Egoist okur

OĞUZ ATAY dövmeli adam

Hakan Günday’ın masalsı karakterler aracılığıyla şiddetin gizli açık her halini sergileyen romanı Az, alışılmadık bir dünyaya davet ediyor bizi. Gene de şiddetin değil, yazının gücünü taşıyor bu roman. Öyle ya; başrollerde, alfabenin birinci harfiyle başlayan “Acı” ve yirmi dokuzuncu harfiyle başlayan “Zevk” var. İlk ve son. Sırayla sahne alıyor, sonsuz bir alışveriş içinde büyürken, “az”dan “çok”a evriliyorlar. Karşılaşmak için 40 yıl, birlikte ölmek içinse bir 40 yıl daha beklemek zorunda kalan iki kahramanın yollarının kesişmesini adım adım izlerken bir şey bize diyor ki, “Hayatta şu ya da bu şekilde şiddetle sen de karşılaşmadın mı? Sonucu kaos olan bir acı ve zevk alışverişine hiç tanık olmadın, hayatın çarpışmalardan ibaret olduğunu düşünmedin mi? Birileri kazanırken birileri kaybetmedi mi, bazılarının ekmeği başkalarının eğlencesi olmadı mı, savaşlar bu yüzden çıkmadı mı?”

Peki ya Oğuz Atay? O bu romanın neresinde? Okuma arzunuzu artıracak bir şey söyleyeyim mi size: Her sayfasında, her satırında, her harfinde…

Gülenay Börekçi

“Seni az seviyorum” diyor kadın. Yıllar önce aynı gece 52 kişiyle seks yapmak zorunda kaldığında, boşluğa “Ben buradayım, sen neredesin” diye haykırdığını unutmamış…

“Ben seni daha az…” diye cevap veriyor sağ elinin parmaklarına OĞUZ, sol elinin parmaklarına ATAY dövmesi yaptıran ve hayatını, Oğuz Atay’ı anlamamış olanlardan intikam almaya adayan erkek.

Bir acayiplik var bu konuşmada. Benim bildiğim âşıklar birbirlerine daha başka, daha güzel şeyler söyler…

Ama “Az”, bir Hakan Günday romanı. Ve Günday’ın diline, üslubuna, karanlığına, sertliğine aşina okurlar olarak bizler, onun romanlarında alelade işler yapıp alelade sözler söyleyen alelade karakterlere rastladığımızda şaşırabiliriz ancak.

Burada da âşıkların “az sevmekle” kastettiklerinin “her şeyden çok sevmek” olduğunu anlayacaksınız.

Tanıtımı bir rock videosunu andıran kısa filmle yapılan romanı özetlemem imkansız, Türkçeye, onun imkanlarına, büyüsüne adanmış bir kitap olan “Az”ı anlatabilmek için başından sonuna yüksek sesle, satır satır okumaktan başka çare yok sanki…

İşte birkaç ipucu… Henüz 11 yaşındayken sadist bir tarikat şeyhiyle evlendirilen küçük kız, ölmüş annesini gömebilmek için cesedini baltayla parçalara ayırıp kaçıran çocuk, dört duvar arasında zincire vurulmanın gündelik tefferruat sayıldığı haller, Oğuz Atay-vâri yardım çığlıkları, mazoşizmle sadizmin ruh ikizi olduğunu gösteren tesadüfler, eroin, huzursuzluk, korku, kötülük, intikam, intihar, cinayet, kıyım, hep ölüm, hep son…

Masalsı karakterler aracılığıyla şiddetin gizli açık her halini sergileyen roman, alışılmadık bir dünyaya davet ediyor bizi. Gene de ben, “Az”ın bunlardan fazlası olduğunu, şiddetin değil, yazının gücünü taşıdığını düşünüyorum…

Öyle ya; başrollerde, alfabenin birinci harfiyle başlayan “Acı” ve yirmi dokuzuncu harfiyle başlayan “Zevk” var. İlk ve son. Sırayla sahne alıyor, sonsuz bir alışveriş içinde büyürken, “az”dan “çok”a evriliyorlar. Karşılaşmak için 40 yıl, birlikte ölmek içinse bir 40 yıl daha beklemek zorunda kalan iki kahramanın yollarının kesişmesini adım adım izlerken bir şey bize diyor ki, “Hayatta şu ya da bu şekilde şiddetle sen de karşılaşmadın mı? Sonucu kaos olan bir acı ve zevk alışverişine hiç tanık olmadın, hayatın çarpışmalardan ibaret olduğunu düşünmedin mi? Birileri kazanırken birileri kaybetmedi mi, bazılarının ekmeği başkalarının eğlencesi olmadı mı, savaşlar bu yüzden çıkmadı mı?”

Sadece iki harf, A ve Z. Ama yazgıları bir gün mutlaka kavuşmak olan âşıklar gibi birbirleri için yaratılmış gibiler, aralarında koca bir alfabe var. “Üstelik” diyor Hakan Günday, “İlk harfle son harfin yan yana gelerek bir anlam ifade etmesi sadece bizim lisanımızda mümkün.”

Yani bütün diğer romanlar gibi “Az” da A ile Z arasında kalan harflerle yazılmış. Orada öylece okunmayı bekliyor, belirsiz başlangıcın ve kaçınılmaz bitişin arasında… İki harfin oluşturduğu küçücük bir kelime, bu romanda hayatı başlamaya değer kılıyor, ölümü hak edilmiş bir son haline getiriyor. Bu iki harfin taşıdığı gücü bir fark etse insan, artık her şeyi yapabilir. Öteki harfleri, engelleri, kötülükleri teker teker aşıp sevdiğine kavuşur, dünyadan intikamını alır, onuruyla yaşar ve aşkıyla ölür. Hepsi bittiğindeyse geriye tuhaf ve güzel bir roman kalır.

“Az”ı okurken Oğuz Atay’ın uzaklarda bir yerden size gülümsediğini hissederseniz, buna da şaşırmayın. Tutunamayanlar’ın yaratıcısının hikayedeki rolü önemli. Her satıra onun ruhu sinmiş desem, yanlış olmaz. Mezarı, yapıtları, günlükleri, kırgınlığı, okuruna “Ben buradayım, sen neredesin?” diye sitem edişi, İngiliz hemşire Anne’i ölmekten vazgeçirişiyle “Az”ın iki anti-kahramanını 80 yıl sonra sıradan kurbanlar olarak ölmekten kurtarışı. İstanbul’un tüm duvarlarını büyük O harfinin içine çizilmiş büyük A harfiyle donatmayı iş edinmiş okuru aracılığıyla bir anarşist hareket başlatması…

Hakan Günday, büyük yazarların sadece yapıtlarıyla değil, tüm varoluşlarıyla olayların gidişini -ölümlerinden sonra dahi- değiştireceklerini, gelecekteki okurlarını en dik uçurumlardan atladıklarında bile şefkatle kucaklayacaklarını anlatıyor.

Karışık geliyor biliyorum. Dedim ya, okumanız gerek… Acının, şiddetin, korkunun, hırsın, inancın, aşkın, cinselliğin, kötülüğün, iyilik özleminin, intikam arzusunun sınırsızca önümüze serildiği bir roman “Az”. İçinde her şey var, “biraz” hariç.

Gülenay Börekçi, Habertürk

Az
Hakan Günday
Doğan Kitap

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
7 Responses to “OĞUZ ATAY dövmeli adam”
  1. Dilek V.T. says:

    Süpersin Gülenay, kitabı görüp çok merak etmiştim, ne güzel anlatmışsın :)

  2. burcu yıldızer says:

    Özellikle bu yazıyı okumadım ilk eklediğinizde. Şimdilik biri eksik kalsın. Ta ki kitabı okuyup bitirinceye kadar. Bitirmemle kısa bir an için durdum. Son sayfalarda yüksek sesle okudum. İnsanın içine derinlemesine işleyen harfler bırakmış Hakan Günday. Harfler büyümeye, yol üzerinde duran diğer harflere çarpmaya başladıkça, kelimeler de aynı hızla büyüyor ve okuyucu da cümlenin sonundaki noktaya kavuşuncaya kadar bir cümlenin acısını bütünüyle hissediyor. Zevkle doğruluyor ama bu doğruluş acıdan bağımsız bir zevk değil. İçiçe işlemiş her birini. Uzakta durmak imkânsız neredeyse. Ben duramadım. Kalın çizgilerle çizdim bazı sayfaları. Film gibi bir kitaptı. Sanki görüntülerle yaşadım anlatılanları. Okuduğum Oğuz Atay kitaplarının satıraralarında dolandım. Korkuyu beklerken “korkunun” ruhun kılcallarında nasıl sinsice dolaştığını, kendine orada nasıl da bağımsız bir yer edindiğini düşündüm.
    Ne kadar anlatsam da AZ bir o kadar kendini AZaltacak sanki. Yine de denedim.

    AZ bir anlamda bu hayatta belki de çok fazla yaptığımız bir şeyin hiç bakmadığımız bir açıdan anlatılışı gibi…Koşa koşa geçip gidiyorsunuz bütün kahramanlarıyla birlikte. Hepsi ayrı ayrı canlı ve tanıdık.

    • gulenay says:

      burcu, tuhaf bir şey söyleyeceğim sana, sen böyle yorum yazıyorsun ya herhangi bir yazıya, o benim beklediğim bir yazı gibi oluyor genellikle. yani bilmiyorum, böyle sanki senin bir okuma günlüğün varmış da ben aradan bazı sayalara bakıyormuşum gibi…

      kitabını okumayı hala istiyorum, ama koşturmaca içinde sana yazamadım bir türlü. bir de maillerimi kaybetmiştim, bana bir daha yazar mısın adını mail olarak ve yayınevini tabii. bulursam hemen alacağım.

      • burcu yıldızer says:

        :))) Kaçırmışım burayı ben. Aaaa. Geriye dönüp okumalar yapıyordum tekrar. Yorumlara bakıyordum. Bana o kadar normal gelmeye başladı ki çünkü ciddi anlamda severek okuyorum. Ve böyle olduğunda yaydığı enerji de bir şekilde ulaşıyor. Okuma günlüğüm arasında güzel bir yere sahip oldu egoist okur. İlginç bir şey daha var. Geçenlerde aynı şeyi şu şekilde ben düşünmüştüm. Yorum yaptığım yazıların ortak bir yanı olabilir mi acaba? Çünkü beni açan bir duygu akışı var ve bu akışın içindeki temel duygu geçişleri.
        İleride egoist okuru fotoğraflarıyla birlikte kitaplaştırsak ne güzel olurdu.

        Mail atıyorum şimdi. :)

  3. Cigdem says:

    Bu kitabı tam 40 yaşında okuyup, bilinçaltımı patlattım.Yeni yeni toparlanıyorum. Bomba etkisi yaratabilir dikkat edin.

Leave A Comment