Egoist okur

Neil Gaiman: “Okuduğum hiçbir kitaptan boşanmadım”

Bu hafta tavsiyeleri ben vermiyorum ve sözü, Neil Gaiman ile Ursula K. Le Guin’e bırakıyorum…

“Amerikan Tanrıları”, “Yokyer”, “Coraline”, “Sandman” ve son olarak “Kırılgan Şeyler”le tanıdığımız Neil Gaiman, yaşlandığı için eskisi kadar kitap okuyamadığından yakınıyor hatta anladığım kadarıyla bu konuda epey dertli. Daha doğrusu dertliymiş. Fakat bir arkadaş tavsiyesi üzerine derhal okuma gözlüğü edinmiş, böylece sorun mucize bir hızla çözülmüş. “Benim için atomun parçalanması kadar büyük bir keşif oldu” diyor. “Okumaya vaktim yok” ya da “Çok yorgunum” diyerek mırın kırın eden gençlere duyurulur…

Gülenay Börekçi

neil gaiman egoistokur gulenay borekci

“Başladığım her kitabı bitirmek zorunda olmadığımı fark etmek benim için özgürleştiriciydi”

Ne zaman ve nerede okumayı seversiniz?

Ne zaman, nerede olursa. Daha az roman okuyabiliyorum diye bir parça endişeleniyordum, neyse ki okuma gözlüğü denen şeyin benim gibi ihtiyarlar için bu işi nasıl da kolaylaştırdığını fark ettim. Sanırım benim için bu, atomun parçalanması kadar büyük bir keşif oldu.

Son okuduğunuz büyük roman hangisiydi?

Gene Wolf’un “The Sorcerer’s House”u muazzamdı. Ne kışkırtıcı bir roman o! Sürekli büyüyen bir ev hakkında zekâ dolu bir masal. Tarot destesindeki Büyük Arkana kartları gibi birbirinden önemli bölümleri var. Mary M. Talbot ve Bryan Talbot’un yazıp resimlediği “Dotter of Her Father’s Eyes” da nefis. Bryan çiftine 40 yıldır hayranım. (Aman yarabbim, yaşım çıkıyor ortaya.) Biyografiyle otobiyografi karışımı, bilgece yazılmış eşsiz bir kitap. Hem James Joyce’un kızı Lucia’nın hayatını anlatıyor hem de Mary Talbot’un babasının çok önemli bir Joyce araştırmacısı olduğunu düşünürsek epeyce otobiyografi içeriyor.

Bir okur olarak utandırıcı zevkleriniz var mı?

Utandırıcı zevkim, Harry Stephen Keeler. Amerika’nın bugüne kadar yarattığı en büyük kötü yazar. Ya da en kötü büyük yazar. Kitaplarına “Yürüyen Kurukafa Bilmecesi” ya da “Takma Bacaklar Davası” gibi isimler veren bir yazarı insan sevmez mi! New York’taki Mysterious Bookshop’un sahibi Otto Penzler, “Hayır Neil. Keeler katiyen kötü bir yazar değil” diyerek bana itiraz ediyor ve ondan “Dans Eden Soytarının İskeleti” gibi Keeler romanları almaya gittiğimde parasını muhakkak istiyor.

Hangi kitabı okuduğunuzda yazar olmayı arzu ettiniz?

Tek bir kitap gelmiyor aklıma. Okuduğum kitapları birinin yazdığını fark etmemi sağlayan ilk yazar C.S. Lewis’ti. Küçüktüm, “Yazar olduğumda ben de araya girip okurla konuşacağım ve dipnotlar verecek, italikler kullanacağım. Acaba italik nasıl yapılır?” diye düşünmüştüm. Bugün bir çocuğa fontların nasıl oluştuğunu ve yazıların nasıl italik hale getirildiğini anlatmak kolay, bilgisayarlar yazının sihrini kısmen yok etti. Ama eskiden fontlar elle yapılırdı. Gazetecilik yıllarımda redaktörlerin düzeltme yaparken kullandığı kısaltmaları da öğrenmiştim. “Mary Poppins”in yaratıcısı P. L. Travers da bana yazar olmayı, ezelden beri varmış gibi duran ve gerçek saydığımız şeylerden çok daha gerçek şeyler anlatan kitaplar yazmayı istetmişti. Sevdiğim yazarların ortak noktaları yazarlığı eğlenceli göstermeleri. Resim yaparken boya kutusunu deviren, gene de kararlılıkla devam eden bir çocuğun enerjisiyle yazan G. K. Chesterton, mitoloji ve sihiri bilimkurgunun parçası haline getiren Roger Zelazny… Harlan Ellison ve Michael Moorcock. Biraz cesaretimi kırsa da Ursula K. Le Guin ve sadece tek bir kitap (“Lud-in-the-Mist”) yazmasına rağmen Hope Mirrlees. Ne zararı var, şahane bir kitap yazmışsanız başka kitap yazmaya ihtiyaç duymayabilirsiniz.

ABD Başkanı’na tek bir kitap önerecek olursanız, bu ne olurdu?

Benim kitaplarımdan biri elbette. Bir basın toplantısında onu çok zorlayan ve cevaplamamayı tercih edeceği bir soruyla muhatap olduğunda. Şöyle diyebilir mesela: “Ekonomi? Savaş? Wall Street? Ah, boşverin… Geçen gün Neil Gaiman’ın muhteşem romanını okudum. Aranızda ‘Amerikan Tanrıları’nı okuyan var mı? Allah aşkına, orada tam olarak ne oluyor?” Unutmayın, Kennedy, James Bond sevgisini öyle sık dile getirmişti ki, serinin doğal PR’cısı haline gelmişti.

Sizi güldüren bir kitabı mı tercih edersiniz, ağlatan bir kitabı mı? Ya da size bir şey öğreten kitabı mı, zihninizi meşgul eden kitabı mı?

Evet.

Bu nasıl cevap?

İlle bir tercih yapmak zorunda mıyım? Hepsini birden seçemez miyim? Ağlatan, güldüren, eğiten, kafa karıştıran kitapları… Daha da iyisi bunların iç içe geçip birbirine karşı çalıştığı kitapları.

Sizi hayal kırıklığına uğratan kitap oldu mu?

Yok. Artık birbirimize uygun olmadığımızı fark ederek ayrılmayı seçtiğim bir kitap olmadı. Yani okuduğum hiçbir kitaptan boşanmadım. Ama okumayacağımı hissettiğim için görmekten vazgeçtiğim, sonra yeniden görünce kendimi kollarına attığım kitaplar çok oldu. Şaka bir yana, yarım bıraktığım ilk kitabı hatırlıyorum. 17 yaşımdaydım. Başladığım her kitabı bitirmek zorunda olmadığımı fark etmek benim için özgürleştiriciydi. Anlayacağınız, başlamışsam sonunu görürüm. Yani en azından Arthur C. Clarke Ödülleri’nin jürisine katılana kadar öyleydi. İki yıl boyunca İngiltere’de basılmış her bilim kurgu romanını okuyacaktım. İlk yıl yaptım. İkinci yıl ise çoğunlukla ilk bölümleri okudum ama ikinci bölümü okuma isteği uyandırmadıysa elimdeki kitabı zevkle öteye fırlattım.

Sonra?

Her seferinde kalkıp fırlattığım kitabı yerden aldım. Bir vahşi gibi davranamazdım, öyle değil mi?

Hangi yazarla tanışmak isterdiniz?

Gençken R. A. Lafferty’e mektup yazıyordum. O da öykülerindeki üslupla cevaplıyor, dolambaçlı yollara sapıyordu. Kendine has tuhaf bir yazardı. Benim gibi başka sevenleri olduğuna eminim. Fakat hiç tanışmadık. Son kez Alzheimer tanısı konduğunda yazmıştım ona. Mektubumu okuduğunu, okumuşsa bile anladığını sanmıyorum, yine de yazmak kendimi iyi hissetmemi sağlamıştı. Çok kısa bir süre sonra da öldü.

via New York Times

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment