Egoist okur

Hamdi Koç-Teoman: “Özgür değilsen eğer, ‘Denedim’ bile diyemezsin”

Picus dergisindeki ilk günlerimdi; Teoman, Hamdi Koç’la konuşmuştu. Büyük olay olmuş, ortalık birbirine girmişti… “Kadın” yazarlardan erkek eleştirmenlere hatta damperli kamyonculara (!) kadar herkes alınacak bir şey bulmuştu Hamdi’nin söylediklerinde.

Geçenlerde onun GQ dergisi tarafından yılın erkeği seçildiğini öğrenince geldi aklıma. Dedim ki içimden, “Böyle seksist ve demode erkek/kadın seçmeleri yapmak 1950’lerde, 60’larda, hadi bilemedin 80’lerde kalmadı mı? Hem biz Picus’ta kimseyi “yılın erkeği” yahut “yılın kadını” seçmeden de etkili işler yapabiliyorduk.” Bilemiyorum işte; bakınca, hatırlayınca, dayanamayıp yeniden yayınlamak da istedim o röportajı. Bugün katılmadığım hatta kızdığım şeyler var, bilhassa kadınlar bahsinde. Ama güzel şeyler de söylemiş. Mesela şu: “Bir yazarın tek bir şeye ihtiyacı var: Özgürlük! Özgür değilsen, ‘Denedim’ bile diyemezsin…”

Daha önce okumadıysanız, size özel, bir kez daha… Hamdi’yi kutlar, Teoman’ı gözlerinden öperim.  Her şey için teşekkürler, arkadaşlar…

Gülenay Börekçi

egoistokur teoman hamdi koc gulenay borekci

“Bugünkü kolaycılığın acısı yarın mutlaka çıkar; hiç olmazsa utanç şeklinde ödersin…”

Kafandaki yazar figürü kim?

Henry James. Hayatının çoğunu Avrupa’da, son yıllarını da Londra’da geçirmiş. James’in benim için figür olması şundan: Hiç para sıkıntısı çekmedi (gülüyor). Hayatı boyunca da gezdi. Her sene bir-iki kitap yazdı. Tatlı dostluklar kurdu. Hiç yalnız kalmadı ve abi hiç hastalanmadı bu adam ve dünyanın en güzel romanlarından bazılarını yazdı. Yani yazarlık hayatım birininkine benzeyecekse Henry James’inkine benzesin istiyorum. Hatta, diyorum, olmuşken bir de onun Ambassadors’u çapında bir roman yazayım, tam olsun!

Peki, başarılı yazar nasıl oluyor?

Başarılı yazar… Valla, bu zor bir soru. Yani cevap verilmesi kolay da, cevabın içe sindirilmesi zor. Bugün yaygın olan standartlara bakarsan, popüler yazara başarılı yazar diyorlar. Popülerlikle neyi kastediyorum? Tanınmışlığı. Yani seni sokakta gören de tanıyacak, bir dükkânda adını duyan da. O zaman zaten doğal olarak kitapları da çok satan bir yazar oluyorsun. Bu ikisi el ele yürüyen şeyler. Çağın global standardı bu. Yoksa bunu bir iki yazar arkadaşıma taş atmak için de söylemiyorum. Artık hayat böyle. Bana gelince, ben şimdi kendimi nasıl başarılı bir yazar hissederim? Kitabı bitirip yayınevine teslim ederken, yapabileceğimin en iyisini yaptım, kendi anlayışıma, standartlarıma ve zevkime göre. Bu duygu olması lâzım içimde, bir. İkincisi bunun bana para kazandırıyor olmasını çok tercih ederim. Çünkü hayat parasız geçmiyor. Ne kadar çok para kazandırırsa o kadar iyi. Dolayısıyla, satış da çok önemli ama sırf satış yapacak diye öyle ucuz formüller üzerinden kitap yazılmaz. Sadece bugünü değil, yarını da düşünen bir adam öyle bir salaklık yapmaz. Bugünkü kolaycılığın acısı yarın senden mutlaka bir şekilde çıkar. Hiç olmazsa utanç şeklinde ödersin. Gerçekten hak etmediğin hiçbir şeye uzun süre sahip olamazsın… Lâfı çok dolandırdım. Kısaca, hem iz bırakacak, hem de çok satacak kitaplar yazmak isterim.

Büyüyünce Henry James olmak istiyorsun yani.

Büyüyünce… Fakat aslında galiba benim Henry James imgemin altında bir korku var. Ben gençliğimde Joyce olmak isterdim ya da Beckett olmak isterdim. Fakat bu iki adam hayatları boyunca çok acı çektiler. Hele Joyce! Beckett yine hayatının bir aşamasında birdenbire zengin oldu. Sözgelimi Nobel aldıktan sonra bir 25 sene falan daha yaşadı. Ama Joyce, son kitabını yazdığı zaman bile parasızlıktan sürünüyordu, hem de tam İkinci Dünya Savaşı yıllarında… Gençken insana parasızlık katlanılabilir, kolay bir şey gibi geliyor…

“Bir yazarın tek bir şeye ihtiyacı var: Özgürlük! Özgür değilsen, ‘Denedim’ bile diyemezsin…” 

Romantik geliyor…

Romantik, evet. Ve serüvenci. Sanatına olan inancın seni her şekilde ayakta tutar zannediyorsun. Oysa zor bir şeymiş, yaşadıkça öğrendim. Maddi temellerin sağlam olması, yani para durumunun sağlam olması şart. Şimdi böyle bir şansım var, neyse ki. Herhangi bir işte çalışıp zamanımı ve enerjimi ziyan etmeden profesyonel bir yazar olarak yaşayabiliyorum. Bence yeteneği ve enerjisi yerinde olan, hele de tam yazma kıvamına gelmiş bir yazarın başına gelebilecek en kötü şey gidip bir memuriyete teslim olmak. Bir yazarın, ya da hatta henüz yazar olmasa da kendini içtenlikle yazar hisseden bir yazar adayının bence hayatta tek bir şeye ihtiyacı var: Özgürlük! Özgür değilsen, ‘Denedim’ bile diyemezsin… Soruna dönersek, yaş ilerledikçe Henry James’i kıskanmaya başlamış olabilirim. Adamda ne hayat varmış ya, bir kere de nezle ol, yatağa düş; bir kere de alacaklılar kapına dayansın; bir kere de arkadaşsız kal. Şanslı adammış.

Yazarlık hayalin kaç yıllık?

Söyleyince kimse inanmıyor ama ben 7-8 yaşından beri hep yazar olmayı hayal ettim. Robinson Crusoe’yu okuduğumdan beri… Robinson Crusoe değil ama, hep Daniel Defoe olmayı hayal ettim. Sonra hayatım boyunca hep kitap okudum ve hep bir gün yazar olacağıma inandım.

Daniel Defoe, Joyce, Henry James… Arada başka neler var?

Arada başka kilometre taşı yok. Benim adamlarım bunlar. Defoe’yu meselâ Joyce da çok severdi. Özel ‘Vay be’ dediğim kimse yok ama sevdiğim adamlar var. Yusuf Atılgan’ı seviyorum. Tanpınar’ı seviyorum tabii. Tanpınar bizim ilk gerçek, hatta tek büyük romancımızdır, bana sorarsan. Ama Türk şiirini Türk romanından daha çok seviyorum. Yahya Kemal hastası bir adam duruyor karşında. Böyle, nasıl diyeyim, ruhumun tüm telleriyle bağlı olduğum bir şairdir Yahya Kemal. Onu okurken Eliot gibi, Rilke gibi, Donne gibi dev şairleri okurken aldığım zevki alıyorum. Sonra, Ahmet Hâşim’i seviyorum. O da çok istisnaî bir şair.

(İnsan değişiyor tabii. birkaç yıl sonra bu kez Hamdi Koç Teoman’la konuşmuştu. O röportajda şunları da söyledi… “Üniversite yıllarımda ilk romanımı yazmaya başlarken hiç Türk yazar okumamıştım. Ya da okumuş ama etkilenmemiştim. Farkında değilim. Birkaç yıldır Türk edebiyatı benim için başlı başına bir keşif oldu. Neden bu kadar geç kaldım, bilmiyorum. Belki biçimsel mükemmelliğin her şey demek olmadığını idrak etmem gerekiyordu. Şimdi Ahmet Hamdi Tanpınar’a, Abdülhak Şinasi Hisar’a, Yakup Kadri’ye bayılıyorum. Hele Tanpınar! Sultanım! Mahur Beste yok mu! Tanpınar o romana başladığındaki inancını ve enerjisini koruyabilseydi, romanı bir bütüne doğru ilerletebilseydi, bence Türklerin ruhsal tarihi yazılmış olurdu. Eğer bugün yazılacaksa bu tarih, Mahur Beste’nin perspektifi üzerine kurulmalı. Hem romanın kendisi, hem de müzik anlamında. Bir şey daha söylememe izin ver. Bu saydığım yazarlar bence Türk vicdanının ufkunu çizmiş yazarlar. Hayatımızın eksik parçaları onların edebiyatında yatıyor. Kendimizi tamamlama ihtiyacını derinden duyacağımız bir anda dönüp yine bu yazarlara sarılacağız. Bizim için böyle vazgeçilmezler. (…) Bir de Şeyh Galip’e uzandı yolum ve hayatımın en büyük sarsıntılarından birini geçirdim onu tanıyınca. Şimdi elimden bırakamıyorum. Şimdi öyle düşünüyorum ki Şeyh Galip bizim Dante’mizdir, o çapta bir şairdir.”)

“Her zaman romanın kişiselleşerek farklılaşmasına inandım”

Edebiyat zevkinin 1920’lerde kaldığını söylüyorsun… 

Joyce, Lawrence… İşte modernizmin filizlendiği hatta doruğa çıktığı zamanlar, 1920’ler. Bak, Joyce, Yeats, Lawrence, Pound, Eliot, Faulkner… Bütün bu adamlar aynı anda yazıyorlar. Hatta bunun bir kısmına Henry James ve Joseph Conrad da dahil. Dünya edebiyatının en güzel, hâlâ en ölümsüz olan örnekleri o zaman çıktı.

Ne zamana kadar?

Savaşa kadar. İkinci Dünya Savaşı’na kadar. Sonra bütün duyarlılıklar değişiyor. Bu adamların birçoğu savaşın bittiğini göremeden ölüyorlar zaten. Savaştan sonra da o 1950’li yıllar iyi. William Golding sözgelimi. Sineklerin Tanrısı’nı yazıyor. Beckett’ın Godot’su, üçlemesi o yıllarda çıkıyor. 60’lar değil de 70’lerden sonra işin tadı kaçıyor iyice. Postmodernizme giriliyor ve gerisi cıvıklık bana sorarsan.

Kimler onlar, hani 70’lerde “Varlar ama yoklar” dediklerin?

Salman Rüşdü meselâ benim için yoktur. O benim joker kötü yazarımdır.

Hiç yaşamadı yani?

Hemen hemen… Benim dünyamda bir hükmü yoktur. Aman, ne bileyim işte, kastettiğim o tür edebiyat. Romanın farklılaşıyormuş, globalleşiyormuş gibi yapıp sıradanlaştığı tarz. Oysa ben her zaman romanın kişiselleşerek farklılaşmasına inandım.

Bir yerlerde de Martin Amis’ten bahsediyorsun.

O adama sempatim var. Onun postmodernizmi içinde eski usule yakın bir kişisel ruh yakalanabiliyor. Hani bazı kadınları parfümünden tanırsın ya, öyle. Ama bir süredir Amis de roman yazmıyor. Öyle üç dört tane tatlı roman yazdı. Ama işte, zamane hastalığı, yazdığı zaman da çıkan roman tatlı oluyor, hoş oluyor, o kadar. Artık büyük bir şey bekleyemiyorsun. Yani diyeceksin “Sen büyük roman mı yazıyorsun da böyle konuşuyorsun” diye, ama bunu illâ yazarca söylüyor olmam gerekmez, okur olarak da söylüyorum. Yani, tadı kaçtı artık işin, tadı kaçtı. 70 oldu, iş bitti. Ondan önceki zamanlarda yazılmış romanlar seni etkilerdi, dünyanı değiştirirdi, üslûbunu değiştirirdi, duyarlılığını değiştirirdi. Onlara benzemeye çalışırdın, çok özel bir şeyler öğrenirdin. Ama 70’lerden sonraki kitaplar -tabii kaba bir genellemeyle söylüyorum- sadece zamanı hoş geçirten, seni derinden sarsmayan şeyler. Her seferinde hepimiz duymazdan geliyoruz ama, Enis Batur millete “Niye hâlâ roman yazıyorsunuz” diye sorarken, haklı.

“Kadın kadındır. Erkek yazardan farkı var mıdır, bilmem. Erkekler daha iyi mi yazıyor? Mümkündür”

Kadın yazarlar?

Kadın, kadındır. Erkek yazardan farkı var mıdır, bilmem. Erkekler daha iyi mi yazar oluyor dersen, mümkündür. Bir kere daha çok yazar çıkıyor erkeklerden. Kadın duyarlılığı ile erkek duyarlılığı arasında besbelli bir fark var. Bunun ucu yaratıcılığa da gidiyor. Sevdiğim kadın yazarlar var, az da olsa, meselâ Jane Austen, meselâ George Eliot. Bir miktar da Virginia Woolf’u severim. Ama öyle ölüp bittiğim bir kadın yazar da yok. Yani Jane Austen’ı severim ama Jane Austen’sız yaşayabilirim. Hadi genelleme yapalım, rahatlayalım: Kadın yazarlar olmadan da yaşayabilirim. Tabii, kadın yazar deyince aklıma bir yandan da kadınların özel kadınlık hallerini ve halsizliklerini yazan ve kendilerini edebiyatçı sanan kadın yazarlar geliyor… Bööö geldi yani, yirmi yıldır. Ama, besbelli, nakit akışı yüksek bir piyasa o da.

Yani bu da seni, ‘toplumcu gerçekçilik’ gibi rahatsız ediyor.

Evet, onun gibi rahatsız ediyor. Neyse ki o yutturmaca bitti gitti. Ama kadınların atakları sağlı sollu sürüyor. Ne çene varmış kadınlarda ya! Birbirilerine kendilerini anlata anlata bitiremediler! Böyle bir hayatın içinde kadınların birikmiş sorunları vardır elbette, ama erkeklerin de özel sorunları var. Erkekler de bu hayatta ağır haksızlıklara uğruyorlar. Ama hiç birimiz kalkıp kendimizi erkek olarak dramatize etmiyoruz, hele erkek sorunsalı olarak hiç etmiyoruz. Üff, her neyse. Sonuçta bana erkek yazarlar yetiyor.

teoman hamdi koc gulenay borekci egoistokur

“Hayatta bir kere sevdiğin bir şeyi unutamıyorsun; bir kere sevilmiş bir şey her zaman sevilmiş bir şeydir.”

Sinema, müzik, şiir, resim gibi şeylerle ilişkin nedir?

Sinemayla ve resimle bir yakınlığım yok ama hayatımın bir kısmını kitaplar dolduruyorsa, öbür kısmını da müzik dolduruyor. Gençliğimden kalan tutkularım da var: Elvis, King Crimson, David Bowie, Led Zeppelin…

Led Zeppelin sevdiğin belli… Melekler Erkek Olur’un kahramanı Murat, Since I’ve Been Loving You’yu söylüyor zaten sürekli.

Tatlı şarkı… (Şarkıyı mırıldanıyor) Bu saydığım adamları çok severim. Hayatta bir kere sevdiğin bir şeyi bir daha unutamıyorsun. Bir kere sevilmiş bir şey her zaman sevilmiş bir şeydir. Nasıl ilk aşkını unutamazsın, her zaman ilk aşktır. Hiçbir şey değilse bile artık dostsunuzdur ya da senin aklında dosttur.

Bir röportajında “Evrensel olmak için yerel ol numarasını yemem” diyorsun.

Evet, benim gençliğimde öyle bir şey vardı. Hâlâ o kadar yaygın mı bilmiyorum. Önce memleketini anlat, kendini anlat, sana ait olan şeyleri anlat, evrenselliğe böyle ulaşılabilir şeklinde bir yaygın inanış, daha doğrusu telkin vardı. Bunun örnekleri, yani bu telkine kulak verenler bir süre Türkiye’de aşırı köylü, zevksiz şeyler yaptılar. Sanki memlekette modern bir hayat yaşanmıyormuş, Türkiye’de Avrupa standartlarında hayatlar sürecek, aynı duyarlılıklara sahip insanlar yaşamıyormuş gibi bizim yerli ve fakir hayatın iyice suyunu çıkardılar. Ona karşı bir tepki olarak söylemiş olmalıyım. Türkiye’de de Stephen Dedaluslar yetişir abi, ben buna inanırım. Kaldı ki Dedalus da içinde büyüdüğü orta sınıf Katolik/İrlanda kültürüne yabancılaşarak yetişmiş bir genç kardeşimizdir. Türk’ün nesi eksik?

“70’lerde toplumcu gerçekçilik denen bir şey vardı ve o yıllarda yaşamasına izin verilen tek gerçekçilikti”

Bir de “Yaşasın Apolitik Türk Yazarları” meselesi var…

Evet, yine bak 70’lerden bahsediyordum. O yıllarda ağır bir politize durum vardı. Ya, memlekette yediden yetmişe hepimiz solcuyduk (gülüyor). Hani öğrencilerin takıldığı bazı dandik kahvehanelerin kapısında yazar ya, “Tüketim mecburidir” diye, o yıllarda bizim kültür hayatının kapısında da “Marksizm mecburidir” diye bir levha vardı sanki. Ya tamam, solcu olmaya bir itirazım yok, haddim de değil, isteyen solcu olur, isteyen başka bir şey, medeni bir ülkede herkes istediğini olur, ama ‘solcu roman’ olmaz, daha doğrusu ideoloji yedirilmiş roman olmaz. Ha, olur olmaya, ama ben onu roman yerine koyup evime sokmam. Apolitiklik takıntım oradan. Toplumcu gerçekçilik dedikleri bir şey vardı ve o yıllarda yaşamasına izin verilen tek gerçekçilikti. Ne işler ya! Nelerle uğraştık! Lukacs diye bir Macar köylüsünü getirip burnumuzun dibine dayadılar, estet diye.

Yeni yazar keşfediyor musun hâlâ?

Hem de nasıl! Keşfedince de acayip mutlu oluyorum. Bazen özellikle arıyorum, gözümden şimdiye kadar kaçmış biri var mı diye. Ingiliz edebiyatı gibi tarihine iyi sahip çıkmış bir edebiyatın içinde yeni birini keşfetmek biraz zor. Buna rağmen hâlâ adını bile duymadığım ve tanımaya başlayınca “Ya, bu adam müthişmiş,” dediğim yazarlar oluyor. Mesela Powys diye bir Ingiliz yazar var, yeni buldum. Biraz fazla mistik ama çok özgün bir ses. Cesur, bir kere. Batı da onu yeni keşfediyor. Adam ilk romanlarını 1920’lerde yazmış ama kimseye kendini beğendirememiş.

(Son iki soruyu, yukarıda sözünü ettiğim diğer röportajdan alıyorum gene.)

İnsana kaç kitap yeter?

Okur olarak mı soruyorsun? Yirmi kitap insana fazla fazla yeter. Gerisi biraz ayrıntı, biraz da yük. Ama işte o yirmi kitap dışındaki kitaplardır ki sana senin de yazar olabileceğin cesaretini verir… Mesela, atıyorum, Julian Barnes’ı alırsın eline, eh, dersin, otursam ben de bunun kadar yazarım. Ama seni edebiyata âşık eden ve sana edebiyatı öğreten o öteki yirmi kitaptır.

İki kitap desem, hangilerini seçersin?

Birincisi Ulysses. Hiç tartışmasız. İnsanlar Ulysses’i çok duydukları ve pek de hazzetmedikleri için geyik yapıyorum sanacaklar ama hangi ölçütle bakarsam bakayım, ki yirmi yıldır döne döne okuyorum, benim için hâlâ dünyanın en tatlı kitabıdır. Tamam, içine girilmesi zordur, sık sık kafan karışır filan ama sistemi bir kere çözüp okumayı becerdikten sonra Ulysses’teki keyif hiçbir kitapta yoktur. Ama İngilizce okumak lazım. İkinci kitabım da Moby Dick.

“Mutsuzluktan gebermek üzereydim”

İlk romanını ne kadar zamanda yazdın?

Üç dört senemi almıştı. Ondan sonra bastırma sıkıntısı çektim. O yıllarda kitaplar bugünkü gibi patır patır basılmıyordu. Sonunda 92’de çıktı. Yapı Kredi Yayınları yeni kuruluyordu, Enis Batur sahip çıktı da öyle basıldı. Ondan sonra araya hayat gailesi sebebiyle uzunca bir boşluk girdi. İstediğim gibi yaşayamadım ve istediğim gibi yaşayamayınca da yazamadım. Her türlü işi yaptım, çevirmenlik yaptım, reklâmcılık yaptım, dergicilik yaptım. Sonra nihayet, 2000 senesi olmalı, 37-38 yaşında oluyorum, her şeyi bıraktım abi, memuriyeti, para kazanmayı, bilmem neyi… Oturdum, karım da sağ olsun destekledi, “Madem başka türlü yaşayamayacaksın” dedi. Ailem de “Kiranı miranı öderiz” dediler. Benim kafa gidiyordu çünkü, mutsuzluktan gebermek üzereydim.

Bir kitabı yazarken sürekli analiz ediyor musun, ilk taslağı yazdıktan sonra “Ya, ben ne yazmışım,” diyor musun? Daha doğrusu, ne yazacağını baştan biliyor musun?

Kabaca biliyorum sadece. Bazen yazdıkça daha önce düşünmemiş olduğun öyle şeyler çıkıyor ki karşına, sen de şaşırıp kalıyorsun. Zaten başlangıcın iradesine biraz teslim oluyorsun. Ondan sonra artık o kadar özgür değilsin, özgürsün ama…

Pazarlık halindesin aslında…

Güzel söyledin. Mesela İyi Dilekler Ülkesi’ndeki sürpriz, romana babanın girmesi oldu. Tamam, baba başta da vardı ama sonra babaya özel bir kimlik verince o adamcağızın o zamana kadar başından neler geçmiş olabileceğini, nasıl bir hayat yaşamış olabileceğini düşününce birdenbire kitabın ufku açıldı. Bütün o memleket meseleleri, yakın tarihimiz filan hep o babanın açtığı yol sayesinde ortaya çıktı. Romana başlarken onları anlatmayı planlamamıştım, daha kişisel bir macera olarak kalacaktı. Ama babanın potansiyeli birdenbire kitabı büyüttü. Başlangıçta tasarlamadığım ve bana kalsa düşünecek olmadığım şeyleri birdenbire önümde buldum ve onları işlemeye başladım.

Yaptığı işe hakim olamayan adam görüntüsü vermemek için ben şöyle diyorum insanlara: Benim kafamda bir tat vardı, her şey o tada doğru gitti, arada bir sürü başka şeylere de uzandı ama sonunda o başta istediğim tadı elde ettim. Bu bazen albümleri yaparken de geliyor başıma ama en çok, filmde geldi. O kadar çok değişti ki… Başta amaçladığımı gerçekleştirdim sonunda. Senin için farklı tabii, senin kitabını kalınlaştırdı belki. Insanların arkadaş olduğu, yakınlık hissettiği, dünyasına yakın durduğu kişilerin kitapları hakkında yazmaları, onları beğenmeleri bana çok da olmayacak şey gibi gelmiyor, o yüzden de şu lobi tartışmalarına girmeyeceğim ama şunu soracağım: Senin yakın olduğun yazarlar var mı?

Kişisel ilişkiden bahsediyorsun… Var tabii ama biz kişisel ilişkiyi edebi ilişkiye dönüştürmeyi beceremiyoruz. İlişki, kişisel ilişki olarak kalıyor. Bu belki bir milli hastalıktır; bilgiyi değil, duyguyu paylaşmak… Oysa mesela İngiltere’de review, yani kitap tanıtım yazısı işini de profesyonel yazarlar yapar, birbirlerinin yeni kitaplarını tanıtırlar. Bak Guardian’ın Review ekindeki yazıların altına, her makale yazarının kitap da yazmış biri olduğunu görürsün. Dedikodu olmasından mı korkuyoruz nedir, biz birbirimizden bu ilgiyi esirgiyoruz. Oysa bir yazarı en iyi bir başka yazar anlar ve anlatır. Ya da bir yazara en iyi tokadı yine bir başka yazar atar. Bu durumda tabii işin magazin tarafı da olur. Bir eleştirmen ya da o tür biri bir yazarla maksatlı olarak uğraşınca bile bunun bir önemi yoktur; sonunda her zaman yazar kazanır, ötekiler de boş konuştuklarıyla kalırlar. Ama yazar yazarla kavga edince ikisi de tarihe geçer. Biyografi kitapları böyle anekdotlarla doludur.

Kitabın çok satınca, sen dergilere kapak olunca ne oluyor?

İnanılır bir cevap olur mu bilmiyorum ama bende olan şey şu: Utanıyorum. Televizyona çıktığım zaman da aynı şey oluyor. Canlı yayınlarda problemim yok ama herkesle aynı anda kendimi seyredeceğim zaman karın ağrılarım başlıyor.

Onu biliyorum, bende de öyle oluyor çünkü. Ama bu işin güzel taraflarını, haz tarafını soruyorum…

Güzel tarafı ne, biliyor musun, annen memnun oluyor. Onun memnun olduğunu görmek de senin hoşuna gidiyor.

Öykü yazıyor musun hiç?

Yazmıyorum. Sevdiğim bir tür değil. Düzenli olarak makale bile yazmıyorum. Elimdeki romanın havasından çıkmayı sevmiyorum. Öbür işler angarya geliyor bana. Bir yazıyı yazmak bile insanın birkaç gününü alıyor. Çok hırslı ve kifayetsiz olduğum bir dönem vardı, o yıllarda çok romana başladım ve çok romanı bitiremedim. Şimdi o zamanlardan kalan ve gelecek vaat eden birkaç proje daha var elimde, onların iki-üç tanesini daha istediğim gibi yazıp bitirebilirsem biraz rahatlayacağım. Bakalım. Kısmet…

John Fowles’un bir kitabını okuyordum, ‘insan, spiral gibi sürekli takıntılı olduğu konunun çevresinde dolaşır’ gibi bir şey söylüyordu. Tam da hatırlamıyorum aslında ama böyle bir şeydi işte. İnsan sürekli olarak takıntılı olduğu konulara dönüyor, nereye giderse gitsin sonunda kendini orada buluyor gene. Kitaplarına dışarıdan baktığında senin gördüğün takıntıların neler?

Her romandan sonra sonra “Okurlarınızı şaşırttınız,” dediler. Farkındayım, şaşırtıyorum. Melekler Erkek Olur’dan sonra kimse Çiçeklerin Tanrısı gibi bir aşk romanı beklemiyordu; öyle bir aşk romanından sonra da İyi Dilekler Ülkesi gibi daha tarihi, siyasi yanları olan bir roman beklenmiyordu. Ama atmosfere baktığımda bence ben hep aynı adamın maceralarını anlatıyorum. Farklı kılıklarda, farklı duyarlılıklarda, ama içleri aşağı yukarı hep aynı adamlar. Gündelik hayatla problemi olan adamlar. Yaşadığımız hayatın bir yanıyla bir türlü uzlaşamayan adamlar. Bir şey batıyor onlara. Olmuyor, yürümüyor. Ve bir gün, olmadığına karar verip onlar da vazgeçiyorlar. Gerisi kendi ruhuna yolculuğun ve yolculukta karşına çıkan engellerin hikâyesi. Ya sen? Sen kendi temaların konusunda ne düşünüyorsun?

Ben bilemiyorum… Bana hep aynı şeyi anlatıyormuşum gibi geliyor. Şimdi ne yazıyorsun? Yeni kitaba başladın mı?

Başladım. Zaten yazarlık öyle tuhaf bir hayat ki, bir romanı yazarken onun bir anında ondan sonraki kitabı da aklında yazmaya başlıyorsun, notlarını alıyorsun filan. Bu da, tuhaftır, insana hem elindeki romana devam etme gücü veriyor, hem de onu bitirip yenisine geçme isteği. Böyle böyle, hayallerden enerji yaratıyorsun kendi kendine. İyi ki de yaratıyorsun çünkü eğer bir boşluğa düşersen her an dağıtabilirsin, saçmalayabilirsin, mesela gidip, Allah muhafaza, politikaya atılabilir ya da ne bileyim, seni hiç ilgilendirmeyen konularda fikir beyan etmeye başlayabilirsin, sana soru soran varmış gibi. Rahat yaparsın yani. Başarı duygusunun tadını çıkarmaya kalkışmak da, tatil yapmaya, dinlenmeye çalışmak da yazara yaramaz.

 

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
2 Responses to “Hamdi Koç-Teoman: “Özgür değilsen eğer, ‘Denedim’ bile diyemezsin””
  1. Feyzanur says:

    Nasıl nasıl nasıl teşekkür etsem? Çok uzun zaman aramıştım bu röportajı!

Leave A Comment