Egoist okur

Nermin Yıldırım: O ateşi siz yaktınız!

Nermin Yıldırım‘ın 4,5 yaşında ölen Diyarbakırlı küçük kız için birkaç ay önce yazdığı ve OT Dergi‘de yayınlanan bu yazıyı uzun uzadıya giriş falan eklemeden yayınlıyorum. Özgecan Aslan‘ın feci şekilde öldürülmesinin üzerinden zaman geçmedi; üzgünüm, öfkeliyim, çaresizim, hepiniz gibi… Dergiye düştüğü küçük notta “Çocukların erkenden yaşlandığı bu âlemde, neşe bizim neyimize!” diyen Nermin  gibi hissediyorum.

Okuyun ve lütfen bu hale bir çare üretelim. Biz yapamayacaksak kim yapacak?

Gülenay Börekçi

ozgecan aslan egoistokur nermin yildirim 1

Kumdan kale

Dört buçuk yaşındayım.

Yazmayı bilsem yazardım. Anlatırdım bütün bunları herkese… Ama dört buçuk yaşında yazmayı bilmiyor daha insan. Aslında konuşmayı da. Hoş, galiba insan konuşmayı hiç öğrenemiyor. Kaç yaşına gelirse gelsin. Daha doğrusu bazı şeyler, hiçbir zaman, hiçbir dilde anlatılamıyor.

Dilin kemiği yok, ama kalbin içinde çok acıyan bir yer var. Ondan.

Benim yaşımdayken her şeye şaşırırsınız. Kar yağdığında, rüzgâr salondaki perdeleri havalandırdığında, nar çatlayıp da onlarca bal küpü kırmızı tanecik, sert kabuğun altından neşeyle fışkırdığında; yeni gezegen keşfetmiş astronot gibi sevinir, bir hayretten öbürüne yuvarlanırsınız. Her şeyi ilk defa görür, her gördüğünüzü gözbebeklerinizin teleskobunda büyütürsünüz. Sizin kaldırım diye çıktıklarınıza ben duvar niyetine tırmanırım mesela. Sizin sarmaşıklarınız bana ormandır, saksıdaki büyük çiçekleriniz ağaç. Karınca gibi düşünün beni. Size hep aşağıdan bakarım. Tuhaftır bu biraz. İnsanın ağlayası gelir. Başkalarına aşağıdan baktığınız günleri hatırlasanıza…

Dört buçuk sene aşağıdan baktıktan sonra size, en çok kötülüğünüze şaşırdım. Bir de kötülükleri, tekinsiz tohumlar gibi, susarak yeşertmenize… Sizin sessizlikleriniz bana fazla büyük geldi. Aşağıdan bakarken ben dünyanıza, korkunç kötülüğünüz nefesimi kesti.

Nasıl söylenir bilmiyorum ama… bakın, benim canımı çok acıttılar. Can deyip durdukları şeyin ette değil, daha içeride, iyice derinde bir yerde saklandığını o zaman anladım ben. Etin çünkü acısı geçiyor. Et uyuşuyor, kan duruyor. Ama o derindeki yer var ya, siz galiba ruh diyorsunuz adına, işte o hep, o daima, o hiç geçmeyecekmiş gibi sızlıyor. Benim canım orada, dışarıdan görünen her şeyin altında, çok kötü birinin etimi acıtmaya geldiği günden beri yanıyor.

En kolay çocuklar yaşlanır, bilirsiniz değil mi? Bir tek onların uzun uzun yaşlanacak vakti vardır ve sadece onlar bir an evvel büyümeye çalışır. Ben de büyümek isterdim önceleri. Ama sonra işte, o şey olunca, ben ve ruhum büyüyecek vakit bulamadan ihtiyarladık. Şimdi çok yaşlıyız. Çizgiler, çizikler içinde; kupkuru, çatlak, ışıksız, yapayalnız…

Bakın ben anlatamıyorum. Dedim ya, bazı acıların çünkü cümlesi olmaz. Canın tam yerinin belli olmayışı gibi. Biri size uzatır elini. Sevecek sanırsınız. Mesela denizdesinizdir, sahilde. Yıkılacağından habersiz kumdan kaleler inşa etmekte. Ya da belki sokakta top oynamaktasınızdır kendi kendinize, hatta bahçede. Bazen de evinizdesinizdir, en güvenli yerde, en güvendiklerinizle. Biri size elini uzatır. Sevecek sanırsınız…

Sonra O… elleri artık masallardaki korkunç canavarların kanlı pençelerine benzeyen o cehennem zebanisi, etinizi acıtmak için uzanıp ruhunuzu kanatır.
Dört buçuk yaşında, bütün ellerin başınızı okşamak için uzandığını sandığınız bir zamanda, böylesi bir fenalığın şaşkınlığında, başınız dönmeye, kulaklarınız uğuldamaya, gözleriniz birer alev topu gibi yanmaya başlar. Daha önce hiç bilmediğiniz, daha sonra hiç unutmayacağınız bir his gelip yerleşir kalbinizin ortasına. Korku desem değil, öfke desem değil, acı desem değil; hem hepsi olan hem de hiçbiri olmayan, yangın gibi bir his. Bir de tuhaf, her şey sizin kabahatinizmiş gibi kırık dökük bir mahcubiyet. Utanmayı unutmuşların yerine utanacak kadar masum olduğunuzdan herhalde.

Ağlamak, çığlık atmak, hiçbir şey yokmuş gibi şen şakrak akmakta olan hayatı durdurup yardım kırıntısı aramak istersiniz.

Ama O; ağzı, bir dudağı yerde bir dudağı gökte masal mahlûklarının küfre batmış tiksinç ağzına benzeyen O… boğazından yükselen çakal hırıltıları arasında, leş kokulu nefesini yüzünüze üfleyerek susmanızı söyler mesela. Susmazsanız susturacak kadar büyüktür elleri. Kolları kocaman ve damarlıdır; damar damar şişmiştir görmek istemediğiniz her yeri.

Dedim ya, dört buçuk yaşındayken, zaten her şey sizden daha büyüktür, ya da öyle görünür. Sağa sola koşturan minik karıncalar gibi, aşağıdan bakarsınız dünyaya. Üstünüze abanmış olan O, elli kilo, altmış kilo, yetmiş yahut seksen kilo değil; tonlar çeker. Öyle ağırdır ki, bütün karıncalar ölür. Bütün karıncalar ölür ve siz nefesinizi tutarsınız. Zaman yorgun bir atlas gibi, öncesi ve sonrası olmak üzere ortadan ikiye bölünür.

Sonra işte, şimdi size, şimdi kimseye anlatamayacağım kadar korkunç şeyler olur. Nefesinizi tuttuğunuz anda asılı kalır zaman. Siz hemen geçsin istersiniz ama uzar da uzar; hayatınızın kalanı boyunca orada durur.

Zaman durur, kalbinizin atışı durur, yağıyorsa yağmur, dönüyorsa dünya durur. Kuşlar susar ötüyorsa, bildiğiniz bütün şarkılar eski bir pikapta unutulur. Renkler solar, dünya siyah beyaza, hayır dünya dipsiz bir karanlığa boğulur.

Evet, orada bir şey olur kıymetli büyüklerim. Öyle bir şey ki, dört buçuk yaşında bir çocuk büyür, dünyanın kalanı küçülür, küçülür, un ufak olur. Toprak kaynar, gök yırtılır, Allah baba kaybolur.

Bakın ben size sahildeki minik bir soyunma kabininden bahsedemem, yaşım yetmiyor. Size bahçenin aralanan kapısından içeri süzülen bir yabancıdan söz edemem, dilim dönmüyor. Size kendi evimin salonundaki terli koltuklardan, kafakâğıdımda bile ismi yazan kötü kalpli adamlardan dem vuramam, gücüm yetmiyor. Dedim ya, dört buçuk yaşındayım. Dünya yıkıldı ve ben altında kaldım. Öldü bütün karıncalarım.

Bakın, bütün sahiller, bahçeler ve üçlü koltukları karanlık salonların, cehennem ateşinde gürül gürül yanıyor. Cehennemi başka yerde sananlar, bana sırtını dönmüş, şekerli sevaplar biriktiriyor. Dört buçuk yaşındayım ve pekâlâ biliyorum ateşin âlâsını ve yanmaya nereden başlandığını. Dört buçuk yaşındayım ve maalesef biliyorum ihtiyarlamayı. Susmayı ve canımın altında bir yerde usul usul kanayıp henüz yazılmamış kâğıtlar gibi eriyerek buruşmayı.

Fakat hakkınızı teslim etmeliyim kıymetli büyüklerim; susmakta asıl sizsiniz liyakatli usta. Susmakta ve başkalarının felaketini göremeyecek kadar âmâ olmakta. Hem her yerde olup hem hiçbir yerde değilmiş gibi davranmakta. Hatırlasanıza, siz de vardınız. O sahilde mesela, uzanmıştınız güneşin altında, pembe beyaz tenlerinizi bronzlaştırıyordunuz; beni görmediniz. Bahçemin sokağından gülüşerek geçiyordunuz; sesimi duymadınız. O evde yaşıyordunuz siz de, benimle aynı evde; fakat çok derindi kahrolası uykunuz çok, hiç uyanmadınız.

Beni O’nunla, beni minicik canımla, beni korkunç azabımla baş başa bıraktınız.

Önce kadınları ve çocukları diyorsunuz hep, kurtaracakmışsınız yangında, kıymetli büyüklerim. O zaman neden beni kendi ellerinizle ateşe attınız? Neden yardım ararken ben, dönüp bakmadınız? Cennet de cehennem de burada diyenler, haklısınız. Soyunma kabinleriyle, üçlü koltuklarıyla, evleriyle, arabalarıyla, bahçeleriyle, inşaatlarıyla, boş arsalarıyla, dolu banyolarıyla, metruk lunaparklarıyla, karanlık köşe başları ve aydınlık salonlarıyla, adına dünya dediğiniz bu karabasan var ya… Burası, her yangında, hep ilk kurtarılacakları ateşe atan siz ikiyüzlülerin cenneti; kumdan kaleleri erkenden yıkılan, büyüyemeden yaşlanan biz çocukların cehennemi. Şaşırmış gibi de yapmayın hiç; biliyorsunuz, o ateşi siz yaktınız…

Nermin Yıldırım

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Nermin Yıldırım: O ateşi siz yaktınız!”
  1. Oyuncu Beren Saat’in Instagram’da @berenn_saat adresinde yazdığı bu yazıyı da eklemek istedim. Özgecan’a olanların sebebini nerede aramamız gerektiğini çok dürüstçe ve cesurca dile getirdiği için. Ben, onun kadar cesur olamadım, teşekkürler Beren…

    “Uyku tutmaz bu gece, gözler dolar taşar boşalır… Yine yürüsek Taksim’de ne değişecek??… Kadın her geçen yıl daha değersiz bu ülkede… Biliyorum daha da sertleşecek her şey… Yine hafifletme, yine kadında suç arama, yine bulunur bir bahane… Yine aşağılanma… Yine mide bulantısı….

    Kadın olmak zor, güzel bir kız olmak çok zordur ülkemde… Bugün o güzel yüze baktıkça neler neler geçiyor aklımdan: İlkokulda etek açmayı oyun yapan sınıf arkadaşlarımın hedefi olmak, okul eteğiyle eve yürürken yediğim onca laf, dersane dönüşü karanlıkta hızlanan adımlarım, göğsüme bastırdığım kitaplarım, taksilerin arkayı izlemek için ayarlanan aynaları, çıkma teklifini kabul etmediğim için canımı acıtan okul arkadaşlarım, ev telefonundan yapılan sapık konuşmalar, peşimden apartmana girip 15 yaşındaki bana ereksiyon halindeki cinsel organını gösteren o çoçuğun yüzü, ellerim titreyerek eve kaçışım ve bunu kimseye anlatmayışım, kıçımı hem de bir kanal gecesinde elleyen sarhoş bir kanal yöneticisiyle tartışmam, sevgilisi olmamamı gururuna yediremeyen partnerler, arkadaşımın evinde tuvalete dalıp zorla dudaklarıma yapışan bir oyuncuyu itişim, mesleğim yüzünden yaftalanışım, aylarca peşimden koşan birini sanki ben sevgilisinden ayırmışım gibi tam sayfa haber yapışları, gizlice çakallıkla çekilip servis edilen göğüslerimin silüeti davası mavası, bilir kişi raporu lehime çıkınca geri çekilen davaya kocası araya girdi barıştırdı haberi, daha bugün fermuarım açık kalmış haberleri, aman ne önemli!!! Kadına, bedenine, seçimlerine, haklarına saygı göstermeyen kafalar! Rağmen çok şanslıymışım diyorum artık, hep teğet geçmişim. Tecavüz, bıçaklanma, kesilip bavula tıkıştırılma, otobüs durağına komada bırakılma, yakılma yaşamadım. İnsanlık suçlarına göz yummak suçtur!!!! Bir gün hesap sorulur!!!! Cinsiyet ayırmaksızın her vatandaşın canını ve haklarını korumak görevinizdir!!!!!! Dilerim son gününü hiç hatırlama Özgecan hayallerinle huzur içinde uyu…”

Leave A Comment