Egoist okur

ÖL: Bir doğum lekesi olarak ölüm

Çağnam Erkmen, ilk romanı “Öl”de zamandaki ölüm izlerini takip ederken, doğamızın ölümle nasıl biçimlendiğini sorguluyor.

Tolga Meriç

Not: Fotoğraftaki Proust. Öldüğünde Man Ray çekmiş.

ÖL: Bir doğum lekesi olarak ölüm

Diyelim ki ellili yaşlarda, eğitimli, hali vakti yerinde, evli bir kadınsınız. Amansız bir hastalık kapınızı ikinci kez çalmış ve ne kadar zamanınız kaldığını neredeyse günü gününe biliyorsunuz. Yani zaman, ölüm demek olmuş artık. İşte, zamanın bu ölüm kipi size neler yaptırabilirdi? Kırk yıllık arkadaşlarınız, orgazmı muhtemelen hiç yaşamadığınızı öğrenip size bir erkek fahişe tutsa mesela, neyi nereye kadar, nasıl yaşardınız?

Peki, otuzlu yaşlarda, bir doksan boylarında, tez bitirmekten başka eğitim sıkıntısı olmayan, sosyal görgüsü ve özgüveni gelişkin, yakışıklı bir adam olsaydınız, nasıl bir erkek fahişe olurdunuz?

Ya yarıda bırakması bile havalı bir üniversiteyi terk edip taksi şoförlüğü yapsaydınız, pavyon müşterilerine çalışmaktan daha iyi bir fikir bulabilir miydiniz? Konsomatrislerden biri pavyon yasalarından muaf bir şekilde dostunuz olsaydı, o batakhanede hem içip hem de masadaki peçetelerde edebiyat yapabilseydiniz, yazar olmayı düşleyebilseydiniz, kim sizden kendini saklayıp sakınabilirdi ki? Üstüne üstlük aseksüel olmanıza rağmen, en çözülmez, en sert sanılan kadın bile yumuşayıp çözülmez miydi karşınızda? Kendinize böyle bir yaşam biçtiğinizde, zaten gelip sizi bulsunlar diye, hikâyelere davetiye çıkartmış sayılırdınız, değil mi? Başka hiçbir şey yapmasaydınız bile, sadece o şekilde yaşadığınızda, hikâye gelip sizi bulmaz mıydı? Karşınıza çıkan kişiler, kendiliğinden yazılacak bir hikâyenin ne kadar dışında kalabilirlerdi artık?

Fakat taksi şoförleriyle “Gazla”, “Yok hasta falan, sen işine bak” ya da “Eyvallah!” diye konuşan bir kadın akademisyen olsaydınız, kendini yazdırtacak o hikâyenin sizi bir sahil kasabasında bulması daha gerçekçi ve kabul edilebilir olurdu, değil mi?

Ya da elli küsur yaşına gelmiş bir kadın olduğunuzu düşleyin ya da hatırlayın. Yıllardır sevgilisi olduğunuz adam evli. Sizse yaşıtlarınızın oğullarından en fazla üç beş yaş büyük, adını “Minik” koyduğunuz başka birini takıntı haline getirmişsiniz. Nasıl çıkardınız işin içinden?

“Aniden ve Hepsi Birden” ve “Yok” adlı öykü kitaplarından sonra okurunun karşısına “Öl” adlı ilk romanıyla çıkan Çağnam Erkmen, birbirlerini yatılı okul yıllarından beri tanıyan, artık ellili yaşlarını süren sekiz kadını, Köyceğiz’de, dört günlük bir tatilde bir araya getiriyor. Doğanın ve zamanın koynuna götürüp bıraktığı bu sekiz kadınla birlikte, okuru da kendi doğasına doğru yolculuğa çıkarıyor. Çünkü romanın en başarılı yönlerinden biri, aklınızın ucundan bile geçmeyeceğini sandığınız, kendinize çok uzak saydığınız, yukarıda sıralanan türden durumları, duyguları, ilişkileri ya da yaşama biçimlerini inanılır, kabul edilir, hatta arzu edilir hale getirebilmesi.

Çağnam Erkmen, okurun mesafelerini kapatırken, roman kişilerinin çekiciliğine ya da sevimliliğine yaslanmıyor. Onları bize sevdirmek için özel bir çaba harcamıyor. Ölümü, zamanı ve insan doğasını romanın merkezine oturttuğundan, zaten buna gerek kalmıyor. Mesafeleri, duvarları ve kuralları kaldıran, asıl bu merkez oluyor.

Romanda tarih, saat, sıcaklık, görüş mesafesi, nem, basınç, çiy noktası ve rüzgâr güncellemeleriyle açılan bölümlerin ilki Şebnem’e ait. Adını hemen öğrendiğimiz gibi, “Kadın / 51 yıl / 4 ay / 2 gün” bilgileriyle de karşılaşıyoruz. Zamanın nabzıyla doğanın ritmi, kişileri kendilerine mıhlarken, onları değiştirip dönüştürmeye, kendine katıp sürüklemeye de başlıyor böylece.

Şebnem’in evli bir sevgilisi var ama adını “Minik” koyduğu yarı yaşındaki bir gençten saplantılı bir halde mesaj bekliyor. Bir bakıma, zamanın ve doğanın, elinden aldıklarıyla boğuşuyor. Hemen hemen aynı yaşlarda olan sekiz kadını da değişik şekillerde yoran ortak bir mesele sayılır bu. Fakat sonra, içlerinden birinin, Şahsenem’in agresif bir şekilde nükseden umutsuz bir kanserle yaşadığını ve sayılı zamanı kaldığını öğreniyoruz. Birbirlerini sevmeleri de, birbirlerine kızmaları da gerçeğe çok yakın bir denge içinde yürüyen bu sekiz kadın arasında sır kalabilecek ya da sessizliğin hürmetsizliğiyle geçiştirilebilecek bir mesele değil bu. Fakat Kontes sayesinde hayata ya da ölüme meydan okuma girişimine dönüşüyor. Şahsenem hayatta isteyip de yapamadığı şeyleri sıralarken orgazmı galiba hiç yaşamadığını söyleyince Kontes ona bir erkek fahişe tutma fikrini ortaya atıyor. Gecikmeli doktora tezini bitirdiğinde akademik dünyaya atılmayı düşünen erkek fahişe Gökhan’la böyle tanışıyoruz. Şahsenem’le Gökhan uzaktan gözetim altında gerçekleşecek bu deneyimi telefonlarını kapatıp ortadan kaybolarak sabote ettiklerindeyse, işler sadece okur için değil, romandaki herkes için karışıyor. Fakat o karışıklıkta bile, zaman ve doğa kendi bildiklerini okumaya devam ediyor. Şebnem mesaj beklemeye devam ederken, erkeksi bir katılığı kırılgan bir süs gibi taşıyan akademisyen Melike de kendini ODTÜ Makine Mühendisliği’nden terk, taksi şoförü Sunusi ile başka bir hikâyenin içinde buluyor…

Çağnam Erkmen, bu ilk romanında zamandaki ölüm izlerini takip ederken, doğamızın bir doğum lekesine benzeyen ölümle nasıl biçimlendiğini de sorguluyor. Doğamız mı ölümümüzü belirliyor, ölüm mü doğamızı şekillendiriyor? Ölüm gerçeğine bir de ölümün bilgisi, yani ne kadar zamanımız kaldığını bilmek, neyi nasıl değiştirir? Zamanın nabzı hiç durmadan atarken, doğa da kendi bildiğini okurken, bilmek gerçekten de değiştirebilir hayatı ve insanı?

Bu soruların yanıtları romandan çok, okurun kendinde saklı olacaktır elbette. Fakat Çağnam Erkmen, bir kitabın değiştirebileceği kadar değiştiriyor içinizde bir şeyleri…

 Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment