Egoist okur

Kıskançlık hakkında her şey ve o uğursuz cümle: “Oh olsun!”

Sizin için kıskanç denebilir mi? Haset duygusunu mu kendinize daha yakın bulursunuz, yoksa imrenmeyi mi? Başkalarının kaybı, kazancınız ya da mutluluğunuz oldu mu hiç? Çok mu uzak bu duygular size? O halde Peter Toohey’in “Edebiyatta Sanatta ve Popüler Kültürde Kıskançlık” adlı kitabını okuyun. Okuduktan sonra bakalım ne kadar emin olabileceksiniz kendinizden…

kiskanclik dogan kitap tolga meric egoistokur

Oh olsun!

Doğan Kitap, 2014’te yayımına başladığı “Renkli Tarih” serisini şu cümlelerle tanıtıyor: “Her şeyin bir tarihi var. Düşüncelerin, alışkanlıkların, doğaüstü varlıkların, gizlice sevdiğimiz, korktuğumuz şeylerin aşina olunan ama bilinmeyen tarihi. Başrolünde savaşların, devletlerin, büyük adamların olmadığı bir tarih…”

Eğer soğuk, cansız tarih dilinden ya da felsefenin çoğu zaman gündelik dile kapalı anlatımından mustarip olanlardansanız “Renkli Tarih” tam size göre. Üstelik içerik olarak tarih ya da felsefe kitaplarından hiç de aşağı kalır yanları yok. Seri kendi rengine, seçilen konular kadar, kolay anlaşılma konusundaki tavrıyla da kavuşuyor diyebiliriz.

“Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi”yle başlayıp “İfritler’den Dracula’ya Modern Vampir Mitinin Doğuşu”, “Kara Kediler Kem Gözler”, “Öpüşmenin Tarihi” ve “Şişmanlığın Tarihi”yle devam eden serinin son kitabı, Peter Toohey imzalı “Kıskançlık”. Edebiyatta, sanatta ve popüler kütlerde kıskançlığın izlerini süren bu kitap, bir yandan da, okuru kendi kıskançlık tarihine bakmaya davet ediyor.

“O araba buraya gelecek!”

Peter Toohey, kıskançlığı kardeş duygulardan, yani imrenme ve hasetten ayırmakla başlıyor işe. İmrenme iki öğeliyken (siz ve istediğiniz şey) kıskançlığın üç öğeli olduğuna dikkat çekiyor: Siz, arzuladığınız şey ya da kişi ve onu sizden alma tehdidi oluşturan rakip! Ayrıca, kıskançlık kara bir leke gibi algılanmaya yatkınken, imrenin buruk bir hayranlık tonu kazandığını da ekliyor. Hasetse, kıskançlık resminin farklı bir parçası olmasına rağmen, daha yıkıcı bir duygu: Başkasının hak etmediğimiz talihine düşmanlık duymayı, saldırgan davranışları bu duyguya dayanarak gerçekleştirmeyi içeriyor. Elde etmek hasetle ilişkiliyken, kıskançlık daha çok muhafaza etme amacı taşıyor. Örneğin, komşunuzun lüks arabasına sahip olma isteği ve bu yüzden acı çekmek, kıskançlığa değil hasede giriyor. Hatta bir de “başkasının kaybı üzerinden kazanma” hissi var ki, bu daha yeni yeni adını buluyor dilde: “Schadenfreude”. Kıskançlık ve haset gibi, “schadenfreude” de üçlü ilişkilerde ortaya çıkıyor. Yine bir rakip ve kayıp duygusu söz konusu. Fakat bu kez kaybeden dışarıdan bir başkası oluyor. “Duygusal açıdan yüklü, coşkulu bir durumdur ayrıca; hatta aşağılık bir şekilde öyledir çünkü rakibinizin yaşadığı kayıptan gerçekten zevk alırsınız,” diyor Toohey. Bu duyguyu kısaca “Oh olsun!” şeklinde çevirebiliriz.

Kardeş duyguları bu şekilde birbirinden ayırdıktan sonra, işin acı kısmı başlıyor. Çünkü buraya kadar kıskançlığın da, hasedin de sizden çok uzak duygular olduğu konusunda kendinizi yatıştırmanız mümkün. Başkasının kaybı üzerinden kazanma ve mutlu olma gibi utanç verici duygularınızıysa zaten hatırlamayacağınız kadar eski bir tarihte çoktan ehlileştirmişsinizdir.

Fakat Toohey, kazın ayağının hiç de öyle olmadığını göstermekte gecikmiyor tahmin edeceğiniz üzere. Evrimcilerin araştırmalarına kulak veriyor önce. Kıskançlığın bireyliğimiz için değilse de, genlerimiz için faydalı olduğunu saptıyor. Soyunu devam ettirmek isteyen erkeğin, aldatılıp başkasının çocuğunu büyütme riskine karşı cinsel sadakatsizlik konusunda daha kıskanç olduğunu, kadınların erkekleri başkalarıyla flört ederek ya da cinsel belirsizliklerle kandırarak sadakate yöneltirken, erkek kıskançlığının partnerlerini sadık kalmaya ikna etmek için zorlayıcı, şiddetli ve tehditkâr ifade biçimleri bulduğunu gösteriyor. Kıskançlığın ailenin ve türün devamlılığında üstlendiği rolü hissettiriyor. Ardından da, kıskançlık üçlüsünün ille cinsellik içermesinin şart olmadığını vurgulayıp, hayatta kalma güdüsünün kardeşlerin ve ebeveynlerin kalplerine ektiği kıskançlık tohumlarına geçiyor. Küçük kardeşin değişmez itaatini, büyük olanın alışılmış yok ediciliğini, aileninse buna verdiği evrimsel ve evrensel onayı, son derece ikna edici örneklerle hatırlatarak karıştırıyor aklınızı.

Gözler görmese, kulaklar duymasaydı…

“Kıskançlık denince her şey gözlerde biter,” diyen Toohey, kıskanan insanın gözle görülecek bir kanıt yaratma telaşına düştüğünü, işitmenin de benzer şekilde bir tetikleme ve delil gücü taşıdığını belirttikten sonra resme, edebiyata ve televizyon dizilerinden tweet’lere uzanan bir yelpazede, popüler kültüre bırakıyor sözü.

Kıskanç kişinin hizmetinde olan gözlerle kulakların, içerdiği sahip olma isteğiyle birlikte, en güçlü imgesine ve işlevine, George Orwell’in “1984”ünde kavuştuğunu saptıyor. Hemen ardından günümüze sıçrayıp, Doğu Londra’da tuğla duvardaki “İşitsel Gözetleme Bölgesi” tabelasını, elektronik ve sanal gözetleme konusunda en gelişkin araçlara kavuşan devletlerin, kendimizi özgür sandığımızda bile düşüncelerimize ve sözlerimize nasıl sahip olmak istedikleriyle ilişkilendiriyor. “Londra’nın East End bölgesinde kıskançlığın kulağı her şeyi işitiyor,” diyor.

Kıskançlığın tehlikeli biçimde kaygan, çoğu zaman zaman aşk ve cinsellikle bezeli, hatta Gucci ailesine dek uzanan iş dünyası çekişmelerini de içeren üçgen yüzeylerinde dolaşırken Dante’den Proust’a, Dostoyevski’den Nabokov’a, Shakespeare’den Jane Austen’a, Edgar Allan Poe’dan Graham Greene, Hemingway ve Fitzgerald gibi edebiyat devlerinin yapıtları kadar ünlü ressamların tablolarıyla da yol alan Toohey, aklımızı iyice karıştırıp ruh yangınlarımızın küllerini yeniden yakıp geçtikten sonra kitabın sonunda bizi şu soruyla baş başa bırakıyor: “Kıskançlığa sırtımızı dönmek mümkün müdür; yalnızca onu görmezden gelmek değil, çektirdiği bütün acıyı kalıcı olarak geride bırakmak olası mıdır?”

Tolga Meriç, HT Kitap

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment