Egoist okur

PATTI SMITH: “Ölüler konuşuyor, bizlerse dinlemeyi unuttuk”

İlk kitabı “Çoluk Çocuk”la ABD’de Ulusal kitap Ödülü kazanan Patti Smith şimdi çok daha şahsi bir anı kitabıyla okur karşısında… Kronolojisi ya da belirli bir kurgusu olmayan ve usul usul akan bir ırmak gibi ilerleyen Domingo Yayınları etiketli yeni kitabı “M Treni”nde Smith, dünyayı ve sevdiği şehirlerin mezarlıklarını geziyor. Ölülerle konuşabilmek için… Peki ama neden? Okuyalım…

Gülenay Börekçi

patti smith m treni domingo yayinlari egoistokur

“Tek başına geçirilen saatler, boş sayfaya dalıp gitmek, onu söylenecekleri en iyi ifade edecek kelimelerle, cümlelerle doldurmak… Yazarken kendinle baş başasın…”

Patti Smith, ABD’de Ulusal Roman Ödülü kazanan “Çoluk Çocuk” adlı kitabında New York’taki ilk yıllarını ve nevi şahsına münhasır fotoğrafçı Robert Mapplethrope’la ilişkisini anlatıyordu. Kronolojisi ya da belirli bir kurgusu olmayan ve usul usul akan bir ırmak gibi ilerleyen yeni kitabı “M Treni”nde ise dünyayı geziyor. İflah olmaz seyyah ruhuna en uygunu bu belki de. Kitapta New York, Detroit, Berlin, Londra, Fransız Guyanası ve Meksika’ya seyahatlerini okuyoruz. Seyahat dediysem, yanlış anlamayın, Smith gittiği yerlerde fincan fincan kahve içmek ya da bir şeyler atıştırmak, daha çok da “kendini” ya da “arkadaşlarını” dinlemek için küçük kafelerde oturuyor ve rüyalarından, saplantılarından, kederinden bahsediyor. Araya bir dönem sevgilisi olan Amerikalı oyun yazarı Sam Shephard gibi gerçek kişilerin hatıraları karışıyor. Bazen de hayaletler geliyor… Gerçekten!

Anlattığına göre, zaten ölülerin gelip onu bulması için bekliyormuş ücra yerlerdeki boş kafelerde. Ve gittiği her şehirde önce mezarlıkları ziyaret ediyormuş… 46 yaşında kaybettiği kocası Fred’le, hayran olduğu ölmüş şairlerle, güzel ruhlarla iletişim kurmayı umut ettiği için. Jean Genet, Arthur Rimbaud, Bertolt Brecht ve bir zamanlar yakın arkadaşı olan beat kuşağı yazarı William S. Burroughs’la… (Yeri değil belki ama aklıma ondan aldığı bu ilhamları bize satan bazı yerli şöhretler geliyor ama bu kısmı unutmayı tercih ediyorum. Zaten gelmiş geçmiş en cüretkâr rock albümlerini yapan ve kelimenin tam anlamıyla bir “sahne sarsan” olan Patti Smith o şöhretlerin röportajlarda anlatmaya bayıldığı teatral atraksiyonların aksine, güneş batınca mezarlığı terk edip oteline dönüyor, televizyonda yeni kuşak polisiye dizilerden birini seyrettikten sonra da oturup sabaha kadar yazıyormuş. Şöyle diyor: “Kayıp şeyler bizim dikkatimizi çekebilmek için anlaşılmaz imdat çığlıkları atıyor, kelimeler biçare bir düzensizlikle tökezliyor. Ölüler konuşuyor, bizlerse dinlemeyi unuttuk…”

Aşağıda onun edebiyata, yaratıcı ateşe, sevdiği yazarlara dair anlattıklarını okuyacaksınız. Umarım bir seyahatte yollarımız kesişir. O zaman tercihen bizden başka müşterisi olmayan bir kafede sadece kahve içerek uzun uzun konuşabileceğimizi umuyorum. Ve aramıza hayaletlerin, sevdiğimiz ve bizi seven ölülerin katılacağını…

patti smith m treni domingo yayinlari egoistokur 1

“Yalnızlığımı özenle korumalıyım”

Albüm yapmak ve kitap yazmak arasındaki benzerlikleri anlatır mısınız?

Benzerlikler yerine farkları anlatayım. En önemli fark, albümlerin ortak çalışma sonucu çıkması. En azından benim için bu böyle. Sözleri kendim yazsam bile, birlikte çalıştığım müzisyenler şarkıların ruhunu, akışını etkiliyor. Stüdyoya girdiğimizde de tamamen doğaçlama denebilecek bir süreç yaşıyoruz ve sözlerle melodinin uyumu başta düşündüğümden tamamen farklı hale gelebiliyor. O yüzden müzik yaparken zihnimi kapatıp sadece işe, müzisyen arkadaşlarıma, sahnedeysem seyirciye yoğunlaşıyorum ama yazarken zihnim açık olmalı. Dahası yalnızlığımı özenle korumalıyım.

Yaratıcı sürecin en sevdiğiniz yanı hangisi? Fikri bulmak, üzerinde çalışmak, bittikten sonra ince ayarları yapmak…

Dediğim gibi, yazma sürecinde yazar bütünüyle kendiyle baş başa olmak zorunda. Tek başına geçirilen saatler, boş sayfaya dalıp gitmek, o boş sayfayı dile getirilmesi gerekenleri en iyi ifade edecek kelimelerle, cümlelerle doldurmak… Bana heyecan verici gelen kısım bu, yani yaratıcı ateşin ete kemiğe büründüğü o süreç. Sonrası zaten okurun alanı…

Yaratıcı ateş dediğiniz şey nedir tam olarak?

Ben de bilmiyorum ki. Bildiğim, bir kere varsa, hep sizinle kaldığı. Sadece insan yaşlandıkça bu enerjiyi kullanmayı, ona boşa harcamamayı öğreniyor.

“Kitap adeta kendi kendini yazdı”

Yeni çıkan kitabınız “M Treni”, öncekinden, yani “Çoluk Çocuk”tan biraz farklı, daha kişisel anılarınız yer alıyor. Hatırlama yönteminiz neydi?

Yıllardır günlük tutarım, bu kitabı da günlüklerimden yararlanarak yazdım. Araya çeşitli anekdotlar kattım, rüyalarımı ekledim… Bunlara “bağ dokusu” diyorum, birbirinden bağımsız unsurları buluşturdukları ve bir bütünün parçası haline getirdikleri için.

Tam olarak amacınız neydi?

Meselesi, konusu olmayan, herhangi bir beklentiye hizmet etmeyecek bir kitap yazmayı hep istemiştim. Plan program yapmadım, karar verdim ve yazmaya koyuldum. Fakat bir süre sonra kitap sanki benim dışımda bir varlık kazandı ve adeta kendi kendini yazmaya başladı. “Çoluk Çocuk” farklıydı, orada her şeyi önceden planlamıştım, ele aldığım konuya, anlattığım şehre, olayların geçtiği zamana karşı bir sorumluluk hissediyordum. Bu kitaptaysa özgür olmaktan ve her türlü kısıtlamadan kurtulmaktan başka arzum yoktu.

Yaşadıklarını yazan yazarlardansınız. Yazabilmek için deneyim şart mıdır?

Böyle bir gereklilik olduğunu sanmıyorum. Hayal gücü, deneyimden çok daha önemli. Üstelik bence tıpkı hayat gibi hayal gücü de sınırsızdır.

“Murakami’yle biraz konuştuk ama cevapları öyle büyüleyiciydi ki hâlâ ne dediğini çözmeye çalışıyorum”

Kitapta Japon yazar Haruki Murakami’ye olan hayranlığınızdan bahsediyorsunuz. Onunla tanışıyor musunuz?

Bir vesileyle tanıştırılmıştık hatta kendimi tutamayarak ona yazarlığına dair birkaç soru sormuştum.

Ve?

Valla, cevapları öyle büyüleyiciydi ki hâlâ ne demek istediğini çözmeye çalışıyorum.

Sevdiğiniz diğer çağdaş edebiyatçılar hangileri?

Durmadan Roberto Bolano, Cesar Aira ve Max Sebald’ı okuyorum. Sebald ve Bolano’nun göçüp gitmiş olması çok yazık.

Mümkün olsa hangisiyle oturup kahve içmek ve uzun uzun sohbet etmek isterdiniz?

Keşke Roberto Bolano’yla buluşabilsem… Onunla romanı “2666”yı konuşmak isterdim. Ama pek umut yok. Bolano döndü diyelim, onunla konuşabilmek için bana gaipten bir yetenek inmesi ve aniden şahane İspanyolca konuşmaya başlamam gerekirdi. İmkansız!

Yeni kitabınız “M Treni”nde polisiye romanları da sevdiğinizi öğrendik. Favori polisiye yazarınız kim?

Henning Mankell. Onun ünlü dedektifi Kurt Wallander’ın hastasıyım. Kendisi kusurlu bir dahi. Maria Callas dinliyor, aşırı içiyor ve işine saplantıyla bağlı; özel hayatıysa kelimenin tam anlamıyla yerlerde sürünüyor… Bu bakımlardan Wallander’in “ideal dedektif” olduğunu söylemek mümkün. Dedektifin iç dünyasını anlamamıza, zihninin işleyişini ve kuşkulandığı kişileri analiz etme yöntemlerini öğrenmemize izin veren polisiyeleri seviyorum. İşin garip yani, o kuşkulandığı kişileri analiz ederken, okur olarak biz de onu analiz ediyoruz. Bu yüzden iyi polisiyeler karmaşık hep birer puzzle gibi oluyor.

“Dünya sizin çevrenizde dönmüyor, anne olduğunuzda anlarsınız”

Çocuk sahibi olmak uğruna parlak bir müzik kariyerini elinin tersiyle iten Patti Smith, anne olmanın onu nasıl zenginleştirdiğini şöyle anlatıyor: “Bir evlat dünyaya getirmek ve bu avucunuzun içine sığacak kadar minik bireyin tüm hayatından sorumlu olmak, insanın evrendeki yerini adamakıllı değiştiriyor. O güne kadar gereksiz yere hep kendinizle meşgul olduğunuzu anlıyor, dünyanın sizin çevrenizde dönmediğini idrak ediyorsunuz. Bu muazzam bir şey. Hem biliyor musunuz, insan evrendeki yeri değiştiğinde de ideallerini, sanatsal vizyonunu ve egosunu muhafaza edebiliyor. Evrim yahut tekamül dedikleri şey aslında bu. Karakteriniz, tabiatınız, ruhunuz aynı kalıyor, sadece artık kendinizi değil başkalarını düşünmeye başlıyorsunuz.”

Vahşi ve tutkulu

Patti Smith, punk rock sahnesine çıktığı ilk günden beri pop kültürün dönüştürücü şahsiyetlerinden oldu. İlk albümü “Horses” bugün rock müziğin başyapıtlarından kabul ediliyor. Katıksız Amerikalıydı. İşçi sınıfı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve 20’lerinin başında New York’un bohem çevrelerinde ressam, yazar ve müzisyen olarak kendini yeniden yarattı. İnsan olarak cesur ve orijnal, sahnedeyse vahşi ve tutkuluydu. Gizleyemediği öfkesine rağmen şarkılarını eşsiz bir şiirsellikle söylüyordu. Şöhretinin zirvesindeyken gitarcı Fred “Sonnie” Smith’le evlenerek New York’u ve sahneyi terk etti. Hem de tam 16 yıl boyunca… Arada Michigan’a yerleşerek iki çocuk dünyaya getirdi. Edebiyatçılarla, ressamlarla arkadaşlık etti, dünyayı gezdi…

Rock ikonu Patti Smith bugünlerde geleneksel Pirelli Takvimi için verdiği pozla konuşuluyor. Pozda garip olan bir şey yok aslında, üzerinde her zaman giydiği türden bir pantolon, gömlek ve yelek var. Beyaz saçlarını taramadan, dümdüz omuzlarına dökmüş. Her zamanki maskülen duruşuyla kameraya bakıyor. Garip olan, bunun Pirelli Takvimi’nde yer alması. Her yıl photoshop’tan az önce çıkmış gibi kusursuz görünen 12 top modelin çırılçıplak poz verdiği takvimden söz ediyorum… Firma bu yıl “kusurlu güzellik” temasını ele alıyor ve bunun için gittikleri 12 şahane kadından biri de Patti Smith. Ne diyeyim, Patti için küçük, onlar için büyük bir adım.

Gülenay Börekçi

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment