Egoist okur

“Ben, Bay Çetneki’nin Ceketi”

“Edebiyatımızın Er Nemeçek’i” Nermin Yıldırım yazdı bu yazıyı. Aylar önce Ot Dergi’ye… Dünyanın en şahane çocuk kitabı olan Pal Çokağı Çocukları‘nın kıyıda kalmış, unutulmuş bir karakterinin ağzından. Her şeyi gören, işiten, bilen ama ko-nu-şa-ma-yan bu karakteri az sonra hatırlayacaksınız. Ve bana hak vereceksiniz; doğruya ulaşmak için bazen unutulmuş karakterlere kulak vermek gerek. 

Teşekkürler Er Nemeçek :) 

Gülenay Börekçi

nermin yildirim egoistokur pal sokagi cocuklari 1

Ben, Bay Çetneki’nin Ceketi

Pal Sokağı, Budapeşte, Macaristan

Ben ceket, Bay Çetneki’nin ceketi. Kalbi kırık çocuklar çetesindenseniz, muhtemelen Bay Çetneki’yi de beni de bilirsiniz. Fakat kim bilir, belki kimi feci hatıralar gibi bizi de unutmak istediniz. Keşke hepimiz unutmayı becerecek kadar şanslı olsaydık, ama değiliz.

Düğmeyi ilikle saran

Size biraz kendimden bahsedeyim. Bundan yüz yedi yıl evvel yazılmış bir romanın içinde gizliyim. Buda ile Peşte’yi birbirinden ayıran kudretli Tuna Nehri’nin Peşte yakasında dünyaya geldim. Bende talih olsa azıcık büyük yahut küçük biçilir; Bay Çetneki’nin sırtına göre dikilmezdim. Lakin maalesef tam da onun bedeniydim ve bir gün ansızın hayatta kimseye yastık olmamış karanlık omuzlarına bırakılıverdim.

Çetneki, aksi, hodbin herifin tekiydi. Şu hayatta kendinden başkasını sevmeyi becerdiği görülmemişti. Bir ceket sevmekten sevilmekten ne anlar, demeyin. Düğmeyi ilikle saran, üşüyen sırtı sıcakla sıvazlayan, sarmayı sarılmayı, sevmeyi sevilmeyi bilmez mi?

Pal Sokağı…

Çenteki, Józsefváros’da, Maria Sokağı’nın bitip Pal Sokağı’nın başladığı yerde yaşardı. Beni gündüzleri sırtında gezdirir, mesai bitti mi de evine koşup penceresinin önündeki askıya asardı. Hayattaki tek eğlencem, pencereden dışarıyı, mahrum kaldığım hayatın lütufkâr akışını seyre dalmaktı.

Esasen Pal Sokağı, fener alaylarının geçit töreni yaptığı destansı bir yer sayılmazdı. Günler, her yerde olduğu gibi orada da sıkıcı ve durağandı. Ama tam pencerenin önüne geçtiğim saatlerde, okul kapısından dışarı fırlayıp hayat dolu bir gürültüyle sokağa akan muhteşem çocuklar vardı. Son ders zili çaldı mı, sesleriyle, neşeleriyle, acemi hevesleri ve kırılgan yürekleriyle, yükselen dalgalar gibi ele geçirirlerdi Pal Sokağı’nı. O minicik boylarına rağmen, sokağı ve hayatı güzelleştirmeye muktedir, görkemli varlıklardı. Pencerenin önünde sessizce durup dünyanın güzel bir yer olabileceğine inanmak ister gibi seyrederdim onları.

… Çocukları

Bilhassa gözlediğim, günbegün takip ettiğim bir grup arkadaş vardı; macun çetesinin hınzır üyeleri. Boka, Çele, Çonakoş, Barabas, Gereb, Vays, Kolnay ve elbette Erno Nemeçsek; Pal Sokağı’nın yoksul ama mutlu, küçük ama onurlu çocukları. Okul çıkışı soluğu arsalarında alır, bir aşağı bir yukarı koştururlardı. Çetenin lideri, en büyükleri olan gözü pek Boka’ydı. En rütbesizleri ise yaşça küçük, bedence çelimsiz, sarışın Er Nemeçek. Hikâyelerini duymuşsunuzdur; yurt bildikleri oyun alanlarını, arsalarını müdafaa etmek için yukarı mahallenin zengin çocuklarıyla, namı diğer Kızıl Gömlekliler’le çekişip dururlardı; güya iki çete arasında amansız bir savaş vardı. Sıradan bir cekettim ben. Ama hakiki savaşlarla mahsusçuktan yapılanlar arasındaki farkı pekâlâ bilirdim. Bu nedenle Pal Sokağı Çocukları’nın, krokiler çizerek, barikatlar yükselterek, kumdan kaleciklere bayraklar dikerek yaptıkları masum savaşlara gülüp geçerdim.

Büyüklerin işi

Fakat sonra beklenmedik, feci bir şey oldu. Korkaklığının nişanı olsun diye çete defterine adı küçük harflerle yazılan Er Nemeçek, arsayı koruyup cesaretimi kanıtlayacağım derken Botanik Bahçesi’nin ortasındaki gölde sırılsıklam ıslanıp zatürreye tutuldu. Ateşlendi, hastalandı, yataklara düştü. Ölümcül hastalığının kara gölgesi, sokaktaki tekmil oyunu sırça vazolar gibi bin parçaya böldü. Aşağı ve yukarı mahallenin çocukları, keder içinde onun Rakoşi Sokağı numara üçteki yoksul evinin kapısına doluştu. Kızıl Gömleklilerin Lideri Feri Ats bile aralarındaydı. Hepsi şaşkın, hepsi üzgün, hepsi ağlamaklıydı. Çocuklar çünkü, bir savaşta gerçekten ölünebileceğini bilmez. Çocuklar, sadece şakacıktan yere düşer kendi savaşlarında. Büyüklerin savaşlarına bulaşmış olanlarsa, ancak oyun bittiği halde biri yerden kalkamayınca tanışırlar ölümle ilk defa. Ölmeyi bilmeyene ölümü öğretmek hep büyüklerin işidir. Düşenin halinden, ölenin halinden, geride kalanların halinden anlamamak hep büyüklerin işidir.

Ah Nemeçek

Yüz yedi sene evvel bugün, canım Nemeçek, yatağında incecik uzanmış, ateşler içinde sayıklıyordu. Sarışındı, çelimsizdi ve nihayet isminin büyük harflerle yazılmasını hak etmişti. Ne var ki kahraman olabilmesi için ölmesi gerekecekti. Zavallı anneciği, ümidini korumakla yas tutmak arasında yükselen gamlı köprüde bacakları titreyerek gidip geliyor; o gün ruhunda açılan söküğü asla dikemeyecek olan terzi babası, kendi ömründen alıp evladınınkine veremeyen bütün babalar gibi çaresizliğin tarihini sil baştan yazıyordu.

Çetnekiler ve çeteleleri

Evin halini nereden mi biliyorum? Tam o gün, söküleceğim tuttu; sahibim Çetneki de soluğu Nemeçek’in babası terzi Andraş’ın evinde aldı. Buraya kadar çıkaramadıysanız, Bay Çenteki’yi şimdi hatırlayacaksınız. Çocuklar ölürken, malın mülkün peşine düşen, kâr zarar hesapları yapıp tuttuğu çeteleleri alt alta dizen adamdı Bay Çetneki. Sadakat kadar ihaneti, sevinç kadar sefaleti, korkaklık kadar gözü pekliği anlatan romanların ve içinde ne yapacağımızı bilmediğimiz kırık dökük hayatların tek kötü karakteri. Çünkü hiçbir şey ama hiçbir şey; ne ihanet, ne korkaklık, ne de bırakıp gitmek seni seven birini; hiçbir şey daha kötü değildir umursamamaktan diğerlerini. İşte bu yüzden Bay Çetneki, bizim hikâyemizin en zalim karakteriydi. Sadece kendini düşünürdü o, bir tek kendini. Bu yüzden hiç sevmedi, hiç sevilmedi.

Onun sırtında girdim ben Rakoş Sokağı’ndaki evden içeri. Yoksul bir ev, hasta yatağında can çekişen masum bir çocuk… Roman bu ya; içerideki acıdan duvara toslayıp gerisin geri gitmek yahut sessizce oturup dua etmek yerine, Nemeçek’in babasına bakıp “ceketimi tamir et” dedi, diyebildi sefil Çetneki. Anlamak, hissetmek, bir acıyı paylaşarak iyileşmek nedir bilmedi. Çocukların ölmesi sıradan bir işti ona göre, dünya malı elbet daha mühimdi. Bilirsiniz, her devirde vardır bu uğursuz Çetnekiler ve onların kahrolası çeteleleri.

Ölmeyin be!

Derken canım Nemeçek uyanamayacağı bir uykuya dalıverdi. Ve sonra, başka zamanlarda, başka haritalarda, başka çocuklar da. Cesaret ve inanç yetmedi onları oyunda tutmaya. Sıradan bir cekettim ben. Ne çocukları kurtarabildim ne de temizleyebildim Çetnekilerin karanlık kalplerini.

Şimdi ben, Bay Çetneki’nin perişan ceketi, yaşarken isimleri küçük harflerle yazılmış bütün güzel NEMEÇEK’lerin üzerine şefkat ve kederle ilikliyorum yaşlı düğmelerimi. Biliyorum, hayat adil değil. Biliyorum, yeri gelince can da ödeniyor bedel diye. Ama sinmiyor işte içime. Neden ölüyor bütün güler yüzlü çocuklar, kahramanlar neden hep ölü olmak zorundalar? Biri çıkıp dese ya onlara; ne dünyanın ne arsanın manası var siz olmayınca. Çetnekiler çoğalıyor siz azaldıkça. Hem ölüm de benzemiyor sandığınız şeye. Düşülüyor, kalkılmıyor bir daha. Ne olur ölmeyin çocuklar, ölmeyin be!

Nermin Yıldırım

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment