradigma bunları budadı. Şimdi dizilerde “şak” diye tokatlar atılıyor kadınlara, kürtaj sahnelerine kalp atışını andıran tedirgin edici müzikler döşeniyor.

Öte yandan feminizm kadınları da ikna edemiyor. “Feminizmi” aşağılayan kadınlar var…

Çünkü feminist kadın güçlü kadındır. Patriarkanın inanmamızı beklediği romantik hayalleri reddettiğini açık açık deklare eden kadındır. “Taviz vermeyeceğim” diyen kadındır.

Yani?

Feminizmi bir tarafa bırakalım, Marie Curie, Rosa Luxemburg ve diğerleri, tarihteki hiçbir önemli kadın aşk hayatında mutlu olmadı. Hep evlilikten söz eden Jane Austen bile evlenmedi. Eh, kadınlara en büyük başarı alanı olarak aşkın sunulduğunu düşünürsek, feminist olmak elbette cesaret gerektiren bir şey.

“Duygu Asena bizim için çok değerliydi”

Bir zamanlar Duygu Asena vardı, şimdiyse köşe yazarları, gazeteciler arasında feminist görüşleriyle öne çıkan da yok sanki…

Tuhaf bir dönem yaşıyoruz. Okurun duygularını ajite etmek üzerine işleyen bir köşe yazarlığı moda oldu. Sağda da solda da böyle… Okuyunca, ya karşı oluyorsun ya da “Tam benim düşündüklerimi yazmış” diyorsun. Oysa eskiden iyi bir köşe yazarını okuduğunda, “Vay be, hiç böyle düşünmemiştim” der, katılmasan bile yazdıkları üzerine kafa yorardın. “Niye gazeteler okunmuyor?” diye soruyorlar. Okunmuyor, çünkü kimsenin kaçırdığı bir şey yok oralarda. Ama sen başka bir şey sormuştun değil mi?

Yeni bir Duygu Asena’ya ihtiyaç var mı diye sormuştum…

Kadın hareketinde bugün hem akademiye ve politika üretmeye hem de deneyim paylaşımına ve Duygu’ya ihtiyaç var. Duygu çok değerliydi bizim için, düşünsene ilk yazısına “Ayşe’ler birleşin Ali’leri değiştirin” diye başlık atmıştı. Röportajları da muhteşemdi. Tabii herkese her şeyin sorulabildiği bir gazetecilik de kalmad günümüzde. Duygu eteresandı, çok güzel bir kadın olmasıan arğmen bir gün karar aldı ve bir daha hiç dekolte giymedi. Takı da takmazdı.

Can Yücel olayı var, bu bana kabul edilmez geliyor…

Çok fena. Ama bence Can Yücel öyle bir şey söylemedi, bu bir şehir efsanesi.

Muhtemelen. Ama birilerinin bunu hâlâ zevkle anlatması korkunç…

Erkek entelijansiya o yıllarda çok dalga geçti Duygu’yla. Ünlü bir sosyolog “Kız meslek lisesi tipi feminist” diye yazmıştı onun için. Ama o dalga geçenler toplumu azıcık bile etkileyememişler ki bugün adları anılmıyor. Duygu Asena ise hâlâ hatırlanıyor. Bu da onlara kapak olsun! Öfkeliyim bu konuda.

“Yalan söylemeyen yazarları seviyorum”

Bir yazar ve yayıncı olarak sormak istiyorum: Kimleri okuyorsunuz?

Kadınların gerçekliğini kadın bakış açısıyla yazan kadınlar var, onları okuyorum. Öte yandan sanat sadece politika ve toplumsal meselelerle sınırlanamayacak kadar önemli bir şey. Dolayısıyla en beğendiğim kitaplar, feminist gerçekçi romanlar değil. Yine de kadınlarla erkekler arasındaki egemenlik ilişkisinin kadınları mutlu ettiği yalanını söylemeyen yazarları seviyorum. Leyla Erbil, Tezer Özlü, Sevim Burak… Pınar Kür çok önemli şeyler söylemiştir. Gençken okuduğum romanlarda kadınlar cinsellikle tanışır tanışmaz çok büyük bir hazlar yaşıyor, kendilerinden geçiyorlardı. Pınar Kür aksini söyleyen ilk yazardı, beni başka türlü bir gerçeklikle tanıştırdı. “Yer zevkten ayağımın altından kayıyor” masallarında bir problem var. Gerçekçi değiller. Daha doğrusu açıkça yalan söylüyorlar.

Bu verdiğin örnekler hep edebiyat. Oysa az önce demiştin ki popüler kültür bilinçdışını etkilediği için çok önemlidir. Popüler edebiyatımızda klişelere saplanma tuzağına düşmeyen ve yalan söylemeden eğlendiren birileri yok sanki.

Yok mu? Eh, hadi biz yazalım o zaman.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment