Egoist okur

Necati Tosuner: “Çünkü ben kalemle yazıldığı gibi makasla da yazıldığına inanırım”

Türk edebiyatına 50 yılı aşkın zamandır birbirinden değerli eserler kazandıran Necati Tosuner, otobiyografik özellikler de taşıyan yeni romanı “Çırpınışlar”; zihinden kopan bir çığlık. Kitabını konuşmak için buluştuğumuzda söz romanın adına gelince Tosuner, “Okur, romanın adını görünce ‘Bu adam galiba yine kamburunu anlatıyor ‘ gibi algıya da varacak. Öyle bir risk var ama beni seven kamburuma katlanacak!” dedi. Tosuner ile Çırpınışlar’ı konuştuk.

Ümran Avcı

necati tosuner umran avci egoistokur

“Beni seven kamburuma katlanacak…”

Telefonda kitabınızı müjdelerken “70 yaşına gelmiş Necati’nin çırpınışları. Düşüne düşüne çırpınıyor” demiş, yarı otobiyografik özellikler taşıdığını da söylemiştiniz. 


Kendimden yola çıkarak anlatmayı sevdim ama daha önce hiç kendi özyaşam öykümü yazmadım. “Çırpınışlar”, otobiyografik özellikler taşıyor. Burada elbette zihin akışı, bilinç akışı var ama onun bir röntgen filmi gibi gerçekçi olması gerekmez. “Çırpınışlar”da “Alnımın eğri büğrü yazısı” diyorum mesela. Alınyazımla ilgili belki 12-13 yaşımdan beri kafa yordum “Niye diye?” diye. Hep deniliyordu ki “Alnının yazısı böyle…” Şimdi denk geldi, yazdım alnımın eğri büğrü yazısı diye. “Çırpınışlar”ı yazarken hastaneden çıkmıştım. Akciğer sorunları, KOAH… Böyle durumlarda insan ya çok bırakıyor her şeyi ya da büsbütün saldırıyor; orta karar gitmiyor. Bunları not alırken hastaneye daha yatmamıştım, nereye varacağımı da bilmiyordum. Çocukluğum çırpınışlarla geçti. 70 yaşından sonra da çırpınışlar… Zihinsel çırpınışlar… Görenler, “Bu adam galiba yine kamburunu anlatıyor” gibi algıya varacak, öyle bir risk var ama ne yapalım, beni seven kamburuma katlanacak başka türlü olamaz. Gençken de kamburumu seve seve yazdığım dönemler yaşadım. “Hep kamburunu yazıyor” gibi eleştiriler aldığım olurdu. Özellikle yazmakta titizlendim de. Yani yıllarca kambur öyküsü yazdım ama biri bir diğerine benzemez. Kendimi övmek gibi olsa da söyleyebilirim.

Şiirle de iç içe geçmiş metinler var. Kitabın biçemiyle ilgili konuşalım isterim. 


Güzel buluyorsanız, şiir de bulursunuz. Dört bölümlük bir roman. Bölümlerin biçimsel özellikleri var. Daha önce de birkaç romanda bu biçimsel yenilikleri denemiştim. Bunda bir adım öteye geçtiği söylenebilir. Bir mimari var. Ayrıca “sen” diye sesleniyorum. Burada yazarın “sen” diye seslendiği kim? Kendi mi, başkası mı, özel biri mi?

“Dert ortağı olarak okura güvenilmez”

“Bir dertleşme romanı” da diyebiliriz belki. Yazar okuru bir dert ortağı olarak görebilir mi peki? 


Dert ortağı olarak okura güvenilmez. Okur kitabı kendi yazıyormuş gibi kabul etmeli, onun içine girebilmeli. Hele karşısında bir yol gösteren, akıl veren biri varsa okur nefret eder. Akıl veren zaten edebi metin dışıdır. Bugün “Ey okur sen bundan bunu anlamalısın!” diyen bir yazar anlayışı kalmadı artık. Yaşam da bir kitap gibi… Edebiyat da ona benzemeye çalışıyor. Farkı, kitabı fiziksel olarak elinizde tutmanız. Her gün bir sayfayı çeviriyoruz, sona yaklaştığımızı gözümüzle de görüyoruz. Yaşamda öyle değil.
“Okunmakta olan bir kitap gibi sona yaklaşıldığı hepten belli olan bu yaşam senin…” 
Son söz olarak yerleştirdim. Yerleştirince “cuk!” diye bir ses geldi. (Gülüyor.) Birçok yazar bunu ister; okuyan “Vay be!” desin. Bunun içindir yazarın çabası. Onun kim olacağı bilinmez, yalnızca varsayılır… Kitap bittiğinde insanların bir tat alması, bir filmi beğenmiş olarak sinemadan çıkması gibidir. Ancak okur sinemadaki gibi kalabalık arasına değil tek başınadır. “Vay be” diye onu kastettim. Söyleyenler de oluyor, duyuyorum.

“Benim için 40’ında ölür demişlerdi”

1963 yılından beri yazıyorsunuz ve 1977’de ilk roman geldi.

19 yaşımdaydım yazmaya başladığımda, geldim kaç yaşıma. 50 yılı geçti. Gençken o melankoli ve yalnızlık çırpınışları içerisinde benim çok yaşamayacağımı düşünürlerdi, “40’ı bulmaz” gibi bir kanı vardı. Ben de öyle yazıyordum zaten. Şimdi 70’i de geçince bu sefer ayıp olmaya başladı. Yani 52 yılda 20-22 kitap. Çok üretken bir yazar sayılmam. Çok değil ama az da değil.

Sizin metinlerinizde fazla kelimeye yer yoktur…

Dilden yararlanan bir yazar olmak istedim. Dili doğru kullanmaktan söz etmiyorum; o, zaten her yazarın görevi. Dili iyi kullanmak övgü gibi söyleniyor, oysa olağan bir şey. Dilin anlatım için verdiği olanaklardan yararlanmak istedim. Sanki bir zorunluluk gibi… Biraz da metin kendisini öyle yazdırdı. Kitapların ince olması da “diyet yapan gurme” durumu gibi… Çünkü ben kalemle yazıldığı gibi makasla da yazıldığına inanırım. Bu içerikle kitap 200 sayfa da olurdu. Ama bir yerde metin, “Yeter, doydum” diyor. Çok yazmak için koşturmuyorum. Yazarken sabahlıyorum ama “Bugün şu kadar yazacağım” gibi şeyler yapmıyorum. Şimdi de evet, zaman daralıyor ama bunu düşünerek yazarsam bu sefer de başka bir telaş olur, her şeyi doldurmak gibi bir durum ortaya çıkar. Halbuki ben onları ayıklamışım, almamışım. Fazla yazma derdi olursa, ayıkladıklarımdan bir şeyler kotarmaya çalışacağım ama bu da öncekilere haksızlık olacak. 90 yaşındaki şairimizin yeni şiirinin yayımlanması çok önemli ama nerede 20 yıl önce yazdıkları? Cemal Süreya “İnsan 60’ından sonra şiir yazmamalıdır” der. Belki roman için de bu geçerlidir, bilemiyorum. Gerçi Cemal Süreya o lafı Dağlarca’nın damarına basmak için söylüyordu.

Ümran Avcı

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment