Egoist okur

Neil Gaiman, Tom Robbins ve Joseph Campbell rüyalarda buluşuyor

Coraline’ı okuduğum günden beri, yani neredeyse bir sekiz on yıldır Neil Gaiman’a hastayım. Görkemli Sandman külliyatına rağmen en sevdiğim kitabı hâlâ o. Ama Stardust’a, öykülere ve masallara da itirazım yok. Zevkle okuyorum. Hatta Gaiman’ın Rudyard Kipling’in The Jungle Book adlı romanından ilham alarak yazdığı The Graveyard Book’u bile sevdim. Amerikan Tanrıları’nı birkaç yıl önce kötü bir çeviriden okumuştum. Şimdi yeniden yayınlandı. Anlaşılan Gaiman’ın bizim ülkemizdeki kaderi berbat çevirilere maruz kalmak, yani yeni çeviri de epeyce problemli, ama n’apalım, kitap güzel…

Gülenay Börekçi

“Yedi yıl önce nemli, kurşun gibi ağır bir sabah, Mayalara ait antik moloz yığınlarının arasından çıkan mercan yılanı, yol arkadaşlarımın bulunduğu tarafa ok gibi fırlayıvermişti. Yılan, gruptan tek bir kişiyi hedefleyip kararlı bir şekilde adamın pek muhafazakar şehir ayakkabısının üstüne çıktı, uzun süre orada oyalandıktan sonra da sırra kadem bastı. Sıradan bir olay sayılabilirdi. Yılanın ziyaret ettiği kişi Joseph Campbell olmasaydı…”

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Bira’yla bir kez daha gündeme gelen ebedi çiçek çocuğu Tom Robbins, Geriye Doğru Uçan Yaban Ördekleri adlı kitabında dünyaca ünlü mitoloji uzmanı Joseph Campbell ile mercan yılanı arasındaki tarihi karşılaşmayı böyle anlatıyor.

Robbins, “Yılanla Campbell arasında bir şey geçtiğine eminim” diyor. “Yılan, Campbell’in ayakkabı bağını yalayarak yeşim taşına mı çevirmişti acaba? Dilinin altında tarot kartı mı taşıyordu, nar tohumu mu? Ağlamış mıydı, şarkı mı söylemişti? Profesör Campbell’la akşam buluşacaklar mıydı? Karıncalar Kralı’nın taç giyme töreninin ayrıntılarını konuşurlarken bir bakirenin kafatasından ökseotu cini mi yudumlayacaklardı?”

Bilemeyiz. Bildiğimiz, Joseph Campbell’ın kadim efsanelerin insanın varoluş mücadelesini kavramak için yeterince malzeme içerdiğine inandığı. Campbell’a göre, Ortadoğu’dan Hindistan’a, Güney Afrika’dan Sibirya’ya yayılmış insan coğrafyası üzerinde yaratılan efsanelerin hepsi aynı işlevi yerine getiriyor: İnsanı benzerleri arasında kendisi olacağı bir yolculuğa hazırlamak…

Campbell yalnız değil anlaşılan; İngiliz asıllı yazar Neil Gaiman da onun gibi düşünüyor. Bizde yeniden yayınlanan Amerikan Tanrıları adlı kitabını okursanız, ne demek istediğimi anlayacaksınız…

Gaiman romanında, Amerika denen koca kıtanın, farklı ırklardan, farklı kültürlerden insanlara özgürlük ve yeni bir vatan sunarken, onların zihinlerinin bir köşesinde kendilerinden bile habersiz bir şekilde binlerce yıldır varlıklarını sürdüren kadim inanışları, pagan tanrıları da kabul ettiği fikrinden yola çıkmış.

Yani İskandinavya’dan gelen göçmenler, Odin’le Loki’yi getirmiş. Afrikalıların cebinde örümcek tanrı Anansi gizleniyormuş. Mısırlıların kedi tanrıçası Bast elbette ilk gelenlerdenmiş. Hintlilerin Şiva’sıyla Vişnu’su da öyle… Sufizmde Baraka adı verilen Bereket de sahildeymiş. Aynı dişinin başka yüzleri olan Astarte, İştar, İnanna Amerika’da olanca dirilikleriyle yeniden doğmuş. Arapların İfrit’leri, İrlandalıların Leprikonları, Orta Avrupalıların Kobold cinleri, Keltlerin Banshee adlı şafak perileri… Sanskritlerin Kubera’sı, Slavların korkulu rüyası olan Czernobog, eski Yunanların haz timsali Pan’ı… Hepsi dünyanın dört bir yanından göçmenle birlikte, onların derin belleklerinin bir parçası olarak Yeni Dünya’ya gelmiş.

Lakin bir süre sonra kadim uygarlıkların eski moda tanrıları solmaya, unutulmaya başlamış, onlardan korkan da yokmuş artık. Rekabetin, hırsın, açgözlülüğün, vahşi kapitalizmin besleyip büyüttüğü yeni tanrılar icat edilmiş. Kredi kartı, silikon, internet ve cep telefonu tanrıları, televizyonun efendisi olan kahkaha efekti ve bip tanrıları, para tanrısı, güç tanrısı, neon tanrısı, öldürücü kimyasal atıklar tanrısı… Eski tanrıların hiçbiri birbirine benzemezken, yeniler görünüşleriyle de ihtiraslarıyla da aynılar.

Rolex saatiyle çelişen demode takım elbisesi yüzünden üçkağıtçı bir tüccarı andıran tanrı Odin’in gidişatı değiştirme arzusuyla başlıyor romandaki aksiyon. Odin yanına hapisten yeni çıkmış bir genç adamı, Gölge’yi alarak Amerika’yı kasaba kasaba dolaşıp birileri onlara hala inandığı ve itaat ettiği için bir şekilde varlıklarını sürdürebilen öteki pagan tanrıları arıyor. Güçten düşmüş bu tanrılar iş işten geçmeden, yeryüzü tamamen kararmadan, vahşi kapitalizm her şeyi ele geçirmeden önce, yeni düzenin acımasız tanrılarıyla hesaplaşacaklar.

Amerikan Tanrıları, bir eski dünyalıdan, farklı kültürlerin, dillerin, renklerin, inançların, hikayelerin, birbirine benzemeyen ama el ele verip güç birliği ederek birlikte olmayı başaran insanların ülkesi melez Amerika’ya methiye… Nihayetinde bir masal elbette. Ama aynı zamanda soluk soluğa okunan sıkı bir gerilim. Bize, insanlığın günümüze dek ne badireler atlattığını hatırlatan; tabiata değer vermeyen hırsın ve ilkesiz rekabetin itici gücüyle hız kazanan hayati tehlikelere işaret eden bir kitap.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment