Egoist okur

Ömer Açık’tan bir direniş öyküsü: MENEKŞE İSTASYONU

Ömer Açık adını ilk kez duymuştum. Günışığı Kitaplığı‘ndan çıkan romanı Menekşe İstasyonu da okunacaklar listemdeydi fakat acele etmek için de bir sebebim yoktu. Bir sabah öylesine çantama attım, işe giderken, vapurda okumak için ideal olabilir diye düşünerek…

Şimdi bu söylediğimi abartılı bulacaksınız ama kitap gerçekten kendini bana okuttu. Kendi iradesi ve isteğiyle. Nasıl oldu bilmiyorum ama oldu. Başladıktan sonra da bırakamadım. Konuşan, kıs kıs gülen bazen de kahkahalar atan göle ise âşık oldum. 

Hem yer yer gülümseyerek hatta bazen bayağı kahkaha atarak okudum Menekşe İstasyonu’nu hem de zaman zaman gözlerim doldu. Çünkü fark ettim ki bir zamanlar benim için sıradan sayılabilecek birçok güzel şey şimdi artık sadece siyah beyaz filmlerde, kitap sayfalarında ve büyükannelerle dedelerden dinlediğim anılarda kalmış… Hızla gelişen, modernleşen şehirlerimizde yaşama ısrarımız bize aynı hızla çok şey kaybettirmiş.

İşte Menekşe İstasyonu bize kaybettiklerimizi anlatırken onları nasıl geri alacağımızı da gösteriyor. Muhteşem!

Gülenay Börekçi

Menekşe İstasyonu, Ömer Açık, Günışığı Kitaplığı

menekse istasyonu omer acik egoistokur gulenay borekci

ÖMER AÇIK: “Giderek sokaktan, oyundan, doğadan daha kopuk nesillerle karşılaşıyoruz”

“Menekşe İstasyonu” nasıl yazdırdı kendini? 

‘Mahalle kültürü’ en çok çocuklukla birlikte anılan bir kavram. Çocuğun ait olma ihtiyacını aileden sonra karşılayan ikinci ortam belki de mahalle. Biz biraz da büyüdükçe yalnızlaşıyor ve mahallemizden uzaklaşıyoruz. Zamanımızı giderek daha çok maişet peşinde koşarak geçirmek zorunda kalıyoruz. Çocuklukla birlikte hem bedenen hem de ruhen çocukluğun çevremizi kuşatan inceliklerinden de –mahallemizden, basit şeylere sevinebilmekten, oyundan ve oyuncaklardan, dünyaya büyülenmiş, meraklı gözlerle bakmaktan- uzaklaşıyoruz. Oysa yoksul ve mütevazı yaşam sürdükçe bu yaşamın içinde boy atan çocukların mahalleleri de hep olacak. Bugün de var. O çocuklar bugün de dünyayı büyülü bir yer olarak görüyor, kendi mahalle kültürlerini yaratıyor ve yaşatıyorlar. Kaybolduğunu sandığımız şeylerin belki biraz tozlandığına ama insan tükenmedikçe kaybolmayacağına küçük bir örnek vermek için yazıldı Menekşe İstasyonu.

Ortak hayatımıza dair bir soru soracağım; birçok şey değişirken sizce hayatımızda neler aynı kaldı?

İnsanca yaşama arzusu. Aynı kalan ve çağlar boyunca değişmeyen şey bu. İnsanın yeniden ayağa kalkmasını sağlayacak olan şey de bu zaten. Yarının çocukları insanca yaşama arzusuna er geç daha sıkı sarılacak.

İyi edebiyat yapıtları başka zaman dilimlerinde yaşamışlar, yaşayacaklar için de anlamlı olabileceğini hissettiğimiz kitaplar bence. Ve “Menekşe İstasyonu” da böyle… Yarı gerçekçi yarı masalsı bir dil kullanarak bu etkiyi arttırmışsınız siz de. 100 yıl önce de aynı heyecan ve merakla okunabilirdi romanınız, 100 yıl sonra da okunabilir… Amaçladığınız bir etki miydi bu?

Kurgu gerçek bir zemin üzerinde yükseldiğinde etkisi katlanıyor sanırım. Olabildiğince yerel mekânları, o yerin insanlarını evrensel temalarla işlemek de başka bir anahtar olsa gerek. Dil de ona göre şekilleniyor. Annem kitaptan kırk elli sayfa okuduktan sonra telefon edip “Böyle bir yer gerçekten var mı yoksa hepsini sen mi uydurdun?” diye sormuştu. Yaratmak istediğim etki biraz da buydu. Bir çocuğun oyun oynarken onun hem bir oyun olduğunu bilmesi hem de gerçek bir şey yaşıyormuş gibi davranması…

Mesela hikâyede olayların bir kaydedicisi, daha doğrusu mahallenin bir tarihçisi var. Bu karakteri yaratırken neyi düşündünüz?

Tarihe dair her şey eninde sonunda gelecek ve geçmiş arasında bir bağ kurmaya dayanıyor. İnsan kendi yaşamının, kendi mahallesinin, kendi halkının tarihini yazıyorsa ya da biz dönüp bugünden onları okuyorsak ait olduğumuzu düşündüğümüz ortak yaşama dair izler arıyoruz demektir. Mahallenin kuruluşundan bu yana notlar alınarak birlikte üretilen yaşamın kaydedildiği defterler oranın insanlarına ‘kim’liklerini hatırlatıyor. Çocuklara da ortak yaşama ilişkin ipuçları sunuyor. Aynı zamanda hikâyeye masalsı bir anlatı olabilme imkânı sunuyor.

menekse istasyonu gunisigi kitapligi egoistokur

“Bu çarpık düzenin yarattığı her türlü kötülük ilkin çocukları etkiliyor”

Menekşe İstasyonu’nun hemen yakınında bir göl olması, yeşilliği, ferahlığı, “betonsuzluğu” değil oraya dair tek sevdiğimiz şey. İlişkiler de şehre ait ilişki biçimlerinden farklı ve güzel. İnsanların yan hanedekinin derdine, yalnızlığına gözünü kapamadığı, başkaları için de çözüm üretmeyi denediği bir hayat var hikâyesini anlattığınız mahallede…

Benim çocukluğum başkentin bir gecekondu mahallesinde geçti. Kimse kimsenin derdine gözünü kapamazdı orada. Acayip renkli insanlar vardı. Sokaklar çocuklarındı. Gecekondunun şeytanlaştırılıp yoksulların şehirlerin dışına sürülmesi yalnızca gündelik rant ve kar hırsıyla açıklanamaz. Meselenin bir de mahalle kültürünü tehdit olarak gören yanı var. Tüketmek yerine neredeyse yoktan var eden, her soruna bir biçimde ve olabildiğince ortak çözümler üreten bir kültürün yaşandığı yerde kapitalist kültür barınamaz. Mahalle kültürü yok edilerek yapılmak istenen aslında bireyciliği toplumun her hücresine sokma çabasından başka bir şey değil. Buna itiraz ediliyor, eğlenceli bir direniş öyküsü anlatılıyor Menekşe İstasyonu’nda.

Çocukken inşaat görmek beni mutlu ederdi. Hemen koşup kenara köşeye yığılmış taşlara bakar, aralarından arkadaşlarla seksek oynayabileceğimiz dümdüz, pürüzsüz bir taş parçası bulmaya çalışırdım. Mükemmel taşı bulmak gibi bir takıntımız vardı. Şimdi büyüdük, seksek oynamıyoruz. İşin kötüsü çocuklar da oynamıyor. İnşaat görmekse artık çocukları ilgilendirmiyor, biz yetişkinlerin bir kısmını da üzüyor…

Çocuklar için her şey öyle kolay birer oyun aracına dönüşüyor ki. İnşaatların oyun alanı olmasına şaşmamak gerek. Fakat şimdi artık yer gök inşaat. Çocuklar bırakın buralara girip çıkmayı kapılarının önünde, sokaklarında bile güç bela zaman geçirebiliyor. Bu çarpık düzenin yarattığı her türlü kötülük ilkin çocukları etkiliyor. Havanın suyun toprağın kirletilmesi, doğanın tahribi, kentlerin birer şantiyeye dönüştürülmesi… Hepsi ilk ağızda çocukları vuruyor. Çocuklar ya aileleriyle birlikte şehrin eteklerine, her seferinde biraz daha şehrin dışına sürülüyor ya da avm’lerde zaman geçirmeye mecbur bırakılıyor. Sokağın özgürlüğünden, mahallenin dayanışmacı kültüründen, komşuluk ilişkilerinden bihaber büyüyorlar. Toprağa dokunamamak, temiz hava soluyamamak, inşaat gürültüsünde, gölgesinde geçen bir çocukluk… Bir çocuğa daha nasıl büyük bir kötülük yapılabilir ki.

Bir de yakantop falan oynarken topumuz bazen uzağa kaçardı ve bazı bahçelerin sahipleri onu bize kesip öyle geri verirlerdi. Bir daha oynayamayalım ve topumuz bahçelerine kaçamasın diye.  

Şimdi topu ve her şeyi bilgisayar oyunlarında oynuyor çocuklar. Bütün ana babalar, öğretmenler bundan şikâyetçi. Oysa bunu el birliğiyle yaratan da kendileri. Çocuk yetiştirmenin de kolayına kaçıyoruz ülkece. İnsan ilişkilerinde temel olan yüz yüze gelerek, birbirine kanlı canlı temas ederek yapılandır. Özellikle çocuklar için en doğal büyüme biçimi bu. Akranlarıyla ve doğayla iç içe yetişmek. Çocuklardan tadını bilmedikleri, onlara öğretmediğimiz bir meyveyi yemelerini beklemek haksızlık olur. Giderek sokaktan, oyundan, doğadan daha kopuk nesillerle karşılaşıyoruz. Çocukları bunlardan uzak tutanın biz yetişkinler olduğumuzu unutmamalıyız. Faturayı kendini sürekli yeniden yeniden üretmesine olanak tanıdığımız düzene çıkarmalıyız.

Yitip giden şeylerin yanında geri gelen şeyler de var. Orhan Pamuk’un romanı bozacıları canlandırdı, aralarında bu işi bırakacaklar da sürdürmeye karar verdi. Bir süredir de yoğurtçulara rastlayabiliyoruz. Geçen gün bir bakkalda leblebi tozu gördüm ve hazine bulmuş kadar sevindim. Siz neler geri gelsin istersiniz?

İnsanca bir yaşam düşüncesiyle birlikte ötelenen her şeyin kârın değil de insanın merkeze alındığı bir düşünceyle birlikte yeniden görünür olacağı fikrindeyim. Su altında kalmış, oysa bir zamanlar var olduğunu bildiğimiz adacıklar gibi dayanışma, imece, komşuluk, eşitlik, adalet… Akranlarımla bir araya geldiğimde mutlaka kendi çocukluğumuza dair nesnelerden, mimariden, oyuncaklardan, yemek ve kent kültüründen söz ederiz. Konu bir şekilde oraya varır. Hissettiğim şey o günlere özlemle birlikte bugünün bambaşka yaşandığı. Bugünün çocuklarının anıları da yirmi yıl sonra bizim şimdiki duygularımızla benzeşir belki de.

omer acik gunisigi kitapligi gulenay borekci egoistokur

“Her şey bir yana, bu kitabın kahramanları tren istasyonu ve göl olan bir kitap”

Karabatak karakteri neyi simgeliyor kitabınızda, gerçek hayatta bir karşılığı var mı? 

Sokağın içine aldığı herkesi eşitleyici bir yanı var. Kimsenin ayrıcalıklı olmadığı küçük ölçekli bir dünya orası. Karabatak, özellikle bir şeyleri simgelemiyor aslında. Olsa olsa mahallenin güvenli ortamında serpilen kendine güvenli, yaratıcı çocukların bir örneği.

Peki ya Göl? Kitapta en sevdiğim karakter oldu. Nasıl bir ruh o, size neler anlatıyor, işitebilirsek bize neler söylüyor?

Bu kitap, her şey bir yana, kahramanı tren istasyonu ve göl olan bir kitap. Onlar olmasa hikâyenin ayakları yere basmazdı. Gülen, fısıldayan bir gölden söz ediyoruz. Hikâyedeki bütün boşlukları dolduran, cümlelerin arasına sızan bir su o. Bilge biri gibi binyıllardır aynı yerde yatıp duruyor. Sayısız rüzgârı, sayısız yağmuru, sayısız insanı konuk eden bir doğa parçası. Yeterince yaklaşırsak o göl binyılların hikâyesini anlatacaktır bize.

Göl’den ve Karabatak’tan da yardım alarak cevap verin: Ne yapacağız da eksilmeden yaşamayı sürdüreceğiz?

Eksilmemenin yolu sürekli beslenmektir. İnsanca duygularla, dünyada yalnız olmadığını hatırlayarak. Bu yaşamdaki hiçbir kötülük kimseyi teğet geçmez. Bir insan bir yerlerde sömürülüyorsa bütün insanlık sömürülüyor demektir. Bir doğa parçası kirletiliyorsa bütün insanlık kirletiliyor demektir. Eksilmemenin yolu insan olmaya, insan kalmaya doğru küçük adımlarla da olsa yürümeyi kesmemektir. Ömür boyunca.

Hep çocuklar için mi yazacaksınız? Bundan şikâyet ediyor değilim ama yazar olarak neler tasarladığınızı merak ettiğim için sordum.

Ben çocuklar için yazmıyorum aslında. En azından salt onlar için yazmıyorum. Hikâye anlatıyorum. Hikâyelerde çocuklar öne çıktığı için birileri buna çocuk kitabı diyor. Çocukları anlatmak olağanüstü eğlenceli. Oyun oynamanın eşsiz tadı var orada. Bundan vazgeçemem. Onların hikâyelerini anlatmayı sürdüreceğim elbette. Bu minvalde yeni kitaplar olacak. Yetişkinlerin ön planda olduğu hikâyeler de çok geçmeden kendini yazdıracaktır sanıyorum.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment