Egoist okur

Aşk, tabiat ve dünya algısı bağlamında FAKİR KENE

“Birhan Keskin‘in iyi bir ‘parrhesia’ örneği olan ‘Fakir Kene’si memleketin kirli ve dağınık atmosferine dair toplumsal bir manifesto gibi şiirin dokularına dağılır. Bu anlamda geminin su aldığı yerden konuşmayı huy edinir. Aydınlanmanın mümkün olmadığı bir vakte çakılı kalışımızı işaret eder. Çukurda oluşumuzun hikâyesini okutur bize: hiçbir zaman iyileşmeyeceğiz.”

Veysi Erdoğan’ın yazısı, şair Birhan Keskin’in Metis’ten çıkan yeni kitabı “Fakir Kene” merkezinde ayrıntılı ve titiz bir analiz. Erdoğan, 1982 Diyarbakır doğumlu genç bir şair. Şiirleri ve şiir üzerine yazıları birçok edebiyat dergisinde yayınlandı. “Şimdi Terk Edin Çadırımı” adlı kitabıyla 2008 Yaşar Nabi Gençlik ödülünü kazandı. “Aklın Azabı – Birhan Keskin Şiirinde Hatıra Medeniyeti ” adlı bir kitabı daha var.

Gülenay Börekçi

Michel Foucault “parrhesia” kavramıyla hakikati söyleyen kişiyi işaret eder. Pan,“her şey”; rhema, “söyleyen”demektir. Yan yana geldiğinde oluşan “parrhesia” hiçbir şeyi saklamamayı tarif eder.

birhan keskin fakir kene metis kitap egoistokur

Parrhesia ve Birhan Keskin şiiri

Aşk, tabiat ve dünya algısı bağlamında FAKİR KENE

Birhan Keskin şiirinin tarihsel akışına baktığımızda üç şeyin dökümünü yaparız çoğunlukla: aşk, tabiat, dünya. Bunlar, birbirine sağlam dikişlerle bağlı, iç içe geçmiş hakikatleridir şiirinin. Biri olmadan diğerinin yola çıktığı neredeyse görülmemiştir. Keskin şiirinin asıl güzergâhları olarak önemli bir potansiyele sahip bu üçlüyü “Fakir Kene” ile birlikte yeni bir okumaya tabii tutabiliriz.

Aşk; -bünyesinde taşıdığı her şey gibi- yücelen, inleyen, çağıldayan, alçalan ve bazen de soğuyan bir yerlerde gezinir. “Delilirikler”den bu yana bu böyledir. Aşkın her merhalesine tanıklık ederiz. İçinden geçtiğimiz her türlü duyguyla bezeli bu doğal iklim, Keskin şiirinin kalbidir. Ondan hiçbir zaman bağını koparmaz. Aralarında bir kader ortaklığı vardır, denilebilir. Hep benim yanımda olsun isteği, sonsuz bir vazgeçilmezlik dürtüsüyle birlikte yürür. Bu vazgeçilmezliği güzel bir sızı olarak yanında taşır ve sürmesini diler. “Y’ol” kitabında geçen “beni hep aynı yerimden yaralayan o eve / yine de döneyim döneyim istedim” dizelerini bu doğrultuda okumak mümkün. Her şeye rağmen bir isteğin tezahürüdür bu dizeler. Arzu duyduğu kişiden yara alan ben’in, tekrar ona dönmek istemesi güzel bir sızıdan başka bir şey olamaz. Aşkın böyle bir karşılığı vardır Keskin şiirlerinde.

Tabiat; aşk kadar yüce bir yerdedir. Keskin, şiirini oradan da geçirir devamlı. Ona hep uğrar. Hâl ve hatırını sorar. Karıncaya gider mesela; salyangoza, tırtıla, örümceğe, ata ve balığa. Ovaya gider; buzula, göle, denize ve çöle. Zeytine gider; incire, eriğe ve bademe. Onlara büyük bir hayretle bakar. Varlıklarını kapladıkları yere kendisini yerleştirir adeta. Onları, onların baktığı yerden görmeye çalışır. Bu yetmez, bir de göz olur onlara ve dünyanın geri kalan kısmınıda oradan görür: “taş yarılıyor bir çiçek için, yol veriyor / kısacık konuşuyor çiçek: ‘dünya’ diyor / ‘gördüm, benimle tamamlanıyor.’”

Tabiatın kol gezindiği geniş bir zamanı önümüze dökmekle meşgul Keskin şiiri, dünya denileni de es geçemez. Buradaki algının sınırları çok geniştir. Yalnızlık, zulüm, merhamet, ayrılık, isyan, gitmek ve kalmak etrafında dolaşan her türlü duygu şiire sızar. Bütün bunlar varoluşsal bir zemine yayılarak ilerler. “Zümrüdüanka” şiiri mesela, dünyayı bir ağrı olarak görür. “Karınca”şiiri, “öyle uzun ki dünya” der “katlanmaya, kıvrılmaya, açılıp çarşaf olmaya / mümkündür yol yapmaya bir ömür, yol olmaya.” Bu genişliğe, hatıra ile karışır “Örümcek” şiiri. Keskin şiirleri bunları yaparken insanı da yanına çeker. Onunla karşı karşıyadır çoğu kez ve yan yana. Birçok şeyin nedeni ve sonucu olarak onu hep gözden geçirir. Dünya ile münasebetini tahlil eder. “Çöl” şiirindeki “dünyada bir heves değil mi insan?” dizesiyle insanın varlık durumuna dair bir deneyimi “heves” sözcüğüyle aktarır. “Yolcu” şiiri Birhan adını kinayeye dökerek aynı hizadan konuşur: “dünyada iki kapılı bir han gibi durmanın / buraya böyle gelmiş olmanın / geçene yol açmanın..”

Meselesine aşkı, tabiatı ve dünyayı yerleştiren ve bu hakikatleriyle hemhal bir şiirin sürdürücüsü olan Birhan Keskin şiirinin güzergâhları hep aynı olsa da içinde taşıdığı duygu, yoğunluğu bakımından her kitabında farklılık gösterir.

Aşk mesela “Ba”ya kadar “çatı” konumundadır. Gücünü oradan alan bir algıyla örülüdür. “Ba” başka bir zamana evrilmiş, kişisel bir tarihe odaklanır. Kendine gömülmüş, susmuş bir vaktin içinden konuşur. “Y’ol” ile birlikte aşkın şahikalarda dolaştığını görürüz. Bütün enstrümanlarıyla gövdede belirir. Elinde bir kırbaçla, hem kendinin hem de aşkın etrafında döner durur. “Ba”dan sonraki bu uyanışın tam karşılığı yoktur. Ki “Y’ol”dan sonra da böyle bir tonda, renkte ve yoğunluktabir daha aşkla karşılaşmayacağız. Çünkü aşk, bundan sonra “çatı” oluşunu terk edip aşağılara inecektir Keskin şiirinde. Bu, “Soğuk Kazı” demektir. Bu, “katı” ve “soğumuş” olan demektir. Aşk vardır gene ama başka türlü geriye düşmüş, ışığını kısmıştır. “Fakir Kene”de de bunu görürüz. Fakat ince bir fark vardır aralarında. “Fakir Kene”deki aşk, karanlığı büsbütün giyinmeden köşeye çekilmiş gibidir. Fısıltılar eşliğinde, hafif tonlarda. Sanırsın bir yerlerde mırıldanıyor, kendi kendine.

Tabiat meselesinde aşkta olduğu gibi bir dalgalanma yoktur. O ki hep varolagelmiş bir yerdedir. Sürdürülendir. Elden ele geçen bir meşale gibi aynı alevle, aynı parıltıyla her kitabında yolunu bulmaya devam eder. İlk kitap olan “Delilirikler”deki “betonun hüznünden doğdum / suyun isyanından / güneşin kırılganlığına dokunup / geliyorum” dizeleriyle “Fakir Kene”de geçen “betonu icat edene yazıklar olsun / şehir denen şeyinizin şeysine fuck” dizeleri arasında tabiatı kucaklayıcılık ve şehre yergi anlamında bir birliktelik var. İkisi de betona karşıdır, ikisi de tabiatın varlığının devamını diler. Birbiriyle omuz omuza yürüyen, birbirinin dilinden anlayan kardeş dizeler bunlar. Ama aralarında bir geçiş olduğunu da görmek mümkün. “Delilirikler”deki dizeler ile “Fakir Kene”dekiler arasında dilsel ve varoluşsal zeminde başka zamanları işaret ettikleri için-söyleyiş açısından-bir iklim farkı vardır, diyebiliriz.

Bu iklim farkı “Soğuk Kazı”yla başlar. “Fakir Kene”de sert bir vakte evrilir. Bu son iki kitaptaki tabiat, daha öncekilerle “tema” açısından ayrılır. “Soğuk Kazı”dan önceki tabiat bilgisi, ontolojik eşduyum üzerinden gelişir. Hayret içinde bir bakışla onu seyretme, hayranlık sınırlarında gezinen içselleşmeyle onun içinden geçme bir ritüele dönüşür. “Sabahın karşısında konuşmak ne zor” dizesindeki hayranlık, yarılan bir taşın çiçeğe yol vermesindeki hayret duygusuyla birleşir. “Soğuk Kazı”ya gelindiğinde tabiata dair bu duygular, tabiata arka çıkmaya, onu savunmaya varır. “Fakir Kene”de ise bu tavır, üst noktalarda gezinir. Çünkü tabiatı ortadan kaldırmaya çalışan bir kötülük devreye girmiştir.

“Sultan Sazlığı’nda boynu eğri bir kuşun / ince boynuna yediği kurşun gibi…” ile başlayan “Soğuk Kazı”daki tabiat, bir duygudan çok bir düşünce edinir. Bilinç devrededir artık. Kabul edilemez olan kötülüğe ilk burada meydan okunur. Öncesinde bu yoktur. Önceki kitaplarda tabiat bilgisi; büsbütün ontolojik bir miras, ilkel (1) bir bakış üzerinden okunur. Bu nedenle tabiata bir bilinç içinden bakılmaz. O vakitlerdeki birincil his, sezgisel olanda vücut bulur. “Soğuk Kazı” ise başka bir vakte geçişin ilk önemli adımlarını duyurur. “Fakir Kene” de bu adımı devralır ve tabiata dair gerilimi tırmandırır. “Çimenlerin Efendisi” şiirindeki “ben canımı sokakta buldum efendim!” dizesine götürür bizi. Bu şiir “Fakir Kene”nin isyan ve itirazlarla dolu ruhsal dokusuna dair önemli bir okuma sunar. “Bunca katlı bunca kavşak / kavuşturmuyor bu şehirde insanı birbirine / sabahın ince tüylüsüyüz geçip gideceğiz birazdan” dizeleri, eleştirel bir tavrı, “ne gerek var” tonunda dile döker. Önceki bir dizede de “bu medeniyet denen şeyin naylon poşetine koyayım” diyerek itirazını dile getirir. Şehir denilen alanı bir çeşit virüs olarak görür Keskin. Bu alana yerleştirilen her şeyin medeniyet üzerinden sunulmasının doğruluğuna inanmaz. Çünkü insana ait olması gereken her şey, bu sözcüğün adıyla ortadan kaldırılmıştır. Dolayısıyla kendi değerinden düşürülmüş bir karşılığı vardır. “Naylon” bu itirazın göstergesidir.

Böylelikle Keskin şiirlerindeki genişleyen dünya algısının “Fakir Kene”de daha özel bir vakte geçiş yaptığını görürüz. Yönünü, dar ama daha içerden bir zamana kaydırır. “Naylon” ve “medeniyet” sözcüklerinin -itirazlarla dillendirildiği- olumsuz içeriği de şiirindeki dünyanın konumunun değiştiğini işaret eder. Dünyaya diyalektik ruhsal okumalar üzerinden yaklaşılmaz artık. Ne ayrılıktan bahsetmenin ne de acıyla muhabbet etmenin vaktidir. Ontolojik olan büyük ölçüde bir kenara bırakılır. Dünyanın yaşanılmaz bir yer oluşu, daha somut bir karşılık edinir artık. “Fakir Kene” bu somut itirazın ve isyanın avazı olarak yerleşir şiire. İnsana, ağaca, taşa, toprağa birçok sebepten saldıran ve onlara zarar veren iktidar aygıtlarını karşısına alır. Ahlâk ve hukuk dışı hareketlerine karşıt bir dil geliştirir. Haksız olanın hükümranlığında işlenen her türlü ölüm ve yok etme girişimine karşı kabul edilemez bir yerden konuşur.

Bu anlamda memleket bütün uzuvlarıyla “Fakir Kene”de görünür. Doğusu ve batısıyla, kuzeyi ve güneyiyle öfkenin her haline rastlarız. Metropoller, avmler, hızlı trenler, köprüler için yakılıp yıkılan ağaçlar, ortadan kaldırılan yerleşim alanları adına konuşur Çimenlerin Efendisi.” İşçinin hakkını gaspedip, onun hayatını hiçe sürükleyen ahlak dışı tutuma “İskelede Bir Çırak” karşılık verir. Kadını ikinci el insan olarak gören zihne ve kadın cinayetlerine mim düşürür “http://www.anitsayac.com” şiiri. Memleketin ağır aksak ve bozuk ilerleyişineince bir söylev havasında dokunur“Hidrofor.”Betona sıkışmış iç içe yapışık evlerin, sade ve mahalleden insanların resmini “Tespih”eder.“Zillet” şiiriyle Yahya Kemal’e uğrar. “Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul” dizesinden “dün” ve “aziz” sözcüklerini çıkarır, günümüze uyarlar. İstanbul’un “şimdi”sini adı okunmaz bir “dün”ün karşısına koyar. “Aziz”lik mertebesini de ondan alır. Geriye eksik ve yerinden edilmiş bir dize kalır: “İstanbul sana tepeden baktım.”

“Sağlıklı Yas” şiiri, uzayan bu uzvun önemli bir parçasıdır. Barış ve yan yanalık adına yola çıkmışlar için bir yas çalışması olarak okunulabilir pekâlâ. İnsanlığın parça parça yitirildiği vakitlere dair çoklu bir fotoğraf olarak da. Siyah fotoğraflar sergisi, simsiyah.

Bizim buralarda Ross, her şey aynı anda oluyor.

Aynı anda patlıyor birbirimizin gözü önünde bir bomba

Bir küçük kız. Ölüyorlarız.

Birinin kolu kırılıyor, sızdırmayın, kalsın yen içinde diyorlar.

Yen içinde patlasın ödünüz!

Aynı anda kaza geçirir misal trafik canavarı imgemiz

Bir otobüs dolusu genç, hangisi öldü, kurtuldu mu benimki diyemeyiz

Benimki diyemeyeceğimiz bir yerdeyiz biz Ross. (2)

“Bomba” sözcüğünü ikinci kez kullanır Birhan Keskin. İlkini “Soğuk Kazı”da“Bağdat” şiirinde görürüz. “Soğuk Kazı”dan önceki kitaplarında ne böyle bir tablo vardır ne de böyle bir sözcük. “Soğuk Kazı”dan önceki dünya algısı, kır edilen bir zamana dair değildir. Tam tersine insan ve tabiat temelli bir varlık durumu söz konusudur. Dünyayı bu hal içinden algılamaya çalışan bir şiir vardır. Ama bu, “Soğuk Kazı” ile başkalaşır ve toplumsal doku mekanizması “Fakir Kene” de bir üst basamağa çıkar. Tam da böyle bir ortama dil olurFakir Kene. İktidarın bütün aygıtlarıyla “iyi” olana saldırdığı ve onu yok etmek istediği bir zamanda boy gösterir. Ülkenin doğusunda ve başkentinde patlayan bombalardan bahseder. “Sağlıklı Yas” şiiri, bu olanları kayıt eder.

İktidar, bütün alet edevatıyla kötülük hanesine yenilerini ekleyedursun, Keskin şiiri de aynı koşutlukta ona yeni adlar ve çağrılma biçimleri bulur. “Soğuk Kazı”da geçen “tüccar” sözcüğüne “Fakir Kene”de iki sözcük daha eklenir: “patron” ve “başkan.” “Soğuk Kazı”daki “tüccar”, ülkeyi menfaatleri uğruna talan eden ve onu ihalelere açan kişi konumundayken; “patron” ve “başkan” sözcükleri “tüccar”a krediyi sonuna kadar açan kişi olur ve onun varlığını durmadan taçlandırır. Bu durumda günaha ortak olma anlamında “tüccar”, “patron” ve “başkan” kapitalist çarkın emrinde, memleketin modern satıcıları olarak aynı vasıfsızlık içinde gezinirler. Birhan Keskin, bu vasıfsızları ve onların her türlü kötülüğünü apaçık ortaya koyar, onları üstü örtük bir biçimde anlatmaz. Neler olup bitmişse her şeyiyle oradadır. Sakınımsız ve doğrudan. “Kargo” şiirinde de bunu net bir şekilde görürüz. “Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun!”

Burada iki şey söz konusu. İlki, şiirin yararlığı meselesi; ikincisi, acının başkaları tarafından da bilinmesi kaygısı. “Fakir Kene”nin önsözü gibi duran “Kargo” şiiri, birden fazla duyguyu bünyesinde taşır. Ama özellikle bu iki meseleye odaklanmamız açısından daha bir öne çıkar. Bu dizelerin kapsayıcılığı düşünüldüğünde “Fakir Kene”nin epigrafı gibi de okunulabilir.

Bu doğrultuda şiirin yararlığı ile acının başkaları tarafından bilinmesi kaygısını Michel Foucault’un “parrhesia” kavramı ve Edward Said’in entelektüele dair söyledikleriyle yan yana okumakta fayda var. Bu okuma, şairin duruşunu, şiirin neye yaradığını ve acının başkalarınca bilinmesi durumunu biraz daha anlamamızı sağlar.

Foucault “parrhesia” kavramıyla hakikati söyleyen kişiyi işaret eder. Pan,“her şey”; rhema, “söyleyen”demektir. Yan yana geldiğinde oluşan “parrhesia” hiçbir şeyi saklamamayı, “parrhesiastes” ise hiçbir şey saklamayan kişiyi tarif eder. Bu durumda “parrhesiastes” aklından ve kalbinden geçenleri yan yollara başvurmadan, meselesini süslemeden doğrudan aktaran rolündedir. Gizlilik ya da retorik peşinde koşmaz. İmasızdır. Şüphe yoktur onda, gerçek olan vardır. Foucault’nun cümleleriyle tarif edersek: “Parrhesiastes doğru olanı söyler, zira o şeyin doğru olduğunu bilir ve o şeyin doğru olduğunu bilmesi o şeyin gerçekten de doğru olmasından kaynaklanır. Parrhesiastes sadece dürüst olmakla ve düşüncenin ne olduğunu söylemekle kalmaz; aynı zamanda onun düşüncesi hakikattir.” (3)

Edward Said de entelektüeli tanımlarken Foucault’un söylediklerine yakın konuşur. “Entelektüelin Temsil Ettikleri” yazısında onları hakikati dillendiren nadir yaratıklar kategorisinde görür, adalet ve hakikatin bayraktarları olarak konumlandırır. Şöyle der: “Gerçek entelektüeller en çok, metafizik tutkunun, çıkar gözetmeyen adalet ve hakikat ilkelerinin etkisiyle yozlaşmayı mahkûm ettikleri, zayıfları savundukları, hatalı ya da baskıcı otoriteye meydan okudukları zaman kendileri olurlar.” (4)

Foucault’un ve Said’in vardıkları yer aynıdır: hakikat. Bu hakikati üstlenen kişilerden biri “parrhesiastes”, diğeri “entelektüel”dir. İkisi de doğruyu söylemekten yanadır. İkisi de baskıcı her türlü iktidarın karşısına çıkabilmeyi öngörür. Bu doğrultuda Birhan Keskin’i bir entelektüel parrhesiastes, “Fakir Kene”yi de parrhesia durumunu üstlenmiş bir metin olarak görebiliriz pekâlâ. Böylelikle şairin durduğu yer, şiirin ne olması gerektiği ve acıyı başkalarına duyurmak asıl anlamına kavuşmuş olur.

O halde şöyle diyelim: iyi bir “parrhesia” örneği olan “Fakir Kene” memleketin kirli ve dağınık atmosferine dair toplumsal bir manifesto gibi şiirin dokularına dağılır. Bu anlamda geminin su aldığı yerden konuşmayı huy edinir. Aydınlanmanın mümkün olmadığı bir vakte çakılı kalışımızı işaret eder. Çukurda oluşumuzun hikâyesini okutur bize: hiçbir zaman iyileşmeyeceğiz.

Veysi Erdoğan

NOTLAR

(1) Buradaki “ilkel” sözcüğünü her şeyin en temiz ve doğal zamanlarına dair bir özlemin ifadesi olarak kullanıyorum. Ki Birhan Keskin şiirlerindeki tabiat bilgisi, bu özlemin peşinden gider devamlı.

(2) “Sağlıklı Yas” şiirinde Keskin’in seslendiği kişi ElisabethKübler-Ross’tur. 1969’da Ross, On TheDeathandDying adlı kitabında insanların acı ve yas durumlarına dair beş aşamadan bahseder. Bunlar sırasıyla “inkâr”, “öfke”, “pazarlık”, “depresyon” ve “kabullenme”dir. Ross, yasın evrelerini bu aşamalardan geçirir. Birhan Keskin “Sağlıklı Yas” şiirinde Ross’un bu evrelerine karşılık verir: “İnkârmış pazarlıkmış kabullenmekmiş / bilmemneymiş / Geç bunları Ross. Geç bunları. / Aynı günde ölür aynı günde yıkar aynı günde gömeriz.” Keskin’in Ross’a seslenişinde memleketin ahvali üzerinden bu aşamaların uygulanabilirliğinin mümkün olamayacağı bakışı vardır. Ki aynı zamandakuramsal olanın yası -en azından bu coğrafyaya ait olanı- açıklayamayacağına dair şiirsel bir tavırdan da bahsedebiliriz.

(3) MichelFoucault, Doğruyu Söylemek, (çev.) Kerem Eksen, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 2005, s. 12.

(4) Edward Said, Entelektüel, (çev.) Tuncay Birkan, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1995, s.23.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment