Egoist okur

Nabokov, Calvino, Brautigan, hepsi bilimkurgu yazdı…

Düzelteyim; “Bu yazarların hepsi bilimkurgu da yazdı” demeliydim.

Bu kez başka dünyaların ve başka hayat biçimlerinin mümkün olduğu fikrinden hareketle yaratılan bu türe ve onun önemli edebiyatçılar tarafından nasıl yorumlandığına bakıyoruz. Ve görüyoruz ki “Bilimkurgudan edebiyat çıkmaz” diyen tutucular fena halde yanılıyor… Üstelik bu türün Batı kökenli olduğu konusunda da yanılıyor olabiliriz. Bakalım…

Gülenay Börekçi

bilimkurgu-egoistokur-gulenay-borekci

Bu aralar takıntı halinde eski Sovyet kitaplarının illüstrasyonlarına dalmış vaziyetteyim. İşte bir tanesinden seçtiğim kareler; robot anne ve bebeği… 

Başka bir dünya her zaman mümkün…

Elimde Tevfik Uyar’ın “Tek Kişilik Firar” adlı öykü derlemesi var. Kırmızı Kedi Yayınları’ndan çıkan kitap, okuru uzayın derinlerine, terk edilmiş dünyalara, zaman yolculuklarına davet ediyor. Olaylara tüm dünyayı esir eden minibüs keşmekeşi falan da karışıyor. Kitabını, “Johnny’lerden, Richard’lardan çok, Hasan’ların, Fikret’lerin öyküleri” olarak tarif eden Uyar, “Johnny’i herkes kitaplardan, filmlerden tanıyor. Bize yabancı olan, Hasan” diyor. “Bilimkurguyu Hollywood’dan takip etmek, çok kötü bir alışkanlığa sebep oldu. Bilimkurgu yazmaya heveslenenler, isimler yerli olursa hikâyelerinin gerçekçiliğini yitireceğine inanıyorlar. Oysa bizim en çok kendimizi anlamaya, anlatmaya ihtiyacımız var; kendi geleceğimizi tahmin etmeye… Uzaylılar Dünya’yı istilâ ederken sadece New York’a inmeyecekler. İstanbul’da da bir şeyler olacak… Açıkçası ben, bir uzaylı istilâsı esnasında Johnny’nin ne yapacağını değil, Hasan’ın ne düşüneceğini, Leylâ’nın ne hissedeceğini yazmaktan keyif alıyorum.”

Anladınız; bu hafta bilimkurgu türüne bakacağız…

Bu tur kısa sürecek

Bilimkurgunun bizdeki geçmişi çok eskiye dayanmıyor. Bu terimi ilk bulup kullanan da merhum Orhan Duru’ymuş. Kimileri, Refik Halit Karay’ın “Hülya Bu Ya” adlı romanını bir nevi bilimkurgu sayıyor. “İnsan ruhunu anlamadan atomu izah etmek mümkün değildir” diyen Peyami Safa’nın ütopik ülke Simarenya’yı anlattığı muazzam romanı “Yalnızız” da kısmen öyle. Daha yenilere gelirsek; İzzet Yasar’ın “Camdan Mezbahalar” adlı kitabından bahsedebiliriz. Can acıtan bir kara mizah diliyle yazılmış öykülerde okuduklarınızı unutmanız, irkiltici imgeleri, mesela şehir merkezine inşa edilen ve her ayrıntının dışarıdan görülebildiği camdan mezbahaları zihninizden silmeniz mümkün olmayabilir.

Daniel Defoe’ya ilham veren Arap yazar ve âlimler

Dünyadaki örneklere gelince; edebiyat kuramcıları, Thomas More’un “Ütopya”sını ve Tommaso Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ni örnek veriyor. İtiraz edenler de yok değil; onlara göre esas ilkler, 8’inci yüzyıla ait “1001 Gece Masalları”nın bazı bölümleri ve 10’uncu yüzyıla ait “Prenses Kaguya’nın Masalı”…

Devam edelim… 9’uncu yüzyılda İbn Sina’nın yazdığı bir mesel daha sonra 12’inci yüzyılda Endülüslü düşünür İbn Tufeyl’in imzasıyla “Hay bin Yakzan” adıyla yeniden yazılmış. “Esrarü’l-Hikmeti’l-Meşrikiye” alt başlığını taşıyan ve ıssız bir adaya düşen genç adamın kendi kendini eğitmesi ve orada bir medeniyet kurmasını anlatan kitap, 13’üncü yüzyılda Arap âlimi İbn Nefis’e ilham vermiş ve böylece ortaya “Fazıl bin Natık” adlı roman çıkmış. Her iki roman da 14’üncü yüzyıllardan itibaren Batı dillerine çevrilmeye başlamış; Bacon, Spinoza, More gibi düşünür ve sanatçılara ilham vermiş. 18’inci yüzyılda İngiliz gazeteci Daniel Defoe, bilimkurgu denecek birtakım unsurları çıkararak hikâyeyi farklı bir şekle dönüştürmüş ve edebiyat tarihinin ilk modern romanı sayılan “Robinson Crusoe”yu yazmış. Müthiş değil mi?

Değişen dünyanın bukalemin ruhları

Bilimkurgu yazmış edebiyatçılara bakarken Balzac’ın, “İnsanlık Komedyası” adını verdiği külliyatındaki şahaneliklerden “Seraphita”yı da unutmamak gerek. Norveç yakınlarındaki Stromfjord fyordunda geçen ve 200 yıldır okurları büyüleyen bu romanın kahramanı, bazen Seraphita isimli güzel bir kadına, bazen de Seraphitus adlı güçlü kuvvetli bir erkeğe dönüşen melankolik bir ruh…

Bağlantı kurmaya devam edelim… İbn Nefis’in Daniel Defoe’ya ilham vermesi gibi, Balzac da modernizmin simge isimlerinden Virginia Woolf’u etkilemiş, böylece 1928’de “Orlando” yazılmış. Kitabın kahramanı, canı istediğinde bukalemun gibi cinsiyet ve kimlik değiştirebilen bir karakter… 16’ıncı yüzyılda erkek olarak dünyaya geliyor ve soylu bir ailenin çocuğu olarak birkaç yüzyıl yaşıyor. Şair ama başka kimlikleri de var. Kraliçe’nin sevgilisi oluyor, ardından Kral tarafından İstanbul’a büyükelçi olarak atanıyor. Bitmedi! Çingenelerin arasında göçebe bir hayat sürüyor, saraylara girip çıkıyor; kâh kadın oluyor, kâh erkek… Ve 20’inci yüzyıl başlarında bir gecede karar verip tamamen kadına dönüşüyor, sonra da oturup roman yazmaya başlıyor… (Hatırlatayım, cinsiyet değiştirme ameliyatları henüz icat edilmemişken yazılmış bu roman.) Kırmızı Kedi’den çıkan “Orlando”, büyük edebiyatçı Woolf’un yazarlık yaşamında, kendi deyişiyle “tasasız bir tatil”. Ne yöne ilerleyeceği belli olmadığı için bir miktar kafa karıştırıyor ama neticede eğleniyorsunuz.

Dünya bir kez daha cehenneme benzemeden önce…

Bağlantılar dedik; Ursula K. Le Guin, bilimkurgunun nimetlerinden faydalanmayı seven yazarların başında geliyor. “Mülksüzler” de var ama benim favorim, “Karanlığın Sol Eli”… Olaylar, dünyaya çok benzeyen ama yılın en sıcak zamanlarında bile yarı-kutup ikliminin yaşandığı Kış gezegeninde geçiyor. İnsanların hepsi androjen, yani kimse kadın ya da kimse erkek değil. Cinsel kimliğin bir statü ya da güç aracı olarak kullanılmadığı bu tuhaf gezegende kişiler yılın belli bir döneminde, o anki hormon seviyelerine göre erkeğe ya da kadına dönüşebiliyor. Mesela önceden birkaç çocuk doğurmuş biri, daha sonra başka çocukların babası olabiliyor. Toplumsal işleyiş de farklı; güçlü-zayıf, koruyucu-korunan, hükmeden-hükmedilen, sahip olan-sahip olunan gibi ikilikler ortadan kalkmış… Bir gün uzaydan bir erkek elçi geliyor ve Kış halkını Gezegenler Birliği’ne katılmaya çağırıyor. Sonrası? Çoktan arkaik birer hatıra haline geldikleri sanılan bazı ikilikler anında hortluyor, dünya bir kez daha cehenneme benziyor…

Ve işte hiç akla gelmeyecek 5 bilimkurgu yazarı…

Italo Calvino

Üstat Italo Calvino’nun kadim bilgilerden modern bilime uzanan verileri kullanarak mizahi bir dille yazdığı “Kozmokomik Öyküler”, geveze, hayalperest ve çapkın kahramanı Qfwfq’nun ağzından evrenin yaratılışı üstüne görülen hayalleri anlatıyor. Kimi yönleriyle Borges’in meselsi öykülerini andıran kitap aynı zamanda post-modern ve deneysel üslubuyla da dikkat çekiyor. Atom partikülleri, Ay’a benzer uydular, gezegenler, daha doğrusu bütün evren olağanüstü bir bilimkurgu masalını oluşturuyor. Benzersiz bir Calvino deneyimi için tavsiye edilir. Bütün Kozmokomik Öyküler, YKY

Richard Brautigan

Richard Brautigan, Beat kuşağı yazarlarının en kendine has olanlarından biri; sınıflanması imkânsız aykırı bir kalem. Bilimkurguyla, fantastikle flört ettiği 1968 tarihli “Karpuz Şekerinde”, onu tanımak için iyi bir seçim olabilir. Altıkırkbeş’in “Talihsiz Kadın”, “Amerika’da Alabalık Avı”, “Tokyo-Montana Ekspresi”nin ardından yayınladığı kitap, açıklanamayacak bir kıyametin hemen sonrasında oluşturulmuş iDeath adlı komünde geçiyor. (“Çevrimiçi ölüm” anlamına gelen iDeath’in, Apple’ın iPad’iyle olan ses benzerliği dikkat çekici.) Karakterler hem bir felaketin ardından sağ kalmaya çalışıyor hem de farklı renklerde güneşlerin doğup battığı, kaplanların konuştuğu fantastik bir mekânda birbirleriyle olan ilişkilerini gözden geçiriyorlar. Bir “Amerika’da Alabalık Avı” değil elbette ama genellikle gri renkle özdeşleştirdiğimiz bilimkurgu türünde ne kadar şiirsel ürünler verilebileceğine dair mükemmel bir örnek. Karpuz Şekerinde, Altıkırkbeş

Vladimir Nabokov

“Ada, Adoçka, Duşka! Vaniada, Nevada, Theresa! Voltemand, Vaskö dö Gama! Vaniçka, Adalucinda! Vandemonian, Ladore! Adore, Ada, Hades!”

Nabokov’un hikayesini aktarabilmek için bambaşka bir zaman ve mekan yarattığı “Ada ya da Arzu” unutulmaz bir roman. Hikâyeye göre, her iki Amerika da Ruslar tarafından işgal edilmiş ve dünya Antiterra adını almış. Kahramanlarımız, birbirleriyle tanıştıklarında biri 11 diğeri 12 yaşında olan ama şimdi 90’larına gelmiş olan Van ile Ada. İstedikleri, birlikte oldukları unutulmaz günleri, yani aşklarının “altın çağı”nı sonsuza dek yaşamak… Orhan Pamuk şu cümlelerle anlatıyor kitabı: “Van ile Ada çocukluk aşklarını bütün hayatlarına yayarak cennette yaşamak istiyorlar. Bize, hafızamız sayesinde çocukluğumuzu hep yanımızda taşıyabileceğimizi hatırlatan Nabokov, zarif ve çok iddialı bir taklayla çocukluğu yaşlılığa taşımayı deniyor. Bu altın çağı, ne Amerika´da ne de Rusya´da yaşatamayacağını bildiği için de bu iki ülkenin hatıralarından üçüncü bir hayal ülke, edebi bir cennet yaratıyor.” Ada ya da Arzu: Bir Aile Tarihçesi, İletişim Yayınları

Haruki Murakami

“Çektiğin acıyı ben de anlıyorum. Fakat bu herkesin başından geçiyor aslında. O yüzden katlanman gerek. Sonrasında kurtuluş geliyor. O zaman artık hiçbir şeyi dert etmeyecek, üzülmeyeceksin. Her şey kaybolup gider. Geçici heveslerin hiçbir değeri yok. Burası, dünyanın sonu, ötesi yok. O yüzden zaten başka bir yere gidemezsin.”

Büyülü gerçekçiliğin günümüzdeki en güçlü temsilcilerinden Haruki Murakami, yazdıklarında bilimkurgu türüne de sıklıkla göz kırpıyor. Tek boynuzlu atların insanları rüya âlemine taşıdığı düşsel bir ülkede geçen “Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu”nda bilinçdışı veri şifreleme meselesini ele alıyor. Kahramanlarımız, dünyanın sonu gelmeden önce yaşayacak sadece birkaç saati kalmış bir adam ve insan kafataslarına bakarak çok eskiden görülmüş rüyaları okuyabilen gölgesiz bir başkası… Bir not: Kendi adıma kitabın adının yanlış çevrildiğini düşünüyorum, çünkü “hard-boiled”un kelime anlamı “haşlanmış” olabilir ama edebiyatta sert polisiye romanlar, daha doğrusu 1950’lerin Amerikan noir’ları için kullanılıyor. Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu, Doğan Kitap

Gary Shteyngart

Geleceğin dünyasında işler kötüye gidiyor: Dolar düşüşte, mali kriz kapıda, sokaklar asker dolu, Çin işgal tehditleri savuruyor. Vatandaşlar apparat denilen, sosyal hayatlarını ve hatta varoluş değerlerini belirleyen cihazlarla iletişim kuruyorlar. Özel hayat sona ermiş durumda, paylaşım had safhada. Kitap okumak sağlıksız sayılıyor, en sevilen hobi ise alışveriş. Anlayacağınız, yeni ve bu kez çok daha korkutucu bir 1984 kâbusu yolda.

Kahramanımız ise orta yaşlarının sonlarında, kolesterol değerleri sınırda, umutsuzca kitap okuyan Rus asıllı Lenny Abramov ile sosyal medyada soluk alıp veren, sağlık takıntılı, alışveriş bağımlısı Koreli bir genç kız. Tek ortak noktaları, yalnızlık… Bu noktada işler çılgınlaşıyor… Müşterilerine ölümsüzlük vaat eden bir şirkette çalışan Lenny günlüğüne şu notu düşüyor: “Çok sevgili günlük, bugün büyük bir karar aldım: Hiç ölmeyeceğim.” Lenny kararında çok ciddi, çünkü âşık.

Sert bir bilim kurgu, dokunaklı bir aşk hikâyesi ve aynı anda hem yaralayıcı hem de avutucu olmayı başaran bir roman. Süper Acıklı Gerçek Bir Aşk Hikâyesi, Everest Yayınları

4 edebi bilimkurgu daha

+ Damızlık Kızın Öyküsü, Margaret Atwood
+ Mezbaha 5, Kurt Vonnegut
+ Zaman Yolcusunun Karısı, Audrey Niffenegger
+ Boncuk Oyunu, Hermann Hesse

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment