Egoist okur

Kable’l-Dekadans, La Décadence, Postdecadence…

Dört haneli bir köy, rüyada görülen atlıların, karla birlikte onu yok etmeye gelmesini bekliyor… Bir profesör, üniversite binasının sessizliği içinde kendisi ile yıllanmış eşyalar arasında bir fark görmüyor… Robin Hood ruhlu bir hikâye satıcısı, hikâye yoksunluğu çeken insanlara, başka insanlardan aldığı hikâyeleri satıyor… Abu Mihran, herkesten birkaç kat daha iri bir diktatör ve üstünde artık çocuk kalmayan diktatörlüğünde yaşıyor… Ölümü icat eden insanlar… Abisinden çaldığı karısının intiharıyla hesaplaşan yaşlı bir adam… Her biri sorularla dolu karakterler, öyküler. Güncelin gerçek sorunlarına fantastik öğeler katarak cevap arayan bir ilk kitap.

Orçun Ünal’ın biyografisi ve Raskol’un Baltası‘ndan çıkan ilk kitabı Dekadans ve Ölüm‘ün arka kapağında yazanlar dikkatimi çekmişti ama öykülerini henüz okumamıştım. (1983’te doğduğu, kendi isteğiyle dekadan olduğu, 2006 ve 2013 yılları arasında öldüğü ve bu öyküleri de “in morte” yazdığı söyleniyor kısa bio’sunda.) O yüzden Cengiz Bulut imzalı bu uzun ve güzel söyleşinin zamanlaması benim için mükemmel oldu. Lütfen okuyun…

Gülenay Börekçi

  orcun unal cengiz bulut raskolun baltasi egoistokur 2

 Orçun Ünal: “Ölüm arınmanın da simgesi…” 

Dekadans ve Ölüm toplam dört bölümden oluşuyor. İlk bakışta bölüm isimleri dikkat çekiyor. Bölüm isimlerinin hikâyesiyle başlayabiliriz. Aynı zamanda nedir “Dekadans ve Ölüm”?

“Dekadans ve Ölüm” aslında iki şeyle bağlantılı. İlki benim şahsi hayat hikâyemle ilgili olan kısım. Yaşamımdaki bir çöküş, bir dekadans ve manevi bir erken ölüm. Ama bir yandan da kitabın bölümlerinin “Kable’l-Dekadans”, “La Décadence”, “Postdecadence” olarak adlandırılması… Birinin Arapça-Osmanlıca, öbürünün Fransızca, bir diğerinin İngilizce olması ve sonrasında Latince bir erken ölüm… Bu da bir anlamda Türk edebiyatıyla bağlantılı. “Kable’l-Dekadans” Eski Edebiyat veya Divan Edebiyatı denilen, Osmanlıca yazılan, Fars ve biraz da Arap edebiyatına öykünülen bir dönem. Daha sonra “La Décadence”; Meşrutiyet dönemi ve sonrasında Fransız üslubuna veya Fransız edebiyatına öykünülen bir dönem geliyor. Ardından “Postdecadence”; İngiliz odaklı, Amerikan odaklı, orası hedef alınan bir edebiyat ve en sonunda da Türk edebiyatı için bir erken ölüm. Hem kişisel yaşamöyküsüyle bağlantılı, hem de Türk edebiyatı için bir dönemlendirme gibi, Türk edebiyatının dekadansı.

“Haute Couture Dekadans”

Öyküleri okurken bağlandıkları noktalar beni hep yazarın yazma serüvenini düşünmeye itti. “Chomskyvari Bir Kıskanma” öyküsü en somut örneği. Anlatıcı karakterin, öldükten sonra gerçeği gördüğünü düşündüğü kadını kıskanma durumu var. Biyografinde 2006’da ölüp 2013’da dirildiğin yazıyor. Bizim kıskanmamız gereken bir gerçek görme durumu mu var?

Bu 2006’da ölmek ve 2013’te dirilmek konusu travmatik bir süreçle alakalı. Öyküde bahsettiğim ölüp de gerçeği görmek ile bunun direkt bir bağlantısı yok. 2006’da ölmek, hayatımda yaşadığım, kitabın adıyla da bağlantılı olarak aslında bir dekadans ve ölüm. Yani bir çöküşü, benim için kötü bir zamanı simgeliyor.  Öyküdeki ölüm ise, yani kadının ölmesi ve gerçeği görmesi, biraz benim ölüm takıntımla alakalı. Öykülerimin neredeyse hepsinde olan bir izlekle bağlantılı. Hayatın biraz yanılsama olduğu, ölümün bize gerçeğin ne olduğunu göstereceğine dair bir kanı. Aslında aynı şey “Variæ Mortēs”te de var. Ölümü keşfetmek ve ölümün arkasıyla alakalı sorular. Hayattaki hiçbir şey mutlak bir gerçek değil belki de. Ölümün ardında daha büyük bir gerçek varsa, bu hayatta yaşadığımız hiçbir şey çok da ciddiye alınacak kadar gerçek değil. Ama mutlak ve nihai tek bir gerçeklik olduğuna inanmıyorum. Bunun yanında ilk başta dosyanın adı “Haute Couture Dekedans”tı. Haute Couture, yüksek dikiş anlamına geliyor. Sipariş üzerine bir kişiye özel olarak dikilen anlamında. Ismarlama, yani sipariş edilen bir dekadanstan bahsetmek istemiştim. Sonrasında kitabın ismi çok da Frankofon olmasın diye Dekadans ve Ölüm diye değiştirilmesi daha mantıklı geldi. Çok da iyi oldu aslında böyle olması, zaten öyküde geçiyor “Haute Couture Dekadans.” O öyküde Alma Mahler’den bahsediyor. “Haute Couture Dekadans” derken yaratmak istediğim tını, durumun arzulanan bir çöküş olmasıydı. Normalde çöküş, çürüyüş gibi kavramlar hiç kimsenin kendi isteğiyle, rızasıyla olan şeyler değildir ama orada kendinden bıkkınlıkla, pişmanlıkla, hissettiği suçlulukla, kendi çürüyüşünü, kendi yok oluşunu, dağılmasını isteme durumu var. En sonunda bunun varacağı nokta da ölüm… Özyaşam hikâyesinde dediği gibi, “kendi isteğiyle dekadan oldu” aslında onunla bağlantılı. Arzulanan bir dekadans, ama bir yandan da kaçılan, korkulan bir ölüm…

Neredeyse tüm öykülerinde karakterlerin geçmişten gelen sancıları ve arınma ihtiyaçları var. Biz bu arınma anlarına tanık oluyoruz birer birer ve yolumuz hep ölümle kesişiyor. Gücünü ölümden alan öyküler diyebilir miyiz bu öyküler için?

Ölüm bir simge. Aynı zamanda arınmanın da simgesi. Daha önceki öykülerimdeki izlek daha çok suçluluktu. Öykü yazma sürecim 2001’e dayanıyor. Dergilere göndermem ve yayınlamam çok daha sonra. 2006’dan önceki öykülerim -hiçbir yerde yayınlamadım- tamamen farklı temalara dayanıyor, artık ben de hatırlamıyorum. 2006 ve 2013 arasında bahsettiğimiz sembolik ölümle birlikte gelen aslında pişmanlıkla bağlantılı bir ana izlek var. “Kardan Adam” ve “Prof.”ta olduğu gibi. Daha çok bir masumiyete dönüş ve arınma çabası. Bu dekadansla da bağlantılı zaten. Arınma ihtiyacının ölümle giderilmeye çalışılması iki yerden kaynaklanıyor. Birincisi, bir tür ölüm fetişizmi. Bu da benim neredeyse ilk gençliğime kadar dayanıyor. Ölüm fetişizmi derken, ilk gençlikte, var olma ve ölüm arasında gerçekleşen bir panik atak durumundan bahsediyorum. Ölümü düşününce bir yok olma korkusuna kapılma ve bununla baş etmek için farklı düşüncelere gark olmayla alakalı bir şey. Ölmeme isteği veya ölümden korkunun tersine döndüğü yıllar 2006 ile 2013 arası.

orcun unal cengiz bulut raskolun baltasi egoistokur

“Ağlamak da gülmek gibi, neredeyse yalnızca insana özgü bir şey. Tanrısal bir ışığı var bu eylemlerin…”

Burada “Öykü Satıcısı” isimli öykü diğer öykülere nazaran daha farklı bir yerde duruyor. Karakterin öyküyü vermesiyle birlikte gelen bir rahatlama ve huzur söz konusu olan. Patlama gerçekleşmiyor.

Orada karakterin yaşadığı bir katarsis var. Öyküyü satmasıyla, bir anlamda ilk defa itiraf etmesiyle ve gözyaşıyla birlikte yaşadığı bir arınma var. Yayımlanmamış bir iki öykümde ağlamak, ağlayamamak, itiraf konularına takılmıştım. Bu öyküm de o seriden kitaba giren bir öykü. Ağlamak, aynı gülmek gibi, neredeyse yalnızca insana özgü bir şey. Çok etkileyici, tanrısal bir ışığı var bu eylemlerin. Ağlamak, suçluluk ve pişmanlık duymak, suçunu itiraf etmek kısmi bir arınma yollarından biri. Bir de insanın kendini affetmesi var ki en zoru o çoğu zaman. 

Kar, ateş, toprak gibi motifleri fazlasıyla kullanıyorsun öykülerinde. Patlama ve arınma anlarına giden yolda özellikle arkaik semboller kullanılmış gibi?

Arkaik sembolleri kullanmamın sebebi, daha genel geçer unsurlara tutunabilmek. Ya da okurun tutunabilmesini sağlamak. Güncel olanla fazla işim olmaz, daha çok kültürler arası ve ortak unsurlara, sembollere ilgi duyuyorum. “Kardan Adam”da kar ve beyazlık, masumiyetle alakalı bir şey. Kara, o beyazlığa layık olmakla alakalı. “Hâlâ Hayatta Olmanın Dayanılmaz Huzursuzluğu”nda bu, ateş oluyor. Adamın elinde kalan son şey ateş ve burada ateş arındırıcı unsur görevi görüyor. Ama aynı zamanda cehennemin sembolü olarak, yolun ebedi bir cezaya çıktığını da gösteriyor belki.

Kitap boyunca kronolojik olarak biçim arayışının arttığını görüyoruz. Özellikle kurgulanmış bir şey mi bu?

Öykülerdeki biçim arayışının giderek artması dekadansla ilgili. Dekadans arttıkça ya da ölüme yaklaşıldıkça, biçim arayışları, dağılma artıyor. Bu sadece kitap için kronolojik olarak düzenlediğim bir şeyden ziyade kendi arayışımla da bağlantılı tabii. Doğal bir kronoloji yani. Son öyküde bu arayış biraz daha yatışıyor. Ölümün nihai huzuru dekadansın gerginliğini azaltıyor. Ancak o öyküde de bir tür yabancılaşma var, dekadansın getirdiği. Öykü, bazen birinci bazen üçüncü kişinin ağzından aktarılıyor. Kendinden uzaklaşmayı, bölünmeyi yansıtıyor bu anlatım şekli.

“Ölümden geçip masum ve sıcak bir çocukluğa dönmek güzel bir hayaldi benim için”

Son öykü, “Mors Præmature” isimli son bölümün tek öyküsü. Nedir “Mors Præmature”?

Mors Præmature,“erken ölüm” anlamına geliyor. O bölümü oluşturan “Son. Rüya. Masal.” öyküsünde diğer karakterlere nazaran daha çocukluğa özlem duyan bir karakter var. Ölümün bir şekilde yuvayla, yuvanın da anne ve babayla bağlantılı olması söz konusu. Ölüm ve çocukluk üzerinden bir masumiyete dönüş ve arınma var. İyi bir çocukluk yaşayan herkes için o dönem zihindeki sıcak bir yuvadır. Aynı zamanda çocukluk ölüme uzak, masumiyete ise yakındır. Ölümden geçip masum ve sıcak bir çocukluğa dönmek güzel bir hayaldi benim için. Aslında kitapta çocukluk ve ölümü bağdaştırdığım tek yer o öykü değil. Aynı şekilde “Chomskyvari Bir Kıskanma”nın sonlarına doğru sonsuzluğun bir çocukluk ânının sonsuz tekrarı olarak tasvir edildiği bir bölüm var.

Biçim arayışı konusuna dönmek istiyorum tekrar. Yazma serüvenin hangi aşamasında ihtiyaç hissedip böyle bir arayışa girdin?

Biçim arayışı daha yeni başladı benim için. Bu kitaptakilerin hepsi belki geçen seneden beri başlayan bir süreçte yazıldı. Hatta çok daha öncesini düşünürsek, o tür biçim arayışlarını yadırgıyordum bile. Şimdi kendi kendime bakınca “ne gerek var normal anlatmak varken” gibi bir düşünce yapısına sahip olduğum bir dönem bu bahsettiğim. Normal neyse? Sonra bir arayışa girdim. Ama tabii burada önemli olan, biçim arayışı içinde güzel bir biçim bulurken, tasarlarken, içeriği boşaltmamak. O biçimin içerikten dolayı -“o içerik kendi biçimini bulmuş” gibi- geliştiğini düşünüyorum. En azından ben öyle ümit ediyorum. Biçim, bir öyküyü başka bir şekilde anlatılamayacak kadar belirlemeli. “Chomskyvari Bir Kıskanma”da cümlenin yetersizliği, Chomsky’nin dediği gibi, kelimelerle sonsuz cümlelerin yapılabileceği gibi. Cümlelerin uzaması, genişlemesi, eklemlenmesi, piramitler oluşturması ve o eklemlemelerin sonucunda da anlamsal bir çöküş.

“Onlar duvarlar ötesi olmalılar, yabani atlar gibi büyümeliler. Ölüme gülerek koşmalılar”

Peki, bu arayış esnasında cesaretlendirici bir okuma deneyimi oldu mu senin için? “Biçim üzerine düşünürken şu isimler cesaretlendirici oldu” diyebileceğin.

Öyle bir şey açıkçası olmadı. Özgünlük iddiasında değilim ama aklımda kalan, öyle net olarak söyleyebileceğim bir isim yok. Ama “Haute Couture Dekadans”ta bazı cümlelerin tamamen büyük harfle yazılması veya öyküye hayaletlerin girmesi, Heiner Müller ve Hamlet Makinesi ile yakından bağlantılı. Heiner Müller’in öykülerinin çevirisiyle uğraştığım bir dönemdi. O da biçimsel arayışları yoğun olan bir yazar değil ama göndermeleri ve imgeleri açısından “Haute Couture Dekadans”la başlayan dönemde etkilendiğim bir yazar olarak söylenebilir. Onun dışında biçim arayışlarında beni cesaretlendiren ya da örnek teşkil eden bir yazar aklıma gelmiyor.

Başka herhangi bir sanat disiplininden beslendiğin oldu mu Dekadans ve Ölüm’ün oluşma sürecinde?

Son zamanlarda yakın dönem müzikte yapısal olarak bir şeyler bulmaya çalışıyorum. Özellikle çağdaş müzikte altyapıya bir sample koyup üzerine özgün bir şeyler bestelemek gibi. Örneğin Karlheinz Stockhausen’ın Helikopter-Streichquartet’i gibi, altta helikopter sesleri ve üzerine yaylılar dörtlüsü. Bunun gibi eserlerden bir şekilde bir şeyler çıkarmaya çalışıyorum. Mesela “Chomskyvari Bir Kıskanma” öyküsünde “Harflerim kırıldı, paramparça edildi birçok kere. O yüzden sesimi kullanacağım ve -inan bana- çok kaba olacağım.” şeklinde bir bölüm var. Bu bir şarkı sözü aslında. Şarkı sözünde kırılan ellerken ben “harflerim kırıldı” diye değiştirdim. Ayrıca, Chomsky’den birkaç cümle alıp öykünün içine yerleştirdim. Modern müzikte olduğu gibi başka bir kaynaktan alıntı yaparak, onu değiştirip kullanarak üzerine özgün bir beste yazmak gibi düşünüyorum bunu. Onun dışında “Haute Couture Dekadans”ta mimariden bir beslenme var. Babam mimar, o yüzden çok fazla planlar, paftalar, maketlerle haşır neşir oldum. O öyküye Gropius’u aldım, modern mimarinin ve Bauhaus’un babası olarak. Öyküde hem karakter olarak yer alıyor hem de güya onun çizdiği bir ev var. O çizim ise bir ALES sorusundan alınma. O çizimin hemen altında bir “Gizli Mesaj” bölümü var: “Çocukların, ucunda peynir olan bir labirente konulmuş kobaylar gibi yetiştirilmesine karşıyım. Onlar duvarlar ötesi olmalılar, yabani atlar gibi büyümeliler. Ölüme gülerek koşmalılar.” Bu gizli mesaj hepimizin içinde büyüdüğü “test kültürü”ne bir protesto. Tabii bu gizli mesajın bağlantısını çözmek neredeyse mümkün değil.

Fazlasıyla göndermelerle dolu bir öykü “Haute Couture Dekadans”.

Katmanlılığı ve göndermeleri seviyorum. Metni zengin kıldığına inanıyorum. Bazen seçilmeyebilir tabii, herkesin dinlediği, okuduğu, gördüğü şeyler farklı sonuçta. Ama eğer biliyorsa, benim oradaki cümleleri başka bir sanatçıdan almış olmamın dışarıyı göstermesi, göndermeleri olması hoşuma gidiyor. Ama bunu ölçülü kullanmak lazım tabii.

“Arabesk tınılar ve kötü bir şairanelik, özellikle düzyazıda sevmediğim bir şey…”

Şiir de yazıyorsun. İlk adımları şiirle attığın varsayımını yapıyorum bu durumda.

Yazma sürecim şiirle başladı. Öykü denemelerim yoktu hiç. İlk öykümü on sekiz yaşında üniversiteye gittiğim dönemde yazdım. Ama her zaman yan tarafta yapılacak iş öykü, asıl iş şiir gibi bir tavrım vardı. Yavaş yavaş o kırıldı. Şiirde şu ana kadar çok profesyonel bir şey denemedim, kendime sakladım onları ama bir yandan da hafif hafif şiirle uğraşmanın verdiği etki, “Chomskyvari Bir Kıskanma” öyküsündeki dize benzeri yapılarda ortaya çıkıyor. Dekadansla da bağlantılı olarak, şimdi başka genç öykücülere baktığımda kendimi oldukça geç olgunlaşmış bir yazım tavrında görüyorum. İlk baştaki öykü yazımlarımda tam bir romantik havasıyla gece herkes ortalıktan çekildikten sonra hafif bir müzikle yazmak varken, şimdilerde yazım sürecini böyle bir romantiklikten çıkarıp gün içinde telefona kaydettiğim bir not üzerine daha sonra çalışabilme gibi ritüele sahip oldum. Zaten hep kaçındığım, özellikle düzyazıda sevmediğim bir şey arabesk tınılar. Arabesk tınılar ve kötü bir şairanelik.

Öykü isimlerinin listelendiği sayfada öykülerin başında opuslar var. Ne anlama geliyor o opuslar?

Opuslar öykülerin yazılış sırasını gösteriyor. Kronolojisiyle alakalı. En eski olanı “Kardan Adam”; 2008 yılına falan tekabül ediyor o öykünün yazılması. Opus numaraları sayesinde okur öykülerin göreceli bir kronolojisini çıkarabilir. Aynı şekilde yazılmış öykülerden kaç tanesinin kitaba girmediğini de görebilir.

Kitabın arkasındaki pasaj da “Kardan Adam” öyküsünden alınma. Karakterin elini ölü ve hamile bir kurdun karnına sokmasını anlattığın bu bölüm fazlasıyla görsele dayalı ve soğuk bir anlatıma sahip. Bu anlatım kitabın geneline hâkim.

Aslında daha çok istediğim anlatmaktansa göstermek. Anlattığım konular –ölüm, masumiyet, suçluluk– romantize edilerek şairane unsurlarla dile getirilmeye uygun konular. Ne kadar başardım bilmiyorum ama olabildiğince soğuk anlatmaya çalıştım. Romantize etmek, bana arabesk geliyor. Olabildiğince kaçınıyorum bundan. Ancak “Son. Rüya. Masal” gibi çok eskiden başlayıp yeni bitirdiğim öykülerde bir derece lirizm mevcut. Dozunda kullanılırsa kötü de değil hani. Hem kararında olursa daha vurucu oluyor. Bir de böyle bir dil kullanılmayınca bunu edebiyat saymayanlar var, onları hiç söylemiyorum bile.

“Ödüller hem umutlandırıcı hem de köreltici”

Daha önce altkitap öykü ödülünü aldın, aynı zamanda Yaşar Nabi Nayır’da dikkate değer bulunan bir dosyan var. Ödüllerin ne gibi bir etkisi oldu yazma serüvenine?

Ödüllerin hem umutlandırıcı hem de köreltici bir yanı var. Bir yandan birilerinin takdirini görmek tabii ki cesaretlendirici ve umutlandırıcı bir durum. Ama bir yandan da yazarken sürekli umutsuzluğa düşen biriyim. Bu noktada ödül çelişki yaratan bir şey. Sonuçta belli bir grup insanın beğenisiyle aldığınız bir ödül var ortada. Sonrasında aynı dosyadan bir öyküyü herhangi bir dergiye gönderdiğinizde hiçbir cevap alamamanın yaşattığı bir gerginlik, bir bocalama var. Ödüllerin tamamen öznel bir takdir olduğunun daha iyi anlaşılması lazım. Ödül, evrensel bir değer olarak algılanmamalı. 

Son olarak, öykünün sence ne gibi sorunları var?

Biçim arayışının yeteri kadar kuvvetli olduğunu düşünmüyorum. Bir de başka öykücüleri okuduğumda genel bir paralellik, benzerlik görüyorum. Bir yazarın bir diğerine öykünerek onun tarzında, onun temasında, onun konularında, onun izleğinde yazması bir sorun. Belki ben yanlış görüyorum ama bir ana akımlaşma söz konusu. Biraz daha farklı kollara dağılıp, biraz daha ana akımdan, merkezden uzaklaşıp farklı konular, farklı üsluplar denenmesi gerektiği anlatmak istediğim. Bunun gerçekleşmemesinin ana sebeplerinden biri Türkiye’de öyküye hükmeden bir güçler bütünü olması. Bu güçler de bir şekilde neyin yayımlanıp yayımlanmayacağını, neyin ön plana çıkarılıp çıkarılmayacağını çok rahat bir şekilde belirliyorlar. Öyküde özgürlüğü, çeşitliliği destekleyen odaklar yerine tektipçiliği destekleyen odaklar var. Bunun yerine çeşitliliği teşvik edecek odaklara ihtiyacımız var. Aynı şey okur için de geçerli. Genelleme yapmıyorum, ama okur da o çeşitliliğin altına girmek istemiyor. Daha nüktedan, daha hafif bir edebiyatın içinde hareket etmek istiyor. Bir yandan kendi böyle bir edebiyat isterken bir yandan da bunun içine çekiliyor. Yani bir şekilde okur da avlanıyor; reklamla, ödüllerle, listelerle avlanıyor.

Cengiz Bulut

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment