Egoist okur

Mehmet Mümtaz Tütüncü’den bana kalan soru: Osmanlı’da steampunk var mıydı?

Mehmet Mümtaz Tütüncü’nün yazdığı Küheyli Buharlan’a göre evet. Roman, IV. Fırat devrinde geçiyor. Zamanın mühim hezarfenlerinden Arif Çelebi gün geliyor “çok  büyük, çok erişilmez bir hayal”in, “gelmiş geçmiş cümle mucitlerin gönlünde yatan büyük tasavvur”un peşine düşüyor. Ve insan gibi düşünebilen, insan gibi davranabilen, görene, duyana, konuşana insanmış hissi veren, hatta belki de bir çeşit insan olan bir makine yaratma denemelerine girişirken Arif Çelebi’nin ruhu da ikiye bölünüyor. Buharlı atlar, kanatlanmış makineler, kazan kaldırarak Bayezid Meydanı’nda toplanan Buhariler, gizli gizli tutulan günlükler, rüya alemlerinde başa gelenler, tarihi belgeler; bu romanda anlatılan her şey yalan ama her şeyden biraz fazlası tamamen hakikat.

Gülenay Börekçi

mehmet mumtaz tutuncu egoistokur gulenay borekci 1

Osmanlı’da steampunk var mıydı?

Osmanlı’nın ve Doğu’nun engin bir ilim okyanusu olduğu yolundaki düşünce sizce gerçeği yansıtıyor mu?

‘Doğu-Batı” çok genel bir ayrım, “okyanustur” veya “değildir” demek de bir türün en aşırı uçtaki bir üyesini seçmek veya reddetmek. Dolayısıyla, “Doğu engin bir ilim okyanusudur” demek çok büyük bir genelleme olmakla kalmayıp çok iddialı bir önerme, böyle bir önermeyi reddetmek de fazla bir şey ifade etmiyor. Bu tür büyük genellemelerin başka bazı büyük genellemeleri sorgulamak bakımından harekete geçirici bir etkisi olabilir ama bir konuda gerçekten derin bir kavrayışa varmak istiyorsak bu tür büyük genellemelerle bakmak veya onları reddetmekle yetinmek yerine, hangi tarihte hangi ülkede bilim adına ne yapılmıştır, bu yapılan nelerden nasıl etkilenerek yapılmış, kendisi neleri nasıl etkilemiştir, diye sorarak özgüller üzerinde çalışmayı tercih ederim. Öte yandan, kafamdan bir hikaye geçerken bilimle ilgili olarak beni daha ziyade şu tür sorular meşgul ediyor: Kendi tarihimiz ya da başkasının tarihi olarak tanımladığımız veya algıladığımız süreçlerde bilim alanında gerçekleştiğinin farkında olduğumuz veya hakkında herhangi bir bilgi üretmiş bulunduğumuz keşif ve ilerlemeler nelerdir, bunları nasıl bir yere oturtuyoruz, neden oraya oturtuyoruz? Bilmediklerimiz nelerdir, onları neden bilmiyoruz? Bildiklerimiz veya bildiğimizi sandıklarımızla bilmediklerimizi kıyaslayabilseydik acaba ne gibi noktalar dikkati çeker, bu kıyaslama bize neler öğretirdi (bilimsel gelişmenin tarihinden ziyade bilimsel gelişmesinin tarihinin bilgisi ve bu bilgiyi üreten kendimiz hakkında) ?

Rüzgarendiş Padişah IV. Fırat adlı tarihi piyes, Birey ve Tarih dergisi, Tarihte Kim Kimdir Ansiklopedisi, Hezarfen Arif Çelebi’nin güncesi ve diğerleri.. Olayları anlatırken daima hayali kaynaklar gösteriyor, boylece onlarla aranıza mesafe koyuyorsunuz… Fakat kahramanlarınıza aşırı, mesafesiz bir şefkat duyuyormuşsunuz gibi de geldi bana. Ne dersiniz?

Yazdıklarımı okuyan dolayısıyla bana ve yazdıklarıma dışarıdan bakan birinin benim kendi kitabımdaki kahramanlara şefkat duydugumu gözlemlemesi benim için ilginç bir durum (daha önce bir kere daha, ama ilk kitabım için, aynı gözlemi yapan olmuştu). Belki doğrudur, içimde derin bir yerde kahramanlarıma karşı benim fark etmediğim bir şefkat vardır, ama doğrusu, dediğim gibi, ben bunun farkında değilim. Bir karakteri anlatırken, önce onu anlamak, yargılamadan, olduğu gibi, tam işlediği gibi, kendi neden-sonuç ilişkileri içinde işlediği gibi ve içinde bulunduğu çevreyle etkileşiminde sağa sola savrulduğu gibi anlatmak istiyorum. Bunu yapabilmek için hem onu başkalarının gözüyle görebilmek, hem başkalarını onun gözüyle görebilmek, hem onun bilinçakımını onun kadar iyi takip edebilmek, hem de onun tabii ki kendisinin farkına olmadığı bilinçdışına nüfuz edebilmek gerekiyor, yani o karaktere hem içeriden hem de dışarıdan mümkün olan her şekilde bakabilmek… Tabii bu, sonuna vardırılması, tam hakkı verilerek yapılması imkansız bir şey, hatta belki tam hakkı verilerek nasıl yapılabileceğini tanımlayabilmek bile imkansızdır. Yine de bunu yapmak mümkünmüş ve ben de bunu bir kitap hacmi içinde yapılabilecek en iyi şekilde yapabilirmişim gibi yazmaya çalışmak daha doğru gibi geliyor, ayrıca en zevklisi de… Yani diyebilirim ki böyle bir inancım, arzum ve takıntım var… İşte bu arzu ve takıntıyla yazmak belki de kendi kitabımdaki karakterlere şefkat duyduğum izlenimini veriyordur.

Onlara şefkat duyma sebebiniz, sizin tarafınızdan yaratılmış olmaları mı? Buhar haznesi yandığından ötürü Haliç’i boylayan Buharlı Küheylan için kahrolan Hezarfen Arif Çelebi’yle ortak yanlarınız var mı?

Aslında ben bu kitapta herhangi bir karakter yaratmaktan ziyade birtakım yazarlar yarattığım gibi bir fikri aklımdan geçirmekten hoşlanıyorum. Ben bazı yazarlar yarattım, onlar da her biri kendi açısından bakarak bazı karakterleri anlattılar veya yeniden yarattılar… Fakat ben yaratılan karakterleri önce bir anlamak, yargılamadan, olduğu gibi anlatmak kaygısını taşıdığım için, yarattığım yazarlara da bu kaygı geçmiş olabilir… Hezarfen Arif Çelebi ile herşeyden önce, birçok şeyi merak etmek ve bir kere edinmiş olduğumuz bir merakı ille de tatmin etmek istemek gibi bir ortak yanımız var. Sonra, merak konularımız ve okuduğumuz kitaplar arasında önemli bir örtüşme var. Akıl yürütme biçimimiz, bir fikirden başka bir fikre varırken izlediğimiz yollar, herhangi bir çıkış noktasından başlayıp dolambaçlı da olsa çeşitli yollar katederek akla gelebilecek veya gelmeyebilecek bambaşka bir konuda herhangi bir son noktaya varma şeklimiz (en azından böyle bir şey yapma isteğimiz) de çok benziyor. Bir düşünce akımı içindeyken anayol çevresinde yeri ve zamanı tartışılır görülebilecek bazı gezintilere sebep olan sapmaları anlamsız bulmamak, anayolu ona çıkan yanyollardan ve o yanyollarda yapılabilecek çeşitli gezintilerden ayrı düşünememek konusunda çok anlaştığımızı sanıyorum. Nihayet, Arif Çelebi de, bana göre çok daha genç bir yaşta olmakla beraber, başladığı ilk meslekten ayrılmış, ilk öğrendiği mesleki faaliyet alanında bilgilenmekten çok zevk almış olsa da o meslekte tatbikata neredeyse hiç geçememiş ve başka bir alana atlamış, bu da bir benzerlik (ben mühendislik tahsil ettim ama hiç mühendislik yapmadım). Bundan başka en az bir benzerlik daha olduğunu düşünüyorum ama ondan bahsetmeye kalkarsam okurun kitabı okurken kendisi keşfetmesi gereken bir şey hakkında yorum yapıyor olma durumuna düşebilirim.

Kahramanınız Hezarfen Arif Çelebi, insan bedeninden ziyade makinelere ilgi duyuyor. Bu onu hayat bilgisayarlar üzerinden yaşanabilirmiş gibi davranan günümüz insanına benzetir mi?

Doğrusu ben Hezarfen Arif Çelebi’nin insan bedeninden ziyade makinelere ilgi duyduğunu düşünmüyorum, tam tersine insan bedenine en az makineler kadar ilgi duyduğunu ve makinelere olan ilgisinin de bununla çok ilgili olduğunu düşünüyorum. Ama hayat bilgisayarlar üzerinden yaşanabilirmiş gibi davranan günümüz insanına benzediği hala söylenebilir. Fakat bu noktada çok daha ayrıntılı bir tartışmaya girmek lazım, hayat bilgisayarlar üzerinden yaşanabilirmiş gibi davranmak ne demektir, neleri içerir, neleri içermez, önce bunları netleştirmek lazım. Evet, mesela kitabın bir yerinde, bir yazarın ifadesine göre, Hezarfen Arif Çelebi’nin kendisinden çok daha iyi dama oynayan bir makineyi sürekli olarak hanesinde bulundurmak ve kendisiyle sık sık dama oynamak istediğini öğreniyoruz, ama bu hayatı bilgisayarlar üzerinden yaşamak sayılmaz, çünkü iyi bir dama partisi oynamak Arif Çelebi’nin kanını kaynatıyor, kendisine büyük bir heyecan veriyor, içinde zihinsel ve bedensel güçlü birtakım duyumlar uyandırıyor ve yaşadığını hissettiriyorsa, rakibinin makine olmasına rağmen dama oynarken hayat Çelebi için makine üzerinden değil doğrudan yaşanmıştır diye düşünülebilir. Öte yandan, “işin zihinsel yani kafa çalıştırma kısmı söz konusu ise, evet, makine ile dama oynanırken hayat zihinsel zevkler bakımından doğrudan yaşanmıştır, ama bedensel heyecana gelince (kanda dolaşan adrenalini kasdediyorum) öyle görülemez, çünkü ancak rakip gerçek, kanlı canlı bir kişi olur ve onun karşısında insanın kanına adrenalin salgılanır da heyecan duyulursa hayat doğrudan yaşanmış sayılmalıdır, makine karşısında heyecan duymak ise kendini kandırmaktır” denilebilir, ama burada da şu tür sorular ortaya çıkıyor: Hayat kanınızda adrenalin salgılandığında duyduğunuz heyecanla yaşanmış oluyorsa adrenalinin neden salgılandığı da önemli midir? Bu sorunun tartışarak üzerinde anlaşabileceğimiz bir cevabı olup olmaması bir yana, bence cevap ne olursa olsun bu noktadan birçok başka yere gidebiliriz. Ama herhalde bu sohbette konunun karmaşıklığını fark etmekle yetinmemiz gerekiyor…

Paşanın sesini yükselten huni tertibatı, buhar gücüyle çalışan küheylan, hesap makinesi, otomatik tüfek ve buharlı yeniçeri… Hezarfen Arif Çelebi doğal olarak varlığından haberdar olduğu varlıkları makineye dönüştürebiliyor. Bir kez yaratılmışsa, yeniden yaratılabilir gibi bir alt düşünce… Projelerinin çuvallama sebebi ne?

Aslında sorunun ilk cümlesinde sayılan örneklerin hepsi için Hezarfen Arif Çelebi’nin doğal olarak varlığından haberdar olduğu varlıklar denilemez. Ama, evet, doğal olarak varlığından haberdar olduğu varlıkları makineye dönüştürebildiğini veya dönüştürme tutkusu duyduğunu söyleyebiliriz. “Bir kere yaratılmışsa, yeniden yaratılabilir gibi bir alt düşünce…” demekle de bence çok haklısınız, Çelebi’nin böyle bir alt düşüncesi olduğu söylenebilir, ancak ilk yaratılma kelimesiyle ikincinin aynı anlamda olmadığını hatırlamak şartıyla… Bu cümlenizle, bence çok önemli bir noktaya temas ediyorsunuz ama doğrudan doğruya sorduğunuz şey bu olmadığı için üzülerek o konuya girmeyeceğim. Çelebi’nin projelerinin çuvallama sebebine gelince… Dikkat ederseniz, bazı projeleri, tatbikattaki teknik sorunlar yüzünden, belki çözülebilir olan ama teknoloji geliştirmeyi gerektiren sorunlar yüzünden çuvallıyor, ama bunların üzerinde Çelebi’yi fazla durmuyor. Asıl üzerinde durduğu çıkmazlar duygusal sarsıntılarla bir arada geliyor. Bu çıkmazlar çok önemli projelerinde yaşadığı çıkmazlar olduğu için mi duygusal sarsıntısı büyük oluyor, yoksa duygusal sarsıntı büyük olduğu için mi çıkmazlar ortaya çıkıyor, o halde o duygusal sarsıntıların nedeni nedir, yoksa… yoksa proje çıkmaza girsin diye mi duygusal sarsıntılar ortaya çıkıyor, bu ihtimaller arasından seçim yapmayı veya daha başka bir ihtimalde karar kılmayı okura bırakmalıyız. Ama her halükarda ortada bir duygusal sarsılma var ve bu sarsılma kendiliğinden çalışan bir makine yapmaya kalktığı zaman ortaya çıkıyor. Bu konudaki düşüncelerimin daha fazlasını söyleme konusunda kendi kendime izin vermem için bu sohbeti okuyanların benim söyleyeceklerimi kitabın herhangi bir okurunun kişisel görüşleri olarak algılayacaklarından ve kitabı kendilerine açıklanmış saymayacaklarından emin olmalıyım, böyle bir şeyden emin olamayacağım için bu noktada susmalıyım, her ne kadar kitabı yazan kişi olarak benim bile kitabı başka birine açıklamam diye bir şeyin aslında varolamayacağını düşünsem de…

Çelebi’nin aklına neden hep savaşa dair projeler geliyor? Mesela ondan istenen hesap makinesini biraz heyecansızca, adeta elinin tersiyle yapıyor…

Benim kitaptan hatırladıklarıma göre, aklına sadece savaşa dair projeler gelmiyor. Ama doğru, başkaları için çok önemli ve çarpıcı olsa da bazı projeleri pek ilginç bulmuyor, ya çözümü için uğraşmak kendisine yeni bir şey öğretmeyeceğinden, ya da daha temel bir sebep dolayısıyla… Öyle temel bir sebep olup olmadığı, varsa ne olduğu, her okurun kendi karar vermesi gereken bir şey. Ama burada artık kendimi alamayıp bir düşüncemi paylaşacağım (çünkü tabii ki bir kitap yazmak için onu çok anlamlı bulmak, çok sevmek lazım, insanın çok anlamlı bulduğu, sevdiği bir kitap hakkında konuşması ise, kitabı ister kendisi ister başkası yazmış olsun, çok zevkli ve kendi içinde ayrıca anlamlı bir şey): Benim Hezarfen Arif Çelebi’yi tanıdıkça (belki onu zamanla daha iyi tanıdığım gibi bir düşünce bir yanılgıdır, ama onun hakkında yazan yazarların yazdıkları metinleri yazarken Çelebi’yi daha iyi tanımaya başladığımı hissettim) edindiğim izlenim şu, ki kitabın başka okurları buna katılmayabilirler elbette: Hezarfen Çelebi her ne kadar bilimle, fenle uğraşıyorsa da, aslında bir bilim veya fen adamından ziyade, bir sanatkar… Zanaatkar değil, sanatkar… Bir ressam, bir yeniden-yaratıcı, bir yaratım-taklitçisi… Ama ressam fırça veya palet kullanırken, Çelebi çekiç, testere, kerpeten kullanıyor, ressam boya kullanırken, Çelebi tahta, metal, ip vs kullanıyor, ressam eserini iki boyutlu bir düzleme yerleştirirken, Çelebi eserini üç boyutlu bir boşluğa kendi kendisine ayakta duracak şekilde yerleştiriyor ve nihayet ressam renkler arasındaki ilişkilere göre eserinin istediği etkiyi vermesini sağlamaya çalışırken Çelebi tabiattaki sebep sonuç ilişkilerine göre eserinin hareket etmesini sağlamaya çalışıyor. Böyle olduğu için de Çelebi varlığından doğal olarak haberdar olduğu yaratıkları yeniden yaratmaya da çalışabilir (natüralist bir ressam gibi), doğada rastlanmayan yaratıklar yapmaya da çalışabilir (sürrealist bir ressam gibi).

Bir kadınla bir erkeğin seks yapmasını hayret ve hayranlıkla izlediği o bölümü düşününce, bir sonraki projesinin cyber seks hatta cyber doğum olabileceğini düşünüyor insan. Makineler insanlarla savaşabiliyorsa, insanlarla sevişebilir de, öyle değil mi?

Bence, elbette öyle… Tabii ki şu anda birçok bilinmeyen nokta var: Robot üretiminde ne kadar zamanda ne kadar ilerleme yapılacak? Bir gün robotlar dış görünüş itibariyle insanlara benzeyecekler ve sadece fiziksel görünümleri açısından değil davranışları açısından da insanlardan ayırt edilemez hale gelecekler mi? Yapay zekayla hareket eden bir makinenin hareketlerinin dışarıdan izlendiği zaman verdiği etki, doğal zeka sahibi bir yaratığın hareketlerinin etkisine çok yaklaşacak ve bunun sonucunda yapay zeka sahibi bir robotla gerçek bir insan arasındaki fark insanlar tarafından ayırt edilemeyecek kadar azalacak mı? Bütün bunlar şimdilik bilinmiyor. Öte yandan, bütün bunlar gerçekleşse bile, yapay zeka sahibi makinelerin içinde (orası fiziksel olarak tanımlanabilecek bir iç midir, o bile ayrı bir soru) bir bilinç doğacak mı? Bu da elbette cevabı için daha çok uzun yıllar, yüzyıllar gereken bir soru… Fakat burada ilginç olan şu ki, konumuz aslında makinelerin insanlarla sevişmesi değil, insanların makinelerle sevişmesi… Ve bence, insanların makinelerle sevişmesi için makinelerin davranışlarının insan davranışlarından ayırt edilemez olması da gerekmiyor, makinelerin bilinç sahibi olması, herhangi bir duyum ve duygu duyabilmesi de… İnsanla makine arasındaki görünüş, davranış, bilinç ve duygu farklarının hepsi, insanın makinelere atfetmek istediği şeyler konusunda sahip olduğu hayalgücü sayesinde ortadan kaldırılacaktır. Bu zaten günümüzde oluyor da… İnsanlar gerçek bir insan eşten başka birçok şeyle cinsel fantezilerini yaşayıp kendilerine şu veya bu şekilde bir tatmin üretiyorlar. Ve nasıl bir film seyrederken gördüklerine inanmama duygusunu bilinçli olarak askıya alarak (İngilizce’de “suspension of disbelief” dedikleri eylem) gerçeğe yakın duygular yaşayabilmeyi ve filmden zevk alabilmeyi sağlıyorlarsa, çeşitli nesnelerle ilişki sırasında da aynı mekanizmayı işletip inanmamayı askıya alıyor, hayalgücünün yardımıyla da yeni bir inanma oluşturuyor ve birtakım duygular veya duyumlar yaşayabiliyorlar veya yaşamış gibi olabiliyorlar. Tabii ki, robotların dış görüşünüşü insanın dış görünüşüne, davranışları insan davranışlarına, yapay zekalarının etkisi doğal zekanın etkisine benzedikçe, insanların robotları cinsel tatmin için kullanırken uyguladıkları “suspension of disbelief”gerekliliği de azalacak, hayalgücü ile birtakım duygular üretilmesine o kadar ihtiyaç kalmayacak ve tatmin daha gerçekçi bir duygu verecektir. Ama robotun robot olduğunu için için bilecekmişiz, ama onun aslında düşünmediğini, hissetmediğini, varolduğunu bile fark etmediğini bilecekmişiz, zararı olmayacak sanırım…

Ben daima ön araştırmaya gerek duyulan geçmişle ilgili kitapların da, bilim kurgu adı altında toplanan geleceğe dair düşgücü ürünlerinin de aslında yazarın zamanını anlattığına inanıyorum. Küheyli Buharlan günümüzle hangi noktalarda temas kuruyor?

Bir noktada size tamamen katılıyorum. Bence de, ne kadar derinlemesine bir araştırmaya dayanırsa dayansın, ne tarihsel roman ne de bilim kurgu romanı, içinde geçtikleri zamanı anlatmazlar, anlatamazlar… Bu mutlaka yazarın aslında kendi zamanını anlatmak istemesinden dolayı böyle değildir, roman denen şeyin yapısı veya imkanları dolayısıyla da böyledir diye düşünüyorum, ama bunu burada hakkıyla savunamam, o yüzden geçeyim… Fakat yazarın tarihsel roman veya bilim kurgu romanı yazarken o romanın geçtiği zamanı değil kendi zamanını anlatmak istemesi de bence şart değildir… Yazar her devirde geçerliliğini yitirmemiş veya yitirmeyeceğini düşündüğümüz yani bir ölçüde yer ve zamandan bağımsız bazı soruları ele almak istiyor da olabilir. Bu noktada, “o tür sorular herhangi bir zamanda yaşayan bir yazar tarafından ne ölçüde yazarın yaşadığı o zamandan bağımsız olarak ele alınabilir ki?”diye sorulabilir, yani diyebilirsiniz ki “yazar bilim kurgu yazarken “varoluş nedir?” gibi bir sorunu ele alıyor bile olsa ancak kendi çağının düşünüş tarzı içinde ele alabiliyordur, dolayısıyla yazdığı bilim kurgu romanı her çağda önem taşımış ve en azından bir çağa kadar da önemini taşıyacak bir soruyu da ele alabilir ama yine de yazarın zamanını anlatıyordur.” Olabilir… Küheyli Buharlan’ın günümüzle hangi noktalarda temas kurduğuna gelince… Bunun cevabını vermem için sizin bana başka bir sohbette hatırlattığınız gibi T. S Elliott’un yaptığına benzer bir şey yapmam ve kitabı baştan sona tekrar size okumam gerekir…

Mesela Hezarfen Arif Çelebi, devlet ve cemiyeti insan vücuduna, devletin bozulmasını da insanın hasta olmasına benzeten tarihçileri hatırlıyor. Günümüzü buna göre değerlendirir misiniz? Kim ve ne hangi noktalarda hasta?

Önce şunu hatırlamak gerekir ki, insan ve toplum arasında Hezarfen Arif Çelebi’nin kurduğu parallellikler, onun kendi zamanında geçerli olan insan ve toplum anatomilerine dayanıyor. Evet bugün de insan ve toplum arasında paralellikler kurabiliriz ama o zaman kitaptaki konudan uzaklaşırız, çünkü bugünkü tıp ve toplum kuramlarına dayanarak insan ve toplum arasında kurabileceğimiz parallellikler kitaptaki başka bir şeyle olan bağlantıyı koparır, o bağlantıyı tekrar kurabilmek için kitapta en azından bir şeyi daha değiştirmeli, sadece insan ve toplum hakkında değil, bir şey hakkında daha çağımıza uygun bir kuramı işin içine katmalıyız. Ama bunun ne olduğuna veya nasıl yapılacağına okur karar vermeli… Sorunuzun kendisine cevap vermeye gelince, mademki fiziksel sağlıktan değil, zihniyetle ilgili sağlıktan bahsediyoruz, ben ne insanları ne de toplumları “hasta” veya “hasta değil” diye ayırabilirim,… Nasıl ki insanları “normal” veya “anormal” diye tasnif etmek de hem kendi içinde zorluklar taşıyor hem de sonuçları itibariyle sorunlar yaratabiliyor mesela insanların insanlara yaklaşımında bizi insancıllıktan uzak noktalara götürebiliyorsa… Bunun yerine, nasıl “bir insan mutlu mudur, değil midir, mutsuzsa bunda kendi zihniyetinin (zihniyet kelimesini o insanın bilincinde veya bilinçdışında olan malzeme ve bunların birbiriyle etkileşimi anlamında kullandım) payı nedir?” diye sormak daha doğru, bunun gibi toplum için de, “bu toplum bireylerini mutlu ediyor mu, etmiyor mu, etmiyorsa bunda kendi zihniyetinin (veya kendi içindeki çeşitli tabakalaşmaların zihniyetinin ve bunların birbirleriyle etkileşiminin) payı nedir?” diye sormak daha doğru. Tabii bunların ne olduğu bir yana, bir de sebeplerinin ne olduğu sorusu var… Şimdi tabii bunları bu söyleşide yapmaya başlamak bile işi çok basitleştirmek olur, ben herşeyi basitleştirmeyi becerebilseydim zaten kitap yazmak zorunda kalmazdım… Ama bir şey şu anda içimden geçti ve onu dillendirmeye çalışacağım: Bazan ortak yaşam arenası diyebileceğimiz şeye bakıyorum da (bununla sokaklar, cafeler, lokantalar, işyerleri, stadyumlar ve başkalarında yaşanan hayat, sonra bunların televizyon ve gazete haberlerine, reklamlara, dizilere, yarışma programlarına yansıması, sonra da bu yansımaların geri dönüp yansıttıkları şeyi de, bireyler için taşıdığı anlamları da dönüştürmesini kasdediyorum) bakıyorum da… Herşey sahte gibi geliyor… Şu vazoda bir çiçek var ve siz onun “menekşe” olduğunu iddia etmek istiyorsunuz. Aslında o bir menekşe değil, zaten sizin bunu iddia etmek istemeniz bile onun menekşe olmadığını düşünmenizden ve şimdiye kadar kimsenin ona menekşe demeyi düşünmemiş olmasından… Ve siz onun menekşe olduğunu söylüyorsunuz, ben önce bakıyorum, bir an tereddüt ediyorum, sonra “evet belki de…” diyorum, o sırada o çiçeğe menekşe demenin bir havası, bir iddiası, bir farklılığı, bir çekiciliği olmaya başlamış bile ve ben de “evet, o bir menekşe” diyorum. Ve siz şimdi benim gibi başkalarının da artık menekşe olarak kabul ettiği şeyin menekşe olduğunu ilk söylemenin gururu ile kendi söylediğinize iyice inanıyorsunuz. Aslında için için onun menekşe olmadığını biliyorsunuz kendi içinize ama o kadar derine inerek bakmıyorsunuz. Adeta “adam sen de, hayat kısa, zaten ha menekşe ha papatya… Şu anda menekşe olması beni mutlu ediyor ya, o halde menekşedir…” İşte o “mutlu etme” sözü var ya, aslında mutluluk falan değil, “herkesin gözü benim üstümde, aklı benim dedigimde” fikrinin, inancının ya da inanma ihtiyacının yarattığı bir kendini beğenme, aslında kendini hiç beğenmemenin yarattığı bir üşümenin giderilmesi, kendini hiç beğenmemenin ezikliğinin, “ya hiç beğenilmeyecek bir ben isem?” korkusunun üstüne perde gibi çekilen bir kendini beğenme…

İhsan Oktay Anar ve Hakan Erdem’le karşılaştırılmışsınız. Bana da mesela Tristram Shandy Küheyli Buharlan’ın büyükbabası olabilirmiş gibi geldi… Kitabınız hangi kitaplarla akraba?

Tabii siz “akraba” kelimesini “benzeşen” anlamında kullanıyorsunuz, ancak kelime bana başka şeyler de çağrıştırıyor. İnsan akrabalarıyla aynı ortamda büyür, aynı şeylerden etkilenir, ama bütün akrabalarına benzemez, hatta bazılarına tepki olarak bilhassa onlardan farklı gelişir farkında bile olmadan, ve bazı akrabalarını severken bazılarını sevmez, bazılarıyla yakınlaşırken bazılarından uzaklaşır… Yine de akrabalık kişinin ortadan kaldırabileceği bir şey değildir, aynı ortamda bir ilişki içinde birlikte oluşmuşsanız bu kişisel geçmiş yok edilemez. Sizin de kelimeyi bu başka çağrışımlardan tamamen bağımsız olarak seçmediğinizi düşünüyorum, o nedenle kitabımın benzediği değil, akrabalık ilişkisi içinde bulunduğu, yeni belki yakın belki uzak olduğu, ama bir ortaklık taşıdığı (farklı bir tepkiyi aynı şeye göstermek şeklinde bir ortaklık da olabilir) kitapları saymaya çalışayım (benim görebildiğim kadarıyla, tabii…): Öncelikle, Savinien de Cyrano de Bergerac’tan, Jules Verne’den başlayarak Zaman Makinesi’nin, Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ın, Frankenstein’in yazarlarına (H. G. Wells, R. L. Stevenson, M. Shelley), çağımızda Robert Sheckley, Ray Bradbury, Philip K. Dick ve Stanislaw Lem gibi yazarlara kadar, bilim kurgu edebiyatı… Sonra, tarihsel romanlar… Sonra, seyahatname literatürü, yani Avrupalı gezginlerin yazdıkları Doğu’ya seyahat kitapları, bunu ben bir tür olarak algılıyorum, nasıl kovboy filmleri veya pembe dizi romanları bir türdür, onun gibi… Sonra, Osmanlı tarihçileri ve vakanüvisleri tarafından yazılmış tarihler… Bu listeyi uzatmak mümkün, ve gitgide görünürdeki akrabalık bağı güçlü olan kitaplardan gerçekten önemli akrabalık bağları olan ama benim de daha az farkında olduğum kitaplara doğru gidiyor da olabiliriz. En son bulacağımız kitap belki de yıllar önce hatta çocukluk döneminde kaybettiğimiz ve hatırası nispeten silinmeye yüztutmuş bir anne veya baba karakteri olacaktır… Ama benim kitabımın ana babası kimlerdir, ben de bilmiyorum…

Çelebi’nin Paşa’yı Buharilerden sonra artık kazan kaldırma hadisesinin bile toplumsal bir tavır değil, bireysel bir bozulma olacağını söyleyerek ikna etme çabası çok matraktı. Makine mühendisi ve iktisatçısınız ve okuduğum tatlı romanlardan birini yazdınız. Yazmaya nasıl karar verdiniz? (Süreci değil, hakikaten yazmayla ilişkinizi soruyorum.)

Hayatı olayların içindeyken başka yaşarsınız, o sırada yaşadıklarınızdan edindiklerinizi kitaplar size vermez. Ama kitap okurken de hayatla ilgili öyle şeyler yaşarsınız ki başınızdan geçen olaylar kitap okurken yaşadığınız bazı şeyleri yaşatamaz. Bence kitap (roman, hikaye, masal, efsane…) okumadan geçmiş bir hayat, içinizde cereyan edebilecek birçok şeyi yaşamadan geçirilmiş bir hayat olduğu için, tam yaşanmamıştır. Bunu hissetmeye başladıktan sonra, okumak insanın hayatının ayrılmaz bir parçası haline gelir, öyle ki ben de birçok kişi gibi içinde kitap olmayan evlerde kendimi huzursuz hissedecek noktaya varmışımdır… Ve bu sizin hayatınızın bir parçası haline geldikçe yazmak isteği de başlıyor, çünkü kitap okurken yaşanan şeylerin bir benzerinin veya çok özel bir türünün de ancak yazarken yaşanabileceği seziliyor…. Ama yazma steğinden bilfiil yazmaya geçmek başka bir aşama… Zamana yayılmış, daha doğrusu, zamanlar arasında dağılmış bir süreç deyim yerindeyse, belki farkında olunmayan birtakım engellerin ayıklanmasıyla gerçekleşebilen bir şey…. Tabii insanın ne yazarsa ve nasıl yazarsa yazmayı gerçekten yaşayabileceğini keşfetmesi de uzun bir süre alıyor. Belki o süre hiç sona da ermiyor…

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Mehmet Mümtaz Tütüncü’den bana kalan soru: Osmanlı’da steampunk var mıydı?”
  1. Engin YILMAZ says:

    Battlestar Galactica(2003) adlı dizi söyleşinin başında bahsedilmiş olan “Yapay zeka sahibi makinelerin içinde bir bilinç doğacak mı?” sorusuna ve ardından değinilen sorulara çok tatmin edici bir şekilde ışık tutuyor.

Leave A Comment